Türkiye’de siyaset, uzun süredir yalnızca iktidar mücadelesi değil; aynı zamanda hukukun nasıl kullanıldığı, daha doğru bir ifadeyle nasıl araçsallaştırıldığı üzerinden şekilleniyor. Alınan kararlar ve yaşanan gelişmeler, ülkeyi her geçen gün demokratik normlardan biraz daha uzaklaştırıyor.
Oysa tarih, benzer süreçlerin ağır bedellerle sonuçlandığını defalarca göstermiştir. Buna rağmen bu deneyimlerden ders çıkarılmadığını görmek, meselenin en çarpıcı yanlarından biridir. Hukukun bağımsız bir denge unsuru olmaktan çıkıp siyasal gücün bir aparatı haline gelmesi, en çok toplumun geniş kesimlerini etkiler.
Adnan Menderes döneminde yaşananlar bunun en somut örneklerinden biridir. Hukukun siyasal bir araç olarak kullanılması, ironik biçimde onun en çok adalete ihtiyaç duyduğu anda karşısına çıkmıştır. Benzer bir durum, Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi hayatında da görülmüştür. Bir şiir okuduğu için cezaevine giren Erdoğan, o dönemde bugün karşısında konumlandırdığı birçok aydın tarafından savunulmuştur.
Ancak siyaset çoğu zaman hafızasını hızlı kaybeder. Güç yoğunlaştıkça, geçmişte maruz kalınan haksızlıklar unutulur ve benzer yöntemler bu kez başkalarına uygulanır. Gezi süreci sonrasında yaşananlar ve Selahattin Demirtaş ile arkadaşlarının susturulması, bu dönüşümün önemli eşiklerinden biri olmuştur.
Bu süreçte muhalefetin tavrı da ayrı bir tartışma konusudur. Özellikle Cumhuriyet Halk Partisi çevresinde şekillenen siyaset, çoğu zaman kendi konfor alanının dışına çıkmakta zorlanmış; hatta dokunulmazlıkların kaldırılması gibi kritik adımlarda iktidarın önünü açan bir pozisyonda kalmıştır. O günlerde yapılan tercihlerin, bugün yaşanan gelişmelerle nasıl bağlantılı olduğu artık daha net görülmektedir.
Demirtaş’ın yıllar önce yaptığı uyarı ise dikkat çekicidir: Kayyum politikalarının yalnızca belirli bölgelerle sınırlı kalmayacağı, siyasal kriz derinleştikçe farklı belediyelere de yayılacağı öngörüsü, bugün büyük ölçüde gerçeğe dönüşmüştür. Bu durum, siyasetin duygularla değil, güç dengeleri ve somut gerçeklik üzerinden okunması gerektiğini bir kez daha ortaya koymaktadır.
Ekrem İmamoğlu ve çevresindeki isimlere yönelik süreçler ile Mustafa Bozbey hakkında yaşanan gelişmeler, hukukun tarafsızlığına ilişkin tartışmaları daha da derinleştirmiştir. Gelinen noktada, hukuk düzeninin siyasal alanı dengeleyen bir mekanizma mı yoksa onu şekillendiren bir araç mı olduğu sorusu giderek daha yüksek sesle sorulmaktadır.
Ancak meselenin bir başka boyutu daha var. Türkiye’de işçilerin, emekçilerin ve dezavantajlı grupların sorunları ne mevcut iktidarın ne de ana akım muhalefetin politikalarıyla kalıcı biçimde çözülebilmiştir. Bu nedenle demokratikleşme mücadelesi, yalnızca siyasi partilere indirgenemeyecek kadar geniş ve derin bir toplumsal zemine ihtiyaç duymaktadır.
Bu yüzden mesele yalnızca bugün yaşananlar değil, yarın neyin mümkün olacağıdır. Demokrasi, kendiliğinden var olan bir düzen değil; sınırları çizilmediğinde hızla aşınan bir dengedir. Ve tarih defalarca göstermiştir ki, hukukun gölgesinde kurulan siyaset, eninde sonunda o gölgenin karanlığında yolunu kaybeder.
Demokrasi, hatırlayanların rejimidir; unutanlar ise aynı döngüyü yaşamaya mahkûmdur.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Sıraç Erbek
Hukukun gölgesinde siyaset
Türkiye’de siyaset, uzun süredir yalnızca iktidar mücadelesi değil; aynı zamanda hukukun nasıl kullanıldığı, daha doğru bir ifadeyle nasıl araçsallaştırıldığı üzerinden şekilleniyor. Alınan kararlar ve yaşanan gelişmeler, ülkeyi her geçen gün demokratik normlardan biraz daha uzaklaştırıyor.
Oysa tarih, benzer süreçlerin ağır bedellerle sonuçlandığını defalarca göstermiştir. Buna rağmen bu deneyimlerden ders çıkarılmadığını görmek, meselenin en çarpıcı yanlarından biridir. Hukukun bağımsız bir denge unsuru olmaktan çıkıp siyasal gücün bir aparatı haline gelmesi, en çok toplumun geniş kesimlerini etkiler.
Adnan Menderes döneminde yaşananlar bunun en somut örneklerinden biridir. Hukukun siyasal bir araç olarak kullanılması, ironik biçimde onun en çok adalete ihtiyaç duyduğu anda karşısına çıkmıştır. Benzer bir durum, Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi hayatında da görülmüştür. Bir şiir okuduğu için cezaevine giren Erdoğan, o dönemde bugün karşısında konumlandırdığı birçok aydın tarafından savunulmuştur.
Ancak siyaset çoğu zaman hafızasını hızlı kaybeder. Güç yoğunlaştıkça, geçmişte maruz kalınan haksızlıklar unutulur ve benzer yöntemler bu kez başkalarına uygulanır. Gezi süreci sonrasında yaşananlar ve Selahattin Demirtaş ile arkadaşlarının susturulması, bu dönüşümün önemli eşiklerinden biri olmuştur.
Bu süreçte muhalefetin tavrı da ayrı bir tartışma konusudur. Özellikle Cumhuriyet Halk Partisi çevresinde şekillenen siyaset, çoğu zaman kendi konfor alanının dışına çıkmakta zorlanmış; hatta dokunulmazlıkların kaldırılması gibi kritik adımlarda iktidarın önünü açan bir pozisyonda kalmıştır. O günlerde yapılan tercihlerin, bugün yaşanan gelişmelerle nasıl bağlantılı olduğu artık daha net görülmektedir.
Demirtaş’ın yıllar önce yaptığı uyarı ise dikkat çekicidir: Kayyum politikalarının yalnızca belirli bölgelerle sınırlı kalmayacağı, siyasal kriz derinleştikçe farklı belediyelere de yayılacağı öngörüsü, bugün büyük ölçüde gerçeğe dönüşmüştür. Bu durum, siyasetin duygularla değil, güç dengeleri ve somut gerçeklik üzerinden okunması gerektiğini bir kez daha ortaya koymaktadır.
Ekrem İmamoğlu ve çevresindeki isimlere yönelik süreçler ile Mustafa Bozbey hakkında yaşanan gelişmeler, hukukun tarafsızlığına ilişkin tartışmaları daha da derinleştirmiştir. Gelinen noktada, hukuk düzeninin siyasal alanı dengeleyen bir mekanizma mı yoksa onu şekillendiren bir araç mı olduğu sorusu giderek daha yüksek sesle sorulmaktadır.
Ancak meselenin bir başka boyutu daha var. Türkiye’de işçilerin, emekçilerin ve dezavantajlı grupların sorunları ne mevcut iktidarın ne de ana akım muhalefetin politikalarıyla kalıcı biçimde çözülebilmiştir. Bu nedenle demokratikleşme mücadelesi, yalnızca siyasi partilere indirgenemeyecek kadar geniş ve derin bir toplumsal zemine ihtiyaç duymaktadır.
Bu yüzden mesele yalnızca bugün yaşananlar değil, yarın neyin mümkün olacağıdır. Demokrasi, kendiliğinden var olan bir düzen değil; sınırları çizilmediğinde hızla aşınan bir dengedir. Ve tarih defalarca göstermiştir ki, hukukun gölgesinde kurulan siyaset, eninde sonunda o gölgenin karanlığında yolunu kaybeder.
Demokrasi, hatırlayanların rejimidir; unutanlar ise aynı döngüyü yaşamaya mahkûmdur.