CHP, Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu'na sunulan raporu açıkladı. Raporun girişinde CHP'nin komisyona neden katıldığı sorusuna da yanıt verildi. Partinin katılımı için, "Kürt sorunuyla ilgili geniş kapsamlı raporları ve bu çerçevedeki çözüm önerilerini kamuoyuyla paylaşan ilk parti olarak, komisyonun oluşturulma biçimini (Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanının çağrısı ile) onaylamamasına rağmen, Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonuna katılmakta tereddüt göstermemiştir" denildi. Raporda "şiddet içermeyen hiçbir fiil terör suçu olarak nitelendirilmemelidir" denildi, halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçuna somut saldırıya sebep olma ölçütü getirilmesi istendi.
Rapordan başlıklar şöyle:
KOMİSYONA GÜVEN ZEDELENDİ: Komisyonun çalışmaları sırasında Barış Anneleri temsilcilerinin Kürtçe konuşmalarına izin verilmemesi, seçilmiş belediye başkanlarına karşı Anayasa ve kanunlara aykırı bir şekilde yargı tarafından yürütülen siyasi opererasyonlar gibi anti demokratik uygulamalara devam edilmesi Komisyona olan güveni zedelemiştir. Ayrıca Komisyonun geniş bir yetkiyle çalışması, halkın siyaset kurumuna ve sürece güvenini artırmak açısından büyük bir önem taşımaktaydı. Ancak çalışma usul ve esaslarda geniş bir çalışma kapsamı belirlenmiş olmasına rağmen, ilk toplantıda, Komisyona egemen olan anlayış, Kürt sorununu; sadece terör meselesi ve bu çerçevede silahların bırakılması ve eve dönüş ile sınırlı olarak ele alma gayretinde olmuştur. Değerli tecrübeler ve uzmanlıklar Komisyon çalışmalarına katkı sunmuş, ancak Komisyonun bu dinlemeler sonucunda hangi adımları atmaya karar vereceği tartışılamamıştır. Çalışma sadece hazırlanacak olan rapora işaret edilerek yürütülmüş, bütün bu sürede faydalı olabilecek adımların atılmasından kaçınılmıştır. Örneğin Cumartesi Annelerinin Galatasaray Meydanı’nda açıklama yapmalarına, Anayasa Mahkemesi (AYM) kararlarına rağmen izin verilmemiş, kayyım uygulaması geri çekilmemiş, hasta tutuklularla ilgili adım atılmamış, kent uzlaşısı davaları ve bu kapsamda tutukluluklar sürdürülmüş, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararları uygulanmamıştır. Bu örnekler çoğaltılabilir. Oysa Kürt sorununun çözümü toplumsal barışın bütüncül bir anlayışla inşasından geçmektedir. Bu da ancak demokratik reformların yapılarak, hukuk devletinin yeniden inşası ile mümkündür.
ANAYASAL SINIRLAR ZORLANIYOR: 2017 referandumu ile Türk Tipi Başkanlık Sistemi denilen tek adam rejimi inşa edilmiştir. Cumhurbaşkanı son derece genişletilmiş yetkilere kavuşmuş olmasına rağmen kendini mevcut anayasa ile de bağlı görmemekte, sürekli anayasal sınırları zorlamaktadır. Bunu taklit eden diğer idari makamların ve yargı makamlarının kendilerini anayasa ve hukuk kuralları ile bağlı görmemesi ne yazık ki sıradan uygulamalar haline gelmiştir. Böylece Türkiye’de adeta ikili bir hukuk sistemi oluşturulmuş durumdadır:
Hiçbir şekilde hukuk kuralları ile bağlı olmayan, işlediği suç cezasızlık uygulamalarıyla yanına kar kalan makbul vatandaş hukuku.
Sürekli tehdit olarak kodlanan, her türlü temel hak ve özgürlüklerini kullanma girişimleri şiddetle bastırılan muhalif vatandaş hukuku.
Anayasanın uygulanmasının önündeki tüm engeller kaldırılmalı, yargı üzerindeki tüm siyasi baskılara derhal son verilmelidir.
AYM'NİN İPTAL ETTİĞİ HÜKÜMLER YENİDEN YASALAŞMAMALI: Anayasa Mahkemesi’nin iptal ettiği hükümlerin hiçbir değişiklik yapılmaksızın yeniden kanunlaşması uygulamasına son verilmelidir. Anayasa Mahkemesi kararları Anayasa’nın 153. maddesine göre devletin egemenlik alanındaki her organ, kurum ve kişiyi bağladığına göre bu kararları etkisiz kılmak üzere teklifin sunulması halinde, TBMM Başkanı, Komisyon ve Genel Kurul da bu kararlar ile bağlı olduğundan, bu tekliflerin en başından Başkanlık tarafından işleme konulmaması gerekmektedir. Bu çerçevede TBMM Başkanlığında görevli uzmanlar tarafından yapılacak inceleme üzerine, TBMM Kanunlar ve Kararlar Başkanlığı aracılığıyla ilgili Anayasa Mahkemesi kararları incelenerek o konuda bir iptal kararı var ise ve aynı sonuca ulaşmak üzere, bir teklif sunulmuş ise Başkanlık tarafından bunların teklif sahibine iade edilmesi önerilmelidir. Bunun için, Komisyon olarak bir ilke kararı alınması gerekmektedir. Bu ilke kararının, TBMM’de Grubu bulunan siyasi partilerin genel başkanlarına TBMM Başkanlığı aracılığıyla iletmesi gerekmektedir.
AİHM VE AYM KARARLARI UYGULANMALI: Anayasanın 90. ve 153. maddeleri hükmü gereği, Anayasa Mahkemesi’nin ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin tüm kararları uygulanmalıdır. Bunun için hiçbir kanuni düzenleme yapılmasına gerek yoktur. Komisyon olarak bir karar alarak siyasal iktidarı ve TBMM Başkanlığını, Anayasa Mahkemesi’nin ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin tüm kararlarına uymaya davet edilmesi gerekmektedir. Böylece, hemen bugün, Anayasaya aykırı olarak konan idari ve siyasi engeller ortadan kaldırılarak Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları uygulanabilir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile Anayasa Mahkemesi tarafından verilen hak ihlali kararının gereğini yerine getirmeyen hâkim ve savcılar hakkında Hâkimler ve Savcılar Kurulu tarafından derhal disiplin soruşturması açılmalı ve bu hâkim ve savcılar meslekten men cezası ile cezalandırılmalıdır.
TERÖRLE MÜCADELE KANUNU YENİLENMELİ: 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu muğlak ifadelerden arındırılmalı, ifade özgürlüğünü engelleyen hükümler kanundan çıkarılmalıdır. İfade özgürlüğünün sınırlanmasında cebir ve şiddet içeren eylemleri övme ve bunları alenen teşvik dışında, hukuki belirlilik ilkesine aykırı ölçütlere başvurulmamalıdır. Terör ve örgüt üyeliği tanımı, açık ve herkes tarafından ortak bir şekilde anlaşılacak netlikte ve toplumsal tam bir mutabakat sağlanarak gözden geçirilmelidir.
ÇOĞUNLUKÇU DEĞİL ÇOĞULCU DEMOKRASİ: Cumhurbaşkanı seçimlerinde adayların seçim çalışmalarını yürütmeleri için ödenmek üzere hazine yardımı öngörülmelidir. Siyasi partilere yapılacak hazine yardımının yalnızca yıllık olarak ödenmesi gerekir, Siyasi partilere devlet yardımının tüm siyasi partileri kapsayacak şekilde adil bir hale getirilmesi gereklidir. Hazine yardımı alabilmesi için siyasi partilerin son milletvekili genel seçimlerinde geçerli oyların en az yüzde 1 oy alması kuralı getirilmelidir. Demokratik Temsilin sağlanabilmesi için milletvekili genel seçimlerinde barajın yüzde 3’e indirilmesi bir zarurettir. Çoğulcu ve katılımcı bir demokrasi için TBMM'nin denetim etkinliği artırılmalıdır. Toplumsal travma, şiddet ve adaletsizlik hali devletin egemenlik organlarından bütün bireylere kadar uzanan bir ağ ile her geçen gün daha da büyümektedir. Devletin güvenliği, toplumsal güvenlik, kişi özgürlüğü ve güvenliği kademeli bir şekilde zarar görmektedir. Bu, bir milli güvenlik sorunu olarak acilen ele alınmalı ve bu doğrultuda Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde hem genel görüşme yapılmalı hem de araştırma komisyonu kurularak derinlemesine inceleme yapılmalı, tedbirler alınmalıdır. 2016 yılında ilan edilen olağanüstü hal kapsamında 125 bin kişi kamu kurumlarından ihraç edilmiş ve çok uzun bir süre bu işlemlere karşı yargı yolu kapalı tutulmuştur. İdari başvuru yolları ise değerlendirme konusu olan ölçütler bakımından belirsizlikler içermiştir. Bu süreçte beraat eden ya da takipsizlik kararı verilenler dahi görevlerine iade edilmemiştir. Terör örgütü liderlerinin ve darbe girişiminde görev alanların yurt dışına kaçmaları engellenemezken birçok yargılamada büyük çelişkiler yaşanmıştır. Bu durum Cumhurbaşkanı tarafından bile “at izi it izine karıştı” denilerek teyit edilmiştir. CHP’nin, 28 Kasım 2025 tarihinde yapılan 39. Olağan Kurultayıda kabul edilen Parti Programında belirtildiği gibi; olağanüstü hal döneminden kalan uygulamalara son verilmelidir. Olağanüstü hal döneminden kalan uygulamalar kaldırılırken, tüm işlemlere karşı yargı yolu açık ve etkili bir hale getirilmelidir.
KÜRT SORUNU SADECE GÜVENLİK SORUNU DEĞİLDİR: Kürt sorununun sadece güvenlik politikaları ve terörle mücadele düzenlemeleri ele alınarak çözülemediği görülmüştür. Türkiye’de Kürt sorununun çözümü, gerçek bir demokrasinin inşasından bağımsız düşünülemez. Bu nedenle meşru siyaset alanının daraltılmasına yönelik uygulamaların hızla geri alınması ve demokratik siyasal zeminin güvence altına alınması için gerekli adımların atılması çözüm için elzemdir. Demokratikleşme için gerekli kanuni düzenlemelerin yapılması kadar, mevcut kanunların uygulamasındaki hukuk dışı yaklaşımların terk edilmesi ve anayasa ihlallerine son verilmesi hayati önemdedir. Bu bağlamda Kürt Sorunu’nun demokratik çözümü kapsamında yapılacak özel ve genel hukuki düzenlemelere ilişkin CHP kendi hazırlıklarını yapmakla beraber; Adalet Bakanlığı’nın kendi çalışmalarını en kısa sürede tamamlayarak komisyona ulaştırmasını beklemektedir. Ancak Komisyon çalışmaları sırasında Kürt sorununun varlığının reddedildiği görülmüştür. Teşhisi yapılamayan bir hastalığın tedavi edilemeyeceği gibi, varlığı reddedilen bir sorunun da çözülemeyeceği açıktır. Geçmişte yaşanan acı ve travmaları hatırlatan isimleri taşıyan; meydan, bulvar, cadde, yol, sokak, park ve benzeri alanlar ile kamu kurum ve kuruluşlarına ait işletme, tesis, bina ve benzeri tüm yapıların ve kışlaların tespit edilmesi ve bu isimlerin değiştirilmesi amacıyla TBMM’de bir araştırma Komisyonu kurulmalıdır. Adları değiştirilen köy, bucak, ilçe ve diğer yerleşim yerleriyle coğrafi yerlerin eski adlarının, yeni adlarıyla birlikte kullanılabilmelidir. Dersim olaylarının tüm boyutlarıyla araştırılması için Dersim arşivlerinin devletin ilgili tüm kurumlarından alınıp, TBMM’de toplanarak halka ve araştırmacılara açılması sağlanmalıdır. 21 Mart günü, Nevroz Bayramı olarak resmî tatil ilan edilmelidir. Bir kanun ile eski Diyarbakır Cezaevi’nin “İnsan Hakları ve Demokrasi Müzesi”ne dönüştürülmesi sağlanmalıdır. Koruculara kamuda başka alanlarda istihdam olanağı getirilerek koruculuk sisteminin kaldırılması sağlanmalıdır. Boşaltılan yerleşim yerleri nedeniyle mağdur olan vatandaşlara yardım yapılmasını öngören 2004 tarihli ve 5233 sayılı Kanunun yeniden düzenlenerek, mağduriyetlerin giderilmesi ve köye dönüşlerin önünün açılması sağlanmalıdır. Ülke güvenliği için gerekli olmayan mayınlı arazilerin temizlenip, yoksul köylüye tarımsal faaliyetler için tahsis edilmelidir. Faili meçhul cinayetlerde zamanaşımı kaldırılmalıdır.
YEREL YÖNETİMLER GÜÇLENDİRİLMELİ: Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ile kamusal hizmetlerin halka en yakın yerel yönetim birimleri tarafından en etkili biçimde sunulması, CHP’nin temel politika önceliklerinden biri olarak kabul edilmektedir. CHP, merkezi yönetim ile yerel yönetimleri, birbirini dengeleyen ve tamamlayan unsurlar olarak görmekte ve bu iş birliğini, demokratik yönetimin güvencesi olarak kabul etmektedir. CHP; hizmetin yurttaşlara yakınlaştırıldığı, belediyelerin yetkilerinin genişletildiği ve finansal imkânlarının çeşitlendirildiği, bir yerel yönetim anlayışını hakim kılmayı hedeflemektedir. Yerel yönetimlerin kurumsal kapasitesi; insan kaynağı, mali imkânlar ve yönetim süreçleri bakımından güçlendirilecektir. Kayyım uygulaması, tüm seçilmişlerin meşruiyetini sağlayan sandığı ve halk iradesini yok saymak, Cumhuriyetin taşıyıcı kolonlarını kesmektir. Demokrasilerde temel ilke, seçimle gelenin seçimle gitmesidir. Belediyelere kayyım atanmasına ilişkin olağanüstü hâl kalıntısı yasal düzenleme derhal yürürlükten kaldırılmalı, bu kapsamda 11 siyasi partinin TBMM Başkanlığına sunmuş olduğu ortak kanun teklifi gündeme alınmalıdır. Merkezi yönetim bütçesinden yerel yönetimlere ayrılan pay artırılmalı ve yerel yönetimlere yükümlülükleriyle orantılı bir kaynak sağlanmalıdır. Belediyelerin, uhdesinde bulunan, müze ve kültür merkezi olarak kullanılan vakıf malları üzerindeki tasarruf yetkisi korunmalıdır. Enerji tesislerinin ruhsat başvurularının değerlendirilmesine yönelik yetki ile çevresel etki değerlendirmesi yapma yetkisi belediyelere tekel olarak tanınmalı ve Bakanlıkların bu konulardaki yetkileri kaldırılarak idari yapıda oluşan ikilik engellenmelidir. Belediye şirketlerine keyfi biçimde kayyım atanması uygulaması sona erdirilmelidir.
DERHAL TAHLİYE! 15.5 milyon yurttaşımızın kullandığı oyla Cumhurbaşkanı Adayımız olan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve Türkiye Belediyeler Birliği Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun üniversite diploması iptal edilmiş, bu dosyayı inceleyecek olan hâkimlerin yeri değiştirilmiştir. Yargı tacizi yalnızca diploma iptaliyle sınırlı kalmamış, siyasi yasak talepleriyle yürütülen yargılamalarda Ekrem İmamoğlu ve avukatı ile çalışma arkadaşları da hukuka aykırı olarak tutuklanmıştır. Savcılık tarafından Ekrem İmamoğlu’nun sesi ve görüntüsü dahi yasaklanmış, bunları içeren tüm materyallerin kullanılması durdurulmuştur. Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar, Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek, Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan, Beşiktaş Belediye Başkanı Rıza Akpolat, Beylikdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık, Beykoz Belediye Başkanı Alaattin Köseler, Avcılar Belediye Başkanı Utku Caner Çaykara, Gaziosmanpaşa Belediye Başkanı Hakan Bahçetepe, Ceyhan Belediye Başkanı Kadir Aydar, Seyhan Belediye Başkanı Oya Tekin, Şile Belediye Başkanı Özgür Kabadayı, Büyükçekmece Belediye Başkanı Hasan Akgün, Beyoğlu Belediye Başkanı İnan Güney, Parti Meclisi Üyemiz Baki Aydöner, önceki dönem İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer, önceki dönem Sarıyer Belediye Başkanı Şükrü Genç tutuklanmış ve halen tutuklu bulunmaktadır. Adıyaman Belediye Başkanı Abdurrahman Tutdere gözaltına alınmış ve hakkında ev hapsi kararı verilmiş; bu ev hapsi kararının kaldırılmasının ardından gecikmeli olarak belediye başkanlığı görevine iade edilmiştir. İddianamelerin bazılarında “Kent Uzlaşısı formülü ile batı il ve ilçelerindeki Kürtlerin, belediyeleri kazanamasalar da uzlaşılacak ve desteklenecek aday karşılığında belediye meclislerinde belli sayılarda kota elde edilmesi sonucu yerel yönetimlerde yer almalarının amaçlanması” gibi hukuki olmaktan uzak ve sübjektif ifadelere yer verilmekte, toplumun tüm kesimlerini kapsamaya yönelik siyasi faaliyetler Cumhuriyet savcılıkları tarafından yorumlanmakta, fiilen suç kapsamına alınmaktadır. Mahkemeler aracılığıyla siyaseti dizayn girişimlerine ve kanuna açıkça aykırı şafak operasyonlarıyla itibar suikastlarına son verilmelidir. Başkanlarımız ve hukuka aykırı olarak tutuklanmış olan tüm yol arkadaşlarımız derhal serbest bırakılmalıdır. Görevlerini kötüye kullanan ve adaletin tesis edilmesini hukuka aykırı bir biçimde engelleyen hâkim ve savcıların idari, cezai ve hukuki kişisel sorumlulukları yasal dayanağa kavuşturulmalı, hâkimlerin siyasi müdahalelerle yer değiştirmesine yönelik kararlar derhal durdurulmalı, hukuk devletinin gereği olan doğal yargıç ilkesi güvence altına alınmalıdır.
YARGIDA BAĞIMSIZLIK SAĞLANMALI: Yargı organının bağımsızlığı ve tarafsızlığı için, hâkim ve savcıların mesleklerini icra etmelerinde ve adaletin tesisinde hakimlik savcılık teminatı temel unsurlardandır. Bu teminatın oluşturulması yanında, hâkim ve savcıların mesleğe girmelerinde aranacak nitelikler ve yapılacak mesleğe giriş sınavı belirleyici bir rol üstlenmektedir. Çünkü yargı organının yetki kullanımı özellikle hâkim ve savcıların yapacakları hukuki işlemlerle belirlenecektir. Devletin organlarını harekete geçiren uzuvlar onun personeli veya görevlileri olduğuna göre, yargı organı mensuplarının nitelikleri de adil bir hukuk düzeni inşasında olmazsa olmaz bir koşuldur. Böylesine hayati rolü olmakla birlikte, hâkim savcıların mesleğe alınmaları konusunda çağdaş hukuk devletini inşa edecek düzenlemeler bugüne kadar yapılmamıştır. Mesleki ilkelere riayet edilebilmesi için hâkim ve savcıların yasama organından ve özellikle de yürütme organından bağımsızlaşması zaruret arz etmektedir. Siyasi patronaj yöntemiyle yargı mensuplarının mesleğe alınmaları, kuvvetler ayrılığı yerine kuvvetlerin yürütmede birleşmesi sonucuna götürmektedir. Bu sebeple bu alandaki köklü değişikliklerin derhal yapılması gerekmektedir. Bu doğrultuda çoktan seçmeli yazılı sınav (baraj sınavı), açık uçlu yazılı sınav (% 80) ve sözlü sınav (% 20) olmak üzere 3 kademeli sınav usulü öngörülmelidir. Açık uçlu yazılı sınav ve sözlü sınavların yürütülmesi için Yargı organı (HSK, Yargıtay, Danıştay, Adalet Akademisi) ile Hukuk Fakültelerinin temsilcilerinden oluşan bir Komisyon kurulmalıdır.
ÖRTÜLÜ AF ÇÖZÜM DEĞİL: Ülkemizde, siyasi iktidarın örtülü af çabaları infaz sistemimizi yerle bir etmiştir. Siyasi iktidar neredeyse her yıl bir infaz paketi hazırlamaktadır. Özen ve sistemden yoksun bu düzenlemeler infaz mevzuatını çelişkilerle dolu hale getirmiş, hukuk düzenini delik deşik etmiştir. Toplumdaki cezasızlık algısı endişelerini karşılayan söylemlerle başlayan kanun çalışmaları, her defasında cezasızlığı daha da genişletecek bir son metinle sonuçlanmaktadır. Yapılan değişikliklerin teknik özellikleri nedeniyle toplumun değişikliklerle meydana getirilen hukuki sonucu algılayamaması amaçlanmaktadır. Manipülatif söylemlerle, gerçekte yapılanlar gizlenmekte ve sanki adil bir infaz sistemine katkıda bulunulmuş gibi bir algı oluşturulmaya çalışılmaktadır. Böylece neredeyse her yıl yinelenen “örtülü af” düzenlemeleri, gerçekte af değilmiş, toplum için gerekli bir sistem değişikliğiymiş gibi ortaya konulmaktadır. Mahkemelerin verdiği cezayı tamamıyla etkisiz hale getiren örtülü af düzenlemeleri suçun mağdurları, onların aileleri ve toplumdan gizlenmeye çalışılmaktadır. Üstelik genel ve özel af ilanına karar verilmesi, Anayasa’nın 87. maddesinde yer alan düzenlemeye göre Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının beşte üç çoğunluğunun oyuyla mümkündür. Bu uygulamalar dolayısıyla yalnızca anayasaya aykırılık içermemekte, aynı zamanda toplumsal mutabakat arayışının da önüne geçildiğini göstermektedir. Oysa yalnızca af kararları değil, adil bir infaz düzenlemesi de toplumsal mutabakatın arandığı katılımcı bir müzakere ve uzmanlığın buluşturulmasıyla mümkün olacaktır. Ülkemizdeki hapis cezalarının infazı çeşitli evrelerden oluşmaktadır. Hükümlü öncelikle kapalı ceza infaz kurumlarına alınmakta, devamında açık ceza infaz kurumuna nakledilmekte ve denetimli serbestlik sürecini de tamamladıktan sonra koşullu salıverilmektedir. Hükümlünün daha ileri infaz evresine geçmesi için iyi hal içinde bulunması gerekmektedir. İnfaz işlemlerinin, tüm hükümlü grupları ve toplum kesimleri için eşitlikçi ve adil bir temele dayandırılması gerekir. Hükümlülerin kapalı ceza İnfaz kurumlarından açık ceza infaz kurumlarına ayrılması, denetimli serbestlik evresine geçişleri ve koşullu salıverilmeleri işlemlerinin ortak temelde bir rejime bağlanarak istisna ve katalog suçlar alanının daraltılması zorunludur. Suçların toplumsal düzene etkileri ve eylemdeki haksızlık derecesine göre her bir suça farklı ceza tayin edilmesi zaten maddi ceza hukukunun sorunudur Nitekim Türk Ceza Kanunu ve diğer ceza kanunlarında suçlar tanımlanırken haksızlık derecelerine göre ceza tayin edilmiştir. Bu nedenle cezalar kesinleştikten sonra gündeme gelen infaz hukuku uygulamalarında, suçlara yönelik istisna alanlar ve uygulamalar son derece sınırlı sayıda olduğu takdirde kabul edilebilir.
CEMEVLERİNE İBADETHANE STATÜSÜ TANINMASI: Alevi yurttaşların ibadetlerini cemevlerinde yaptıkları, cemevlerini “ibadethane” olarak gördükleri ve cemevlerinin bu şekilde tanınması gerektiği yönünde tam bir mutabakata sahip oldukları açıktır. Anayasamızda herkesin vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahip olduğu düzenlenmiş, ibadetin serbestliği ilkesi esas alınmıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yerleşik içtihadına göre cemevlerinin ibadethane statüsünün tanınmaması, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin inanç özgürlüğünü ve ayrımcılık yasağını düzenleyen hükümlerine aykırılık teşkil etmektedir. Herkesin ayrımcılıktan uzak bir şekilde kendisini özgürce ifade edebilmesi ve devletin inançlara karşı tarafsız olduğu bir düzenin hayata geçirilmesi için cemevlerinin ibadethane olduğu gerçeği kabul edilmelidir. Alevilerin devletin inançlarına müdahale amacıyla kurmaya çalıştığı yönündeki yoğun itirazlarına rağmen kurulan, şu ana kadar sürdürdüğü yanlış uygulamaları nedeniyle muhataplarında karşılığı olmayan Kültür Bakanlığı’na bağlı Alevi - Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kapatılmalıdır. Göstermelik kurumlara değil, gerçekleştirilebilir uygulama ve reformlara ihtiyaç vardır. Bu yönde bir kurumsallaşmaya ihtiyaç olup olmadığı, varsa kurumsallaşmanın nasıl yapılacağı alevi toplumu ve onların örgütleriyle tartışılarak kararlaştırılmalıdır. Alevi toplumu uzun zamandır bir yandan dava süreci ile hak arama mücadelesi verirken, bir yandan da yaşananların unutulmaması için toplumsal hafızanın oluşturulması, katledilen yurttaşlarımıza ilişkin toplumsal bir duruşun gösterilmesi ve yüzleşmenin gerçekleştirilmesi için Madımak’ın müze yapılması talebini haklı olarak dile getirmektedir. Madımak bu haklı talep doğrultusunda bir utanç müzesi haline getirilmelidir. Alevi yurttaşların gerek kamusal gerekse toplumsal yaşamda ayrımcılığa maruz kaldıklarına ilişkin çok sayıda rapor ve araştırma mevcuttur. Yirmi yılı aşkın süredir mülakatla alınan hemen hiçbir kamu kurumuna Alevilerin kolay kolay alınmıyor olması bu gerçekliği tescil etmektedir. Bunun önlenmesi için öncelikle kamu personeli seçme sürecinde son yıllarda pek çok problemin yaşandığı yazılı sınav güvenliğini sağlayacak önlemler alınmalı ve özellikle ayrımcı uygulamaların kaynağı olan ve kötüye kullanılan mülâkat yöntemine son verilmelidir.
Kaynak: Haber Merkezi