Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
SON DAKİKA

İlham vermek zorunda mıyız?

Yazının Giriş Tarihi: 19.03.2026 15:02
Yazının Güncellenme Tarihi: 19.03.2026 15:02

Bizler, her şeyin kusursuz olması gerektiğine inandırıldığımız bir dünyada yaşıyoruz. Küçük yaşlardan itibaren bize gösterilen örnekler, başarı hikâyeleri, ideal bedenler, ideal meslekler ve ideal hayatlar aslında tek bir şeyi fısıldar: Mükemmel olmalısın. Oysa mükemmellik dediğimiz şeyin kime göre ve neye göre belirlendiğini çoğu zaman hiç sorgulamıyoruz.

Kapitalist düzenin bize dayattığı standartlar hayatın neredeyse her alanına sızmış durumda. Kadınların nasıl görünmesi gerektiği, erkeklerin hangi rolleri üstlenmesi gerektiği, hangi mesleklerin saygın kabul edildiği, nasıl giyinmemiz, nasıl yaşamamız gerektiği… Bütün bunlar sanki önceden yazılmış bir senaryonun parçaları gibi. Hepimiz bu sahnede bize verilen rolü oynamaya çalışıyoruz.
Sosyal medya, reklamlar ve başarı hikâyeleri de bu algıyı sürekli besliyor. Herkes güçlü olmak zorunda, herkes başarılı olmak zorunda, herkes farklı ve özel olmak zorunda gibi bir düşünce yavaş yavaş normal kabul ediliyor. Sıradan bir hayat sürmek bile neredeyse eksiklik gibi gösteriliyor.

Örneğin yıllarca moda dünyasında yalnızca belirli vücut ölçülerine sahip insanların görünür olması tesadüf değildi. Bugün bazı markalar bu kalıpları kırmaya çalışsa da uzun süre “ideal” olanın ne olduğu bize tek tip bir şekilde anlatıldı. Aynı şey çocuklukta da karşımıza çıkar. Sağlıklı, kusursuz, güçlü ve başarılı bireyler… Toplumun zihninde ideal insan modeli hep böyle çizilir.

Bu durumun en karmaşık hâle geldiği alanlardan biri ise engellilik meselesidir.

Toplum, engelli bireyleri çoğu zaman iki uç arasında konumlandırır. Ya acınacak biri olarak görülürler ya da kahramanlaştırılırlar. Oysa her iki yaklaşım da insanı olduğu hâliyle görmekten uzaklaştırır.

Bir görme engelli müzikle ilgileniyorsa hemen şu cümle duyulur: “Sizin kulağınız zaten çok iyi olur.” Sanki bütün görme engelliler doğuştan iyi müzisyenmiş gibi bir algı yaratılır. Ya da otizmli bir birey iyi resim çizdiğinde bir anda tüm otizmli bireylerin olağanüstü sanat yeteneğine sahip olduğu düşünülür. Oysa bazı otizmli bireylerin sanata yatkın olması, bunun herkes için geçerli olduğu anlamına gelmez.

Benzer durum farklı engel gruplarında da karşımıza çıkar. Bir bedensel engelli spor yaptığında hemen “azmi sayesinde başardı” denir, bir görme engelli teknoloji kullandığında “bunu nasıl yapabiliyorsun” diye şaşkınlıkla karşılanır. Günlük hayatın içinde herkesin yaptığı pek çok şey, engelli bir birey yaptığında olağanüstü bir başarı gibi anlatılır.
Oysa çoğu zaman yapılan şey aynıdır, sadece kullanılan yöntemler farklıdır.

Fakat toplum çoğu zaman bu farkı anlamaya çalışmak yerine hikâyeler üretmeyi tercih eder. Çünkü hikâyeler daha çekicidir. “Her şeye rağmen başardı” anlatısı daha etkileyici görünür. Böylece sıradan bir başarı bile bir anda ilham hikâyesine dönüşür.

Bugün motivasyon konuşmalarından sosyal medyadaki paylaşımlara kadar pek çok yerde aynı mesajı görürüz: Yeterince istersen her şeyi başarabilirsin. Hiç pes etmezsen mutlaka kazanırsın. Oysa hayat her zaman böyle işlemez. Herkes aynı imkânlara sahip değildir, herkes aynı şartlarda yaşamaz, herkes aynı güce sahip olmak zorunda da değildir. Buna rağmen herkesin olağanüstü bir hikâyesi olması gerektiği fikri, farkında olmadan insanlara ağır bir yük yükler.

Bu bakış açısı engelli bireyler söz konusu olduğunda daha da belirgin hâle gelir. Çünkü engelli birinin yaptığı her şey çoğu zaman normal bir davranış olarak değil, özel bir başarı olarak görülür. Başarılı olunca göklere çıkarılırsınız, başarısız olunca da sanki hiç çaba göstermemişsiniz gibi yere çakılırsınız. Oysa başarı da başarısızlık da insan olmanın doğal parçalarıdır.

Engelli bireyler de herkes gibi çalışır, dener, hata yapar, vazgeçer ya da yeniden başlar. Aradaki tek fark çoğu zaman kullanılan yöntemlerdir.

Ben örneğin telefonumu ve bilgisayarımı ekran okuma programlarıyla kullanıyorum. Bir metni dinleyerek okurum, bir programı sesli komutlarla kullanırım. Başka biri ise aynı işi görerek yapar. Yapılan iş aynıdır; sadece yöntem farklıdır.
Fakat toplum çoğu zaman bu farkı büyüterek anlamlandırmaya çalışır.

Kendi hayatımdan küçük bir örnek vermek isterim. Uzun süre gitar çaldım. Müzik benim için keyif aldığım, rahatladığım ve kendimi ifade ettiğim bir alandı. Bunu herhangi bir şey kanıtlamak için değil, gerçekten sevdiğim için yapıyordum.

Ancak zamanla çevremden sık sık şu cümleyi duymaya başladım: “Senin kulağın zaten çok iyidir, kesin müzikte çok iyisindir.”

Başta bu söz bir iltifat gibi geliyordu. Fakat bir süre sonra fark ettim ki bu cümle beni birey olarak değil, bir kalıp üzerinden tanımlıyordu. Gitar çalmam, ilgimin ya da çalışmamın sonucu değilmiş gibi anlatılıyor, sanki görme engelli olduğum için bana doğal olarak verilmiş bir özellikmiş gibi kabul ediliyordu.

Oysa ben gitar çalmayı sadece sevdiğim için yapıyordum. Herkes gibi öğrenerek, deneyerek ve zaman ayırarak ilerliyordum. Ama yapılan yorumlar, yaptığım şeyi sıradan bir uğraş olmaktan çıkarıp bir beklentinin parçası hâline getiriyordu.

Bu küçük gibi görünen durum aslında daha büyük bir bakış açısını gösteriyor. Toplum çoğu zaman engelli bireyleri oldukları gibi görmek yerine, onların üzerinden anlam üretmeye çalışıyor. Yapılan şeyin kendisine değil, kişinin engelli olup olmadığına odaklanılıyor.

Toplum çoğu zaman engelli bireyleri birey olarak görmek yerine onların üzerinden anlam üretmeye çalışır. Ya onları güçsüz bir konuma yerleştirir ya da olağanüstü bir yere koyar. Oysa her iki yaklaşım da aynı noktada birleşir: insanı olduğu gibi görmemek.

Belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, engelliliği bir hikâye olarak değil, bir durum olarak kabul etmektir.

Engelli bireyler de herkes gibi hayatlarını sürdürür. Çalışırlar, üretirler, bazen başarırlar, bazen başaramazlar. Bazen çok güçlü hissederler, bazen de yorulurlar. Bu deneyimler kimseye ilham vermek zorunda değildir.

Çünkü aslında kimsenin kimseye ilham verme gibi bir sorumluluğu yoktur.

Bazı insanlar hayatlarıyla başkalarına ilham verebilir, bu elbette güzel bir şeydir. Ama bu bir görev değildir. Bir insanın var olabilmesi için mutlaka birilerine örnek olması gerekmez. Herkes kahraman olmak zorunda değildir. Herkes olağanüstü olmak zorunda değildir. Bazen sıradan bir hayat sürmek de son derece doğal ve yeterlidir.

Belki de en sağlıklı yaklaşım şudur: İnsanları hikâyeleri için değil, kendileri için görmek.

Çünkü bazen en büyük özgürlük, sadece insan olabilmektir.

Ve bazen gerçekten de ilham hikâyesi olmak zorunda değiliz.

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.