Biz engelliler, hayatımızın önemli bir bölümünü kendimizi anlatmakla geçiriyoruz. Anlaşılmak, görünür olmak, ihtiyaçlarımızın fark edilmesini sağlamak ve en temel haklarımızın neden gerekli olduğunu anlatmak için sürekli çabalıyoruz. Bazen yıllarca süren bu çabanın sonunda küçük bir değişiklik gerçekleşiyor; bazen ise bütün çabamıza rağmen hiçbir şey değişmiyor.
Oysa belki de asıl soruyu burada sormamız gerekiyor:
Neden sürekli kendimizi anlatmak zorundayız?
Çünkü engellilik perspektifi, sonradan birkaç eğitimle ya da birkaç farkındalık etkinliğiyle öğrenilecek bir konu olmaktan çok daha fazlası.
Bunu bir bina üzerinden düşünelim.
Bir binayı en başından erişilebilir tasarlamakla, bina tamamlandıktan yıllar sonra “Buraya bir rampa yapalım, asansörü değiştirelim, girişe hissedilebilir yüzey ekleyelim” demek aynı şey değildir. Elbette sonradan yapılan düzenlemeler önemlidir. Ancak erişilebilirliği en başından tasarımın bir parçası haline getirmek hem daha kolay hem de daha doğru bir yöntemdir.
İşte burada karşımıza evrensel tasarım kavramı çıkıyor. Evrensel tasarım, bir yapının, hizmetin ya da ürünün sonradan belirli gruplara uyarlanmasını beklemek yerine, mümkün olduğunca en başından farklı ihtiyaçlara sahip insanların kullanımını gözeterek tasarlanmasını ifade ediyor. Bu yaklaşım yalnızca binalar için değil; eğitim materyallerinden dijital sistemlere, sınavlardan kamusal hizmetlere kadar hayatın tamamı için geçerli.
Zihinler için de durum bundan çok farklı değil.
Bir çocuğun zihninde engelliliğe ilişkin hiçbir bilgi, deneyim ve birlikte yaşam kültürü oluşmadan onu yetiştirip, belli bir yaşa geldikten sonra engelliliği anlatmaya çalıştığımızda işimiz oldukça zorlaşıyor. Çünkü binaları değiştirmek mümkündür; ancak insanların yıllar içerisinde oluşmuş bakış açılarını değiştirmek ayları, hatta yılları alabiliyor.
Tam da bu nedenle eğitim, engellilik meselesinin en önemli başlıklarından biri.
Yeni eğitim öğretim yılı başlarken ülkemizde yine eğitimin niteliğinden çok farklı başlıkları konuşuyoruz. Milli Eğitim Bakanlığı öğretmenlerin nasıl giyineceğini tartışa dursun, biz de bu sığ tartışmaların gölgesinde çok daha temel bir soruyu sormaya devam ediyoruz:
Çocuklara nasıl bir toplumda birlikte yaşayacaklarını öğretiyor muyuz?
Engellilik bu eğitimin neresinde?
Bugün eğitim sistemimiz üzerine binlerce sayfalık değerlendirmeler yapılıyor. Yeni modeller, yeni yaklaşımlar, yeni hedefler tartışılıyor. Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’nin bilimsel niteliği üzerine de ciddi tartışmalar yürütülüyor. Ancak bütün bu tartışmaların içerisinde engelliliğin ne kadar görünür olduğunu sormak gerekiyor.
Çünkü eğitim yalnızca çocuğa matematik, Türkçe ya da fen bilgisi öğretmek değildir.
Eğitim aynı zamanda birlikte yaşamayı öğretmektir.
Farklı olanla karşılaşmayı, farklı olanın ihtiyaçlarını anlamayı, kamusal alanın herkes için olduğunu öğrenmeyi ve bir başkasının hayatını kendi deneyimimiz üzerinden değerlendirmemeyi de öğretmektir.
Burada kapsayıcı eğitim kavramını da konuşmak gerekiyor. Kapsayıcı eğitim, engelli bir çocuğun yalnızca mevcut eğitim sisteminin içine alınması anlamına gelmiyor. Asıl mesele, eğitim ortamının farklı ihtiyaçlara sahip bütün çocukların birlikte öğrenebileceği şekilde dönüştürülmesi. Yani çocuğu sisteme uydurmak yerine, gerektiğinde sistemi çocuğa göre dönüştürmek.
Bir çocuk okulda engelli bir arkadaşını yalnızca “yardıma ihtiyaç duyan kişi” olarak görüyorsa, burada yalnızca çocuğun değil, eğitim sisteminin de üzerine düşünmemiz gerekir.
Üstelik engellilik yalnızca fiziksel çevreden ibaret değil.
Elbette erişilebilir olmayan okullar, kaldırımlar, toplu taşıma araçları ve kamu binaları önemli sorunlar. Bir çocuğa erişilebilirliği anlatırken kendisinin eğitim aldığı binanın merdivenlerle, dar kapılarla, uygun olmayan tuvaletlerle veya erişilebilir olmayan dijital sistemlerle çevrili olması da başlı başına bir çelişki.
Binalar yenilenebilir.
Rampalar yapılabilir.
Asansörler kurulabilir.
Dijital sistemler erişilebilir hale getirilebilir.
Fakat insanların zihninde yıllardır var olan kalıpları değiştirmek çok daha zor.
Çünkü erişilebilirliğin önündeki engeller yalnızca fiziksel ya da teknik değildir. Tutum bariyerleri de en az bunlar kadar önemlidir. Bir engelli bireyi sürekli acınacak biri olarak görmek, onun yapabileceklerini baştan sınırlamak, başarılarını olağanüstü bir durum gibi değerlendirmek ya da ihtiyaçlarını sürekli yardım üzerinden tanımlamak da birer engeldir.
Ben de yıllardır engellilik alanında çalışmalar yapan biri olarak bunun farklı örneklerine tanıklık ediyorum. Toplantılar yapıyoruz, kurumların kapısını çalıyoruz, erişilebilir olmayan uygulamaları anlatıyoruz, kamusal hizmetlerin neden herkes tarafından eşit kullanılabilmesi gerektiğini ifade ediyoruz. Bazen bir uygulamanın ekran okuma programlarıyla uyumlu olması için, bazen bir toplu taşıma hizmetinin daha erişilebilir hale gelmesi için, bazen de yalnızca engellilerin de o hizmetin doğal bir kullanıcısı olduğunun kabul edilmesi için mücadele ediyoruz.
Aslında sürekli aynı noktaya dönüyoruz:
Engellilik perspektifi en başından tasarımın içerisinde yoksa, sonradan ortaya çıkan sorunları çözmek çok daha zor hale geliyor.
Burada sosyal engellilik modeli de önemli bir bakış açısı sunuyor. Engelliliği yalnızca bireyin bedensel ya da duyusal farklılığı üzerinden değil, toplumun oluşturduğu fiziksel, dijital ve tutumsal engeller üzerinden değerlendirmemiz gerekiyor. Çünkü kimi zaman kişiyi sınırlayan şey doğrudan sahip olduğu farklılık değil, toplumun o farklılığa göre tasarlanmamış olmasıdır.
Üstelik engelli bir kişi toplumun karşısına çıktığında, çoğu zaman iki uçtan biriyle karşılaşıyor. Ya engelli olduğu için olağanüstü bir insan gibi konumlandırılıyor ya da yapabildikleri ve yapamadıkları üzerinden küçümseniyor.
Oysa engelli bir insanın hayatı bu iki uçtan ibaret değil.
Çalışabilir, üretebilir, sanatla ilgilenebilir, spor yapabilir, akademik çalışmalar yürütebilir, yönetici olabilir, gazetecilik yapabilir, siyaset yapabilir. Kısacası herkes gibi ortalama bir hayat sürdürebilir.
Bu noktada temsil meselesi de önem kazanıyor. Çocuklar engelliliği yalnızca “yardıma ihtiyaç duyan insan” görüntüsü üzerinden öğrenmemeli. Kitaplarda, ders materyallerinde, çocuk yayınlarında, sanatta, medyada ve okul yaşamında engelli bireylerin farklı kimlikleri, meslekleri, ilgi alanları ve yaşam biçimleriyle doğal biçimde yer alması gerekiyor.
Asıl mesele de belki burada başlıyor.
Engellilik eğitimde, sporda, sanatta, medyada, kültürde ve çalışma hayatında hayatın doğal bir parçası olarak ele alınmadığında, engelliler toplumun dışında yaşayan bir grup gibi algılanmaya devam ediyor.
Engelli ve engelsiz çocukların aynı okulda bulunması tek başına yeterli değil. Asıl önemli olan, onların birlikte öğrenmesi, birlikte oynaması, birlikte üretmesi ve birbirlerini hayatın doğal bir parçası olarak görmesi. Çünkü yan yana olmak başka, birlikte yaşamak başka.
Böylece engelliler, dünyanın en büyük sessiz gruplarından biri haline geliyor.
Fakat aynı şeyi defalarca anlatmak zorunda kalmak da başlı başına bir yorgunluk.
Belki artık engellilere “Kendinizi biraz daha iyi anlatın” demek yerine, toplum olarak kendimize başka bir soru sormamız gerekiyor:
Biz neden hâlâ anlamak için bir engellinin karşımıza çıkmasını bekliyoruz?
Engellilik perspektifi, engelli bir bireyle karşılaştığımız gün öğrenilmeye başlanacak bir konu değildir. Bir toplumun eğitim sistemine, mimarisine, kültürüne, sanatına, sporuna, medyasına ve kamusal yaşamına en başından yerleştirilmesi gereken bir bakış açısıdır.
Çünkü gerçekten eşit bir yaşam istiyorsak, engellilerin sürekli kendilerini anlatmak zorunda kaldığı bir düzeni değil; onların anlatmasına gerek kalmadan haklarının ve ihtiyaçlarının zaten bilindiği bir toplumu inşa etmek zorundayız.
Belki de asıl erişilebilirlik tam olarak burada başlıyor:
Binaları değil, önce zihnimizi erişilebilir hale getirmekte.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Sıraç Erbek
Eğitimi kimin için yapıyoruz?
Biz engelliler, hayatımızın önemli bir bölümünü kendimizi anlatmakla geçiriyoruz. Anlaşılmak, görünür olmak, ihtiyaçlarımızın fark edilmesini sağlamak ve en temel haklarımızın neden gerekli olduğunu anlatmak için sürekli çabalıyoruz. Bazen yıllarca süren bu çabanın sonunda küçük bir değişiklik gerçekleşiyor; bazen ise bütün çabamıza rağmen hiçbir şey değişmiyor.
Oysa belki de asıl soruyu burada sormamız gerekiyor:
Neden sürekli kendimizi anlatmak zorundayız?
Çünkü engellilik perspektifi, sonradan birkaç eğitimle ya da birkaç farkındalık etkinliğiyle öğrenilecek bir konu olmaktan çok daha fazlası.
Bunu bir bina üzerinden düşünelim.
Bir binayı en başından erişilebilir tasarlamakla, bina tamamlandıktan yıllar sonra “Buraya bir rampa yapalım, asansörü değiştirelim, girişe hissedilebilir yüzey ekleyelim” demek aynı şey değildir. Elbette sonradan yapılan düzenlemeler önemlidir. Ancak erişilebilirliği en başından tasarımın bir parçası haline getirmek hem daha kolay hem de daha doğru bir yöntemdir.
İşte burada karşımıza evrensel tasarım kavramı çıkıyor. Evrensel tasarım, bir yapının, hizmetin ya da ürünün sonradan belirli gruplara uyarlanmasını beklemek yerine, mümkün olduğunca en başından farklı ihtiyaçlara sahip insanların kullanımını gözeterek tasarlanmasını ifade ediyor. Bu yaklaşım yalnızca binalar için değil; eğitim materyallerinden dijital sistemlere, sınavlardan kamusal hizmetlere kadar hayatın tamamı için geçerli.
Zihinler için de durum bundan çok farklı değil.
Bir çocuğun zihninde engelliliğe ilişkin hiçbir bilgi, deneyim ve birlikte yaşam kültürü oluşmadan onu yetiştirip, belli bir yaşa geldikten sonra engelliliği anlatmaya çalıştığımızda işimiz oldukça zorlaşıyor. Çünkü binaları değiştirmek mümkündür; ancak insanların yıllar içerisinde oluşmuş bakış açılarını değiştirmek ayları, hatta yılları alabiliyor.
Tam da bu nedenle eğitim, engellilik meselesinin en önemli başlıklarından biri.
Yeni eğitim öğretim yılı başlarken ülkemizde yine eğitimin niteliğinden çok farklı başlıkları konuşuyoruz. Milli Eğitim Bakanlığı öğretmenlerin nasıl giyineceğini tartışa dursun, biz de bu sığ tartışmaların gölgesinde çok daha temel bir soruyu sormaya devam ediyoruz:
Çocuklara nasıl bir toplumda birlikte yaşayacaklarını öğretiyor muyuz?
Engellilik bu eğitimin neresinde?
Bugün eğitim sistemimiz üzerine binlerce sayfalık değerlendirmeler yapılıyor. Yeni modeller, yeni yaklaşımlar, yeni hedefler tartışılıyor. Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’nin bilimsel niteliği üzerine de ciddi tartışmalar yürütülüyor. Ancak bütün bu tartışmaların içerisinde engelliliğin ne kadar görünür olduğunu sormak gerekiyor.
Çünkü eğitim yalnızca çocuğa matematik, Türkçe ya da fen bilgisi öğretmek değildir.
Eğitim aynı zamanda birlikte yaşamayı öğretmektir.
Farklı olanla karşılaşmayı, farklı olanın ihtiyaçlarını anlamayı, kamusal alanın herkes için olduğunu öğrenmeyi ve bir başkasının hayatını kendi deneyimimiz üzerinden değerlendirmemeyi de öğretmektir.
Burada kapsayıcı eğitim kavramını da konuşmak gerekiyor. Kapsayıcı eğitim, engelli bir çocuğun yalnızca mevcut eğitim sisteminin içine alınması anlamına gelmiyor. Asıl mesele, eğitim ortamının farklı ihtiyaçlara sahip bütün çocukların birlikte öğrenebileceği şekilde dönüştürülmesi. Yani çocuğu sisteme uydurmak yerine, gerektiğinde sistemi çocuğa göre dönüştürmek.
Bir çocuk okulda engelli bir arkadaşını yalnızca “yardıma ihtiyaç duyan kişi” olarak görüyorsa, burada yalnızca çocuğun değil, eğitim sisteminin de üzerine düşünmemiz gerekir.
Üstelik engellilik yalnızca fiziksel çevreden ibaret değil.
Elbette erişilebilir olmayan okullar, kaldırımlar, toplu taşıma araçları ve kamu binaları önemli sorunlar. Bir çocuğa erişilebilirliği anlatırken kendisinin eğitim aldığı binanın merdivenlerle, dar kapılarla, uygun olmayan tuvaletlerle veya erişilebilir olmayan dijital sistemlerle çevrili olması da başlı başına bir çelişki.
Binalar yenilenebilir.
Rampalar yapılabilir.
Asansörler kurulabilir.
Dijital sistemler erişilebilir hale getirilebilir.
Fakat insanların zihninde yıllardır var olan kalıpları değiştirmek çok daha zor.
Çünkü erişilebilirliğin önündeki engeller yalnızca fiziksel ya da teknik değildir. Tutum bariyerleri de en az bunlar kadar önemlidir. Bir engelli bireyi sürekli acınacak biri olarak görmek, onun yapabileceklerini baştan sınırlamak, başarılarını olağanüstü bir durum gibi değerlendirmek ya da ihtiyaçlarını sürekli yardım üzerinden tanımlamak da birer engeldir.
Ben de yıllardır engellilik alanında çalışmalar yapan biri olarak bunun farklı örneklerine tanıklık ediyorum. Toplantılar yapıyoruz, kurumların kapısını çalıyoruz, erişilebilir olmayan uygulamaları anlatıyoruz, kamusal hizmetlerin neden herkes tarafından eşit kullanılabilmesi gerektiğini ifade ediyoruz. Bazen bir uygulamanın ekran okuma programlarıyla uyumlu olması için, bazen bir toplu taşıma hizmetinin daha erişilebilir hale gelmesi için, bazen de yalnızca engellilerin de o hizmetin doğal bir kullanıcısı olduğunun kabul edilmesi için mücadele ediyoruz.
Aslında sürekli aynı noktaya dönüyoruz:
Engellilik perspektifi en başından tasarımın içerisinde yoksa, sonradan ortaya çıkan sorunları çözmek çok daha zor hale geliyor.
Burada sosyal engellilik modeli de önemli bir bakış açısı sunuyor. Engelliliği yalnızca bireyin bedensel ya da duyusal farklılığı üzerinden değil, toplumun oluşturduğu fiziksel, dijital ve tutumsal engeller üzerinden değerlendirmemiz gerekiyor. Çünkü kimi zaman kişiyi sınırlayan şey doğrudan sahip olduğu farklılık değil, toplumun o farklılığa göre tasarlanmamış olmasıdır.
Üstelik engelli bir kişi toplumun karşısına çıktığında, çoğu zaman iki uçtan biriyle karşılaşıyor. Ya engelli olduğu için olağanüstü bir insan gibi konumlandırılıyor ya da yapabildikleri ve yapamadıkları üzerinden küçümseniyor.
Oysa engelli bir insanın hayatı bu iki uçtan ibaret değil.
Çalışabilir, üretebilir, sanatla ilgilenebilir, spor yapabilir, akademik çalışmalar yürütebilir, yönetici olabilir, gazetecilik yapabilir, siyaset yapabilir. Kısacası herkes gibi ortalama bir hayat sürdürebilir.
Bu noktada temsil meselesi de önem kazanıyor. Çocuklar engelliliği yalnızca “yardıma ihtiyaç duyan insan” görüntüsü üzerinden öğrenmemeli. Kitaplarda, ders materyallerinde, çocuk yayınlarında, sanatta, medyada ve okul yaşamında engelli bireylerin farklı kimlikleri, meslekleri, ilgi alanları ve yaşam biçimleriyle doğal biçimde yer alması gerekiyor.
Asıl mesele de belki burada başlıyor.
Engellilik eğitimde, sporda, sanatta, medyada, kültürde ve çalışma hayatında hayatın doğal bir parçası olarak ele alınmadığında, engelliler toplumun dışında yaşayan bir grup gibi algılanmaya devam ediyor.
Engelli ve engelsiz çocukların aynı okulda bulunması tek başına yeterli değil. Asıl önemli olan, onların birlikte öğrenmesi, birlikte oynaması, birlikte üretmesi ve birbirlerini hayatın doğal bir parçası olarak görmesi. Çünkü yan yana olmak başka, birlikte yaşamak başka.
Böylece engelliler, dünyanın en büyük sessiz gruplarından biri haline geliyor.
Buradaki sessizlik, engellilerin konuşmamasından kaynaklanmıyor.
Tam tersine, yıllardır konuşuyoruz.
Yazıyoruz.
Anlatıyoruz.
Mücadele ediyoruz.
Dilekçeler veriyor, toplantılar yapıyor, kampanyalar düzenliyor, haklarımızı hatırlatıyoruz.
Fakat aynı şeyi defalarca anlatmak zorunda kalmak da başlı başına bir yorgunluk.
Belki artık engellilere “Kendinizi biraz daha iyi anlatın” demek yerine, toplum olarak kendimize başka bir soru sormamız gerekiyor:
Biz neden hâlâ anlamak için bir engellinin karşımıza çıkmasını bekliyoruz?
Engellilik perspektifi, engelli bir bireyle karşılaştığımız gün öğrenilmeye başlanacak bir konu değildir. Bir toplumun eğitim sistemine, mimarisine, kültürüne, sanatına, sporuna, medyasına ve kamusal yaşamına en başından yerleştirilmesi gereken bir bakış açısıdır.
Çünkü gerçekten eşit bir yaşam istiyorsak, engellilerin sürekli kendilerini anlatmak zorunda kaldığı bir düzeni değil; onların anlatmasına gerek kalmadan haklarının ve ihtiyaçlarının zaten bilindiği bir toplumu inşa etmek zorundayız.
Belki de asıl erişilebilirlik tam olarak burada başlıyor:
Binaları değil, önce zihnimizi erişilebilir hale getirmekte.