Savaşların gölgesinde engellilik, doğa ve kaybedilen gelecek
Yazının Giriş Tarihi: 06.07.2026 12:25
Yazının Güncellenme Tarihi: 06.07.2026 12:33
Dünya, 21. yüzyılda hâlâ savaşları, silahlanmayı ve askeri ittifakları konuşuyor. Oysa insanlığın gerçek gündemi; yoksulluk, iklim krizi, eşitsizlik, erişilebilirlik sorunları ve milyonlarca insanın temel haklara erişememesi olmalıdır. Ne yazık ki devletler ve uluslararası askeri ittifaklar, kaynaklarını büyük ölçüde güvenlik politikalarına ve askeri kapasiteyi artırmaya ayırırken, toplumların en temel ihtiyaçları çoğu zaman geri plana itilmektedir.
Savaşların ve savaş politikalarının en ağır sonuçlarından biri, kuşkusuz engelliliğin artmasıdır. Tarih boyunca yaşanan her savaş, geride yalnızca yıkılmış kentler değil; aynı zamanda milyonlarca engelli birey, milyonlarca travma ve nesiller boyunca süren sosyal yıkımlar bırakmıştır. Bombalar, mayınlar, kimyasal silahlar, sağlık sistemlerinin çökmesi ve savaşın yarattığı psikolojik travmalar, insanların yaşamlarını geri dönüşü olmayan biçimde değiştirmektedir.
Bu nedenle engellilik meselesi yalnızca sağlık veya sosyal yardım perspektifiyle ele alınamaz. Savaşların engellilik üretme kapasitesi, insan hakları perspektifinden çok daha güçlü biçimde tartışılmalıdır. Çünkü savaşlar yalnızca bugün yaşayan insanları değil, gelecek kuşakları da etkileyen kalıcı sonuçlar doğurmaktadır.
Türkiye’de düzenlenecek NATO Zirvesi de bu açıdan düşünülmesi gereken önemli bir örnektir. NATO üyesi ülkelerin liderlerini bir araya getirecek bu zirve için ayrılan kamu kaynakları, güvenlik politikalarının toplumsal önceliklerle nasıl ilişkilendirildiği sorusunu yeniden gündeme getirmektedir.
Şu soruyu sormak gerekiyor: Aynı kaynaklar neden engelli bireylerin bağımsız yaşamını destekleyecek teknolojilere ayrılmıyor? Neden erişilebilir eğitim sistemlerine, rehabilitasyon merkezlerine, kapsayıcı istihdam politikalarına ve sosyal destek mekanizmalarına daha fazla yatırım yapılmıyor? Neden çocukların eğitim hakkına, bilimsel araştırmalara ve çevrenin korunmasına öncelik verilmiyor?
Bir toplumun gerçek gücü, sahip olduğu silahların sayısıyla değil; engelli bireylerin ne kadar bağımsız yaşayabildiğiyle, çocukların ne kadar nitelikli eğitim alabildiğiyle ve doğanın ne kadar korunabildiğiyle ölçülmelidir. Milyonlarca liralık kaynaklarla erişilebilir okullar kurulabilir, görme engelli öğrenciler için yardımcı teknolojiler geliştirilebilir, rehabilitasyon hizmetleri yaygınlaştırılabilir ve çevresel yıkımla mücadele eden projeler desteklenebilir.
Savaşların bir diğer görünmeyen mağduru ise doğadır. Bombalanan şehirler, kirletilen su kaynakları, yok edilen ormanlar ve tahrip edilen ekosistemler, yalnızca bugünü değil, geleceği de yok etmektedir. Doğanın tahribi; yeni sağlık sorunları, yeni eşitsizlikler ve yeni engellilik riskleri anlamına gelmektedir.
Bu noktada üzerinde durulması gereken bir diğer konu ise sivil toplumun sessizliğidir. Özellikle engelli hakları alanında faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşlarının, savaş politikaları, artan silahlanma ve kamu kaynaklarının öncelikleri konusunda yeterince güçlü bir ses çıkaramadığı görülmektedir. Türkiye’de giderek daralan demokratik alan ve merkezi yönetim anlayışının güçlenmesi, sivil toplumun hareket alanını da önemli ölçüde etkilemektedir. Ancak tam da bu nedenle, hak temelli çalışan kuruluşların sessizliği daha fazla tartışılmalıdır. Çünkü hak savunuculuğu, yalnızca erişilebilirlik taleplerini dile getirmekten değil; engelliliği artıran toplumsal, siyasal ve küresel süreçlere karşı da söz söyleyebilmekten geçmektedir.
Savaş karşıtı aktivist ve sanatçı Joan Baez’in ifade ettiği gibi, “Eylem, umutsuzluğun panzehiridir.” Eğer sivil toplum kuruluşları, özellikle de engelli örgütleri, temel insan hakları, barış ve sosyal adalet konularında sürekli olarak sessiz kalmayı tercih ederlerse, gelecekte sahip oldukları sınırlı hareket alanını korumakta da daha fazla güçlük yaşayabilirler. Sessizlik, kısa vadede bir korunma yöntemi gibi görülebilir; ancak uzun vadede hak mücadelesinin toplumsal etkisini ve meşruiyetini zayıflatma riski taşımaktadır.
Bu nedenle, engelli hakları perspektifinden bakıldığında, savaş politikalarının ve silahlanma yarışının eleştirel biçimde değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Elbette engelli bireyler tek bir görüş etrafında birleşen homojen bir topluluk değildir. Ancak engelli hakları mücadelesinin temelinde; yaşam hakkının, barışın, erişilebilirliğin ve sosyal adaletin savunulması yer almaktadır. Bu nedenle savaşların ve çatışmaların yarattığı insani sonuçlara karşı güçlü bir barış perspektifinin geliştirilmesi önem taşımaktadır.
Belki de artık güvenlik kavramını yeniden tanımlamanın zamanı gelmiştir. Gerçek güvenlik; daha fazla askeri harcamada değil, daha fazla eğitimde, daha fazla erişilebilirlikte, daha güçlü sosyal politikalarda ve daha yaşanabilir bir çevrede yatmaktadır.
Filozof ve savaş karşıtı aktivist Bertrand Russell’ın şu sözü, savaşların gerçek sonucunu çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır: “Savaş, kimin haklı olduğunu değil, yalnızca kimin hayatta kaldığını belirler.”
İnsanlığın bugün ihtiyaç duyduğu şey yeni savaşlar, yeni silahlar ve yeni kutuplaşmalar değil; daha fazla barış, daha fazla dayanışma ve herkes için eşit yaşam hakkıdır. Çünkü savaşlar sona erdiğinde geriye kalan şey zaferler değil; yıkılmış hayatlar, artan engellilik, kaybedilmiş doğa ve onarılması uzun yıllar süren toplumsal yaralardır.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Sıraç Erbek
Savaşların gölgesinde engellilik, doğa ve kaybedilen gelecek
Dünya, 21. yüzyılda hâlâ savaşları, silahlanmayı ve askeri ittifakları konuşuyor. Oysa insanlığın gerçek gündemi; yoksulluk, iklim krizi, eşitsizlik, erişilebilirlik sorunları ve milyonlarca insanın temel haklara erişememesi olmalıdır. Ne yazık ki devletler ve uluslararası askeri ittifaklar, kaynaklarını büyük ölçüde güvenlik politikalarına ve askeri kapasiteyi artırmaya ayırırken, toplumların en temel ihtiyaçları çoğu zaman geri plana itilmektedir.
Savaşların ve savaş politikalarının en ağır sonuçlarından biri, kuşkusuz engelliliğin artmasıdır. Tarih boyunca yaşanan her savaş, geride yalnızca yıkılmış kentler değil; aynı zamanda milyonlarca engelli birey, milyonlarca travma ve nesiller boyunca süren sosyal yıkımlar bırakmıştır. Bombalar, mayınlar, kimyasal silahlar, sağlık sistemlerinin çökmesi ve savaşın yarattığı psikolojik travmalar, insanların yaşamlarını geri dönüşü olmayan biçimde değiştirmektedir.
Bu nedenle engellilik meselesi yalnızca sağlık veya sosyal yardım perspektifiyle ele alınamaz. Savaşların engellilik üretme kapasitesi, insan hakları perspektifinden çok daha güçlü biçimde tartışılmalıdır. Çünkü savaşlar yalnızca bugün yaşayan insanları değil, gelecek kuşakları da etkileyen kalıcı sonuçlar doğurmaktadır.
Türkiye’de düzenlenecek NATO Zirvesi de bu açıdan düşünülmesi gereken önemli bir örnektir. NATO üyesi ülkelerin liderlerini bir araya getirecek bu zirve için ayrılan kamu kaynakları, güvenlik politikalarının toplumsal önceliklerle nasıl ilişkilendirildiği sorusunu yeniden gündeme getirmektedir.
Şu soruyu sormak gerekiyor: Aynı kaynaklar neden engelli bireylerin bağımsız yaşamını destekleyecek teknolojilere ayrılmıyor? Neden erişilebilir eğitim sistemlerine, rehabilitasyon merkezlerine, kapsayıcı istihdam politikalarına ve sosyal destek mekanizmalarına daha fazla yatırım yapılmıyor? Neden çocukların eğitim hakkına, bilimsel araştırmalara ve çevrenin korunmasına öncelik verilmiyor?
Bir toplumun gerçek gücü, sahip olduğu silahların sayısıyla değil; engelli bireylerin ne kadar bağımsız yaşayabildiğiyle, çocukların ne kadar nitelikli eğitim alabildiğiyle ve doğanın ne kadar korunabildiğiyle ölçülmelidir. Milyonlarca liralık kaynaklarla erişilebilir okullar kurulabilir, görme engelli öğrenciler için yardımcı teknolojiler geliştirilebilir, rehabilitasyon hizmetleri yaygınlaştırılabilir ve çevresel yıkımla mücadele eden projeler desteklenebilir.
Savaşların bir diğer görünmeyen mağduru ise doğadır. Bombalanan şehirler, kirletilen su kaynakları, yok edilen ormanlar ve tahrip edilen ekosistemler, yalnızca bugünü değil, geleceği de yok etmektedir. Doğanın tahribi; yeni sağlık sorunları, yeni eşitsizlikler ve yeni engellilik riskleri anlamına gelmektedir.
Bu noktada üzerinde durulması gereken bir diğer konu ise sivil toplumun sessizliğidir. Özellikle engelli hakları alanında faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşlarının, savaş politikaları, artan silahlanma ve kamu kaynaklarının öncelikleri konusunda yeterince güçlü bir ses çıkaramadığı görülmektedir. Türkiye’de giderek daralan demokratik alan ve merkezi yönetim anlayışının güçlenmesi, sivil toplumun hareket alanını da önemli ölçüde etkilemektedir. Ancak tam da bu nedenle, hak temelli çalışan kuruluşların sessizliği daha fazla tartışılmalıdır. Çünkü hak savunuculuğu, yalnızca erişilebilirlik taleplerini dile getirmekten değil; engelliliği artıran toplumsal, siyasal ve küresel süreçlere karşı da söz söyleyebilmekten geçmektedir.
Savaş karşıtı aktivist ve sanatçı Joan Baez’in ifade ettiği gibi, “Eylem, umutsuzluğun panzehiridir.” Eğer sivil toplum kuruluşları, özellikle de engelli örgütleri, temel insan hakları, barış ve sosyal adalet konularında sürekli olarak sessiz kalmayı tercih ederlerse, gelecekte sahip oldukları sınırlı hareket alanını korumakta da daha fazla güçlük yaşayabilirler. Sessizlik, kısa vadede bir korunma yöntemi gibi görülebilir; ancak uzun vadede hak mücadelesinin toplumsal etkisini ve meşruiyetini zayıflatma riski taşımaktadır.
Bu nedenle, engelli hakları perspektifinden bakıldığında, savaş politikalarının ve silahlanma yarışının eleştirel biçimde değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Elbette engelli bireyler tek bir görüş etrafında birleşen homojen bir topluluk değildir. Ancak engelli hakları mücadelesinin temelinde; yaşam hakkının, barışın, erişilebilirliğin ve sosyal adaletin savunulması yer almaktadır. Bu nedenle savaşların ve çatışmaların yarattığı insani sonuçlara karşı güçlü bir barış perspektifinin geliştirilmesi önem taşımaktadır.
Belki de artık güvenlik kavramını yeniden tanımlamanın zamanı gelmiştir. Gerçek güvenlik; daha fazla askeri harcamada değil, daha fazla eğitimde, daha fazla erişilebilirlikte, daha güçlü sosyal politikalarda ve daha yaşanabilir bir çevrede yatmaktadır.
Filozof ve savaş karşıtı aktivist Bertrand Russell’ın şu sözü, savaşların gerçek sonucunu çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır: “Savaş, kimin haklı olduğunu değil, yalnızca kimin hayatta kaldığını belirler.”
İnsanlığın bugün ihtiyaç duyduğu şey yeni savaşlar, yeni silahlar ve yeni kutuplaşmalar değil; daha fazla barış, daha fazla dayanışma ve herkes için eşit yaşam hakkıdır. Çünkü savaşlar sona erdiğinde geriye kalan şey zaferler değil; yıkılmış hayatlar, artan engellilik, kaybedilmiş doğa ve onarılması uzun yıllar süren toplumsal yaralardır.