Bursalı Ayşe 26 yaşında. Üniversite eğitimini yarıda bırakıp, fabrikaya girdi. Dört yıldır tekstil işçisi olarak çalışıyor. Hayatı 12 saatlik iki vardiya sistemine göre bölünmüş durumda. Gece ve gündüz vardiyaları onun zamanını, bedenini ve hayatını belirliyor.
Gece çalışmanın insanlık onuruna aykırı olduğunu düşünüyor. Çünkü gece vardiyasında bir hayatı kalmadığını söylüyor. Sabah işten çıkıp eve geliyor, hemen uyuyor ama bunun dinlendirici bir uyku olmadığını anlatıyor. Saat 16.30’da uyanıyor, bir şeyler yiyip 18.00’de tekrar servise binerek işe gidiyor. Günleri böyle geçiyor.
Bir dönem 16 saat çalıştığı olmuş. İşten çıktığında gözlerinin şaşı olduğunu, iki yıl boyunca 4-5 saat uyuyup yeniden işe gittiğini söylüyor. Yorgunluk artık geçici bir durum değil, hayatının kalıcı bir parçası.
Gündüz vardiyasında kendine biraz daha vakit kalıyor ama o da sınırlı. En fazla sinemaya gidebildiğini, onun da ancak hali kalırsa mümkün olduğunu anlatıyor. Sürekli gürültülü bir ortamda çalıştığı için işten çıktığında birini dinlemekte bile zorlandığını, yorgunluktan sosyalleşemediğini söylüyor.
Hayatta yapmayı en sevdiği şeyleri artık yapamıyor. Eskiden örgü örer, resim çizer, kitap okur, sinemaya giderdi. Şimdi hayatı dakikalarla ölçülüyor. Sabah 05.45’te uyanıyor; bir dakika önce ya da sonra değil, tam 05.45. Evden çıkış saati, ayakkabısını giyişi, kapıyı kapatışı, servise binişi, yemek saati, dönüş saati… Her şey aynı. Her gün aynı günü yaşıyor. Bazen kendine “Robot muyuz biz?” diye soruyor.
Fabrikadaki çalışma koşulları ağır. Kışın montlarla, şapkalarla çalışıyorlar. Eller, ayaklar buz tutuyor; donmuş parmaklarla ip tutmaya çalışıyorlar. Yazın makinelerin sıcağında bayılanlar oluyor. Sebilden alınan su bile o sıcakta ısınıyor. Havalandırma yetersiz. İnsan yerine konulmadıklarını düşündüğü anlar çok.
Fabrikada sendika yok. Yönetim “Biz bir aileyiz” diyor. Ama işçiler arasında sendika tartışması sürüyor. En büyük kaygı işten atılmak. Bir diğer kaygı mimlenmek ve başka yerde iş bulamamak. Üretimde yönetimin tuttuğu, işçileri fişleyen kişiler olduğunu söylüyor. Bu yüzden insanlar korkuyor, kimse kimseye güvenemiyor.
12 saat çalışan bir işçinin zamanla hayattan beklentisinin azaldığını, en sonunda yok olduğunu düşünüyor. Bugün en çok ihtiyaç duydukları şeyin güvenmek olduğunu söylüyor.
Onun için sendika, işçinin istediği zam için gerçekten mücadele eden; sözleşme süreçlerine işçileri dahil eden; kararları birlikte alan bir yapı olmalı. Masaya işçilerle birlikte oturmalı. Grev kararları göstermelik olmamalı. Mutfağına girecek ekmeğin birilerinin iki dudağı arasında olmasını istemiyor.
Başka fabrikalara baktığında aynı umutsuzluğu görüyor. Herkesin bir başkasından beklediğini ama bunun sonu olmadığını düşünüyor. Kurtarıcının tek bir kişi değil, hep birlikte işçiler olduğunu söylüyor.
8 Mart ve 1 Mayıs onun hayatında şu an doğrudan bir karşılık bulmuyor çünkü o günlerde de çalışıyor. Ama 8 Mart’ın ancak ekmek mücadelesiyle hayatının içinde olabileceğini söylüyor.
Kadın işçilerin 2 kat baskı altında olduğunu anlatıyor: Evde, işte, sokakta. İş yerinde patron baskısı, evde aile baskısı. En temel taleplerinin kreş hakkı, güvenceli iş ve yaşanabilir ücret olduğunu vurguluyor.
Sorunlarının ortak olduğunu, çözümlerinin de ortak olması gerektiğini düşünüyor. Daha çok yan yana gelmek, dayanışma ağları kurmak ve sendikal mücadeleyi büyütmek gerektiğini söylüyor. Bu sistem içinde tek başına bir çözüm olmadığını, tek çözümün birlikte hareket etmek olduğunu ifade ediyor.
Onun için 8 Mart ancak mücadeleyle anlamlı. Ancak ekmek kavgası büyüdüğünde, ancak kadınlar birbirine güvendiğinde, ancak işçiler sözünü masaya koyduğunda gerçek olacak. 8 Mart’a giderken bütün bu insanlık dışı şartların içinde söylediği şey net: Kurtuluş mücadelede.
Kaynak:Evrensel