Nazik şiddet: Sağlamcı bakış açısının değişmeyen yüzü
Yazının Giriş Tarihi: 09.02.2026 10:09
Yazının Güncellenme Tarihi: 09.02.2026 10:10
Modern toplum kendisini sürekli ilerleyen, daha eşitlikçi ve daha kapsayıcı bir yapı olarak tanımlamayı sever. Teknolojik gelişmeler, insan hakları söylemleri ve hukuki düzenlemeler bu ilerleme anlatısını güçlendirir. Ancak engelli bireylerin gündelik deneyimleri, bu anlatının her zaman gerçeği yansıtmadığını gösterir. Modern toplum engellileri artık fiziksel olarak ortadan kaldırmıyor olabilir; ancak nazik söylemler ve görünmez bariyerler, sağlamcılığın yeni yüzü olarak varlığını sürdürüyor.
İnsanlığın ilk gelişim dönemlerinde toplumlar büyük ölçüde beden gücüne dayalı bir mantıkla hareket ediyordu. Güçlünün hayatta kaldığı, güçsüzün fazlalık olarak görüldüğü düşüncesi yaygındı. Avcılık yapan, mağaralarda barınan ve mevsim geçişlerinde göç eden topluluklarda “sağlam” olmak sadece avantaj değil, çoğu zaman hayatta kalmanın şartıydı. Bu nedenle engelli bireyler çoğu zaman dışlanıyor, yok sayılıyor ya da toplumsal işleyişi yavaşlatan unsurlar olarak görülüyordu.
Dinlerin ortaya çıkışıyla birlikte anlatı değişmiş gibi görünse de, özünde yöntemin değil şeklin değiştiği bir gerçeklikle karşılaşıyoruz. Engelliliğin günahların sonucu olduğu ya da kişinin öbür dünyada ödüllendirileceği gibi söylemler yüzyıllarca sürdü. Bu yaklaşımlar bazen koruyucu görünse de, bireyin eşit özne olarak görülmesini her zaman sağlamadı. Böylece açık dışlamanın yerini daha sembolik ve ahlaki hiyerarşiler aldı.
Bugün belki eskisi gibi açıkça öldürülmüyoruz. Ancak her gün karşılaşılan erişim sorunları, ayrımcı sistemler ve görünmez engeller büyümeye devam ediyor. Üstelik modern sağlamcılık çoğu zaman kaba değil; nazik, iyi niyetli ve vicdan rahatlatıcı bir dil üzerinden kuruluyor.
“Sen görmüyorsun ama çok başarılısın”,
“Senin hislerin çok güçlü”,
“Her şeye rağmen pozitifsin”…
Bu sözler çoğu zaman övgü gibi sunuluyor. Oysa “Her şeye rağmen başarılısın” cümlesi bir övgü değil; eşit görülmediğimizi nazikçe hatırlatan bir sınır çizgisidir.
Daha da dikkat çekici olan ise bu söylemlerin çoğunlukla bilinçli, eğitimli ve meslek sahibi kişilerden gelmesi. Doktorlar, öğretmenler, hukukçular, psikologlar… Eğitim seviyesi yükseldikçe dil inceliyor; fakat sağlamcı bakış açısı çoğu zaman varlığını sürdürüyor. Üstelik eleştiri getirildiğinde sorumluluk ustalıkla tekrar engelli bireye yönlendiriliyor: “Bizi yanlış anladınız” denilerek sorun tersine çevriliyor.
Bu noktada insanın kendi içinde bile bir sorgulama başlıyor. “Acaba gerçekten bizi düşünüyorlar mı?” sorusu zihne yerleşiyor. Çünkü nazik sağlamcılık öylesine incelikli bir dil kullanıyor ki, birey bir süre sonra kendi deneyiminden bile şüphe duymaya başlayabiliyor.
Tüm bunları düşünürken kendime şu soruyu sordum: İnsanlık tarih boyunca sınırlarını aşmak için çalışmadı mı? Daha hızlı gitmek için arabayı, uçmak için uçağı icat etmedik mi? Eğer insan sürekli yeni yetiler geliştirmek için çabalıyorsa, “normal beden” dediğimiz şey gerçekten sabit mi? O hâlde uçma yeteneği olmayan herkes “uçma engelli”, hızlı koşmayan herkes “hız engelli” mi sayılmalı? Belki de sorun bireylerde değil; normal kabul edilen sınırların dar tanımındadır.
Sonuç olarak insanlık teknik olarak ilerliyormuş gibi görünebilir. Ancak zihniyet aynı hızla değişmediği sürece bu ilerleme sınırlı kalır. Eskinin açık şiddeti yerini bugün görünmez bariyerlere, nazik ayrımcılığa ve sistematik dışlanmaya bırakmış olabilir. İnsanlık teknik olarak ilerliyor olabilir; fakat şekiller değişse de sağlamcı zihniyet aynı kaldığı sürece gerçek dönüşüm yalnızca bir ilerleme yanılsamasıdır.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Sıraç Erbek
Nazik şiddet: Sağlamcı bakış açısının değişmeyen yüzü
Modern toplum kendisini sürekli ilerleyen, daha eşitlikçi ve daha kapsayıcı bir yapı olarak tanımlamayı sever. Teknolojik gelişmeler, insan hakları söylemleri ve hukuki düzenlemeler bu ilerleme anlatısını güçlendirir. Ancak engelli bireylerin gündelik deneyimleri, bu anlatının her zaman gerçeği yansıtmadığını gösterir. Modern toplum engellileri artık fiziksel olarak ortadan kaldırmıyor olabilir; ancak nazik söylemler ve görünmez bariyerler, sağlamcılığın yeni yüzü olarak varlığını sürdürüyor.
İnsanlığın ilk gelişim dönemlerinde toplumlar büyük ölçüde beden gücüne dayalı bir mantıkla hareket ediyordu. Güçlünün hayatta kaldığı, güçsüzün fazlalık olarak görüldüğü düşüncesi yaygındı. Avcılık yapan, mağaralarda barınan ve mevsim geçişlerinde göç eden topluluklarda “sağlam” olmak sadece avantaj değil, çoğu zaman hayatta kalmanın şartıydı. Bu nedenle engelli bireyler çoğu zaman dışlanıyor, yok sayılıyor ya da toplumsal işleyişi yavaşlatan unsurlar olarak görülüyordu.
Dinlerin ortaya çıkışıyla birlikte anlatı değişmiş gibi görünse de, özünde yöntemin değil şeklin değiştiği bir gerçeklikle karşılaşıyoruz. Engelliliğin günahların sonucu olduğu ya da kişinin öbür dünyada ödüllendirileceği gibi söylemler yüzyıllarca sürdü. Bu yaklaşımlar bazen koruyucu görünse de, bireyin eşit özne olarak görülmesini her zaman sağlamadı. Böylece açık dışlamanın yerini daha sembolik ve ahlaki hiyerarşiler aldı.
Bugün belki eskisi gibi açıkça öldürülmüyoruz. Ancak her gün karşılaşılan erişim sorunları, ayrımcı sistemler ve görünmez engeller büyümeye devam ediyor. Üstelik modern sağlamcılık çoğu zaman kaba değil; nazik, iyi niyetli ve vicdan rahatlatıcı bir dil üzerinden kuruluyor.
“Sen görmüyorsun ama çok başarılısın”,
“Senin hislerin çok güçlü”,
“Her şeye rağmen pozitifsin”…
Bu sözler çoğu zaman övgü gibi sunuluyor. Oysa “Her şeye rağmen başarılısın” cümlesi bir övgü değil; eşit görülmediğimizi nazikçe hatırlatan bir sınır çizgisidir.
Daha da dikkat çekici olan ise bu söylemlerin çoğunlukla bilinçli, eğitimli ve meslek sahibi kişilerden gelmesi. Doktorlar, öğretmenler, hukukçular, psikologlar… Eğitim seviyesi yükseldikçe dil inceliyor; fakat sağlamcı bakış açısı çoğu zaman varlığını sürdürüyor. Üstelik eleştiri getirildiğinde sorumluluk ustalıkla tekrar engelli bireye yönlendiriliyor: “Bizi yanlış anladınız” denilerek sorun tersine çevriliyor.
Bu noktada insanın kendi içinde bile bir sorgulama başlıyor. “Acaba gerçekten bizi düşünüyorlar mı?” sorusu zihne yerleşiyor. Çünkü nazik sağlamcılık öylesine incelikli bir dil kullanıyor ki, birey bir süre sonra kendi deneyiminden bile şüphe duymaya başlayabiliyor.
Tüm bunları düşünürken kendime şu soruyu sordum: İnsanlık tarih boyunca sınırlarını aşmak için çalışmadı mı? Daha hızlı gitmek için arabayı, uçmak için uçağı icat etmedik mi? Eğer insan sürekli yeni yetiler geliştirmek için çabalıyorsa, “normal beden” dediğimiz şey gerçekten sabit mi? O hâlde uçma yeteneği olmayan herkes “uçma engelli”, hızlı koşmayan herkes “hız engelli” mi sayılmalı? Belki de sorun bireylerde değil; normal kabul edilen sınırların dar tanımındadır.
Sonuç olarak insanlık teknik olarak ilerliyormuş gibi görünebilir. Ancak zihniyet aynı hızla değişmediği sürece bu ilerleme sınırlı kalır. Eskinin açık şiddeti yerini bugün görünmez bariyerlere, nazik ayrımcılığa ve sistematik dışlanmaya bırakmış olabilir. İnsanlık teknik olarak ilerliyor olabilir; fakat şekiller değişse de sağlamcı zihniyet aynı kaldığı sürece gerçek dönüşüm yalnızca bir ilerleme yanılsamasıdır.