Geçtiğimiz hafta bu köşede sağlamcılığı, yani engelli bireylerin hayatını zorlaştıran görünür ve görünmez toplumsal tutumları konuşmuştuk. Dilin, bakış açısının ve “iyi niyetli” görünen ama eşitsizliği yeniden üreten davranışların nasıl bir sistem yarattığını tartışmıştık. Bu hafta ise sağlamcılığın soyut bir kavram olmadığını; şehirlerin sokaklarında, kaldırımlarında, ulaşımında ve kültür alanlarında nasıl somut bir gerçekliğe dönüştüğünü konuşmak istiyorum. Çünkü bir şehri anlamanın en doğru yolu, o şehri en fazla engelle karşılaşan bireyin deneyiminden geçer.
Yaşadığım şehir Bursa… Çoğu kişi bu şehri anlatırken temiz suyundan, yemyeşil doğasından, dağ havasından, tarihi sokaklarından ve kültürel çeşitliliğinden söz eder. Şehrin modernleşen yüzü, mimarisi ve sosyal hayatı övülür. Tüm bunlar doğrudur. Ancak bu anlatıların arasında çoğu zaman sessizce kenara itilen bir gerçek vardır: erişilebilirlik. Bir şehir yalnızca güzel olduğu için değil, herkes tarafından eşit şekilde deneyimlenebildiği zaman gerçekten yaşanabilir olur. Aksi halde şehir, bazıları için özgür bir alan, bazıları için ise sürekli dikkat gerektiren bir labirente dönüşür.
Günlük hayatta en temel hareket alanı olan kaldırımlar bile çoğu zaman bağımsız hareketi zorlaştıran engellerle doludur. Düzensiz zeminler, yönlendirme eksiklikleri, araç işgalleri ve plansız şehir detayları engelli bireyler için sürekli bir risk ve belirsizlik yaratır. Trafik lambalarında sesli sinyalizasyon eksikliği yalnızca teknik bir sorun değil, bağımsız hareket hakkını sınırlayan bir durumdur. Birçok insan için küçük görünen ayrıntılar, engelli bireylerin şehirde var olma biçimini doğrudan belirler. Şehirde yürümek bazen fiziksel bir hareketten çok zihinsel bir hesaplamaya dönüşür.
Toplu taşıma ve metro istasyonları da benzer şekilde erişilebilirlik açısından hâlâ gelişime ihtiyaç duyan alanlardır. Platform güvenliği, yön bulma sistemleri, sesli ve görsel bilgilendirme eksikleri ve kullanıcı güvenliği şehir deneyimini zorlaştırır. Yanlış bir çıkışa yönelmek ya da karmaşık bir istasyonda yön bulmaya çalışmak yalnızca zaman kaybı değil, aynı zamanda zihinsel bir yorgunluk yaratır. Oysa yapılacak yapısal düzenlemeler yalnızca engelli bireyler için değil; çocuklar, yaşlılar ve şehirde bağımsız hareket etmek isteyen herkes için daha güvenli bir ortam sağlar. Erişilebilirlik özel bir talep değil, kamusal güvenliğin temel parçasıdır.
Şehrin kültür ve sanat alanları da erişilebilirlik tartışmasının önemli bir parçasıdır. Tiyatro sahneleri, müzeler, resim sergileri ve kültür merkezleri çoğu zaman fiziksel erişim, yön bulma, personel farkındalığı ve kapsayıcı tasarım açısından eksiklikler barındırır. Bir etkinliğe gitmek isteyen engelli birey yalnızca bilet almakla kalmaz; mekâna ulaşım, giriş-çıkış, oturma düzeni ve içerik erişimi gibi birçok aşamada engelle karşılaşabilir. Dijital bilet sistemlerinin erişilebilir olmaması ya da mekânların toplu taşımaya uzaklığı, sanata ulaşımı zorlaştırır. Böyle bir ortamda kültür-sanat herkese açık bir kamusal alan olmaktan uzaklaşır.
Tüm bu deneyimler bir araya geldiğinde şehirde yaşayan engelli bireyler kendilerini çoğu zaman görünmez hisseder. Şehir anlatılarında varızdır; ancak şehir planlamasında çoğu zaman yokmuşuz gibi davranılır. Sağlamcılık yalnızca bir düşünce biçimi değildir; erişilebilir olmayan her kaldırımda, eksik yönlendirmede ve kapsayıcı olmayan her kamusal alanda karşımıza çıkan yapısal bir gerçektir.
Peki bu tablo karşısında ne yapmalı? Sessiz kalıp uyum sağlamaya çalışmak mı, yoksa eşit bir yaşam için talepte bulunmak mı? Tarih bize gösteriyor ki haklar ancak görünürlük ve mücadeleyle kazanılır. Engelli hakları da bu mücadelenin doğal bir parçasıdır. Çünkü şehirde bağımsız ve güvenli yaşamak bir ayrıcalık değil, temel bir yurttaşlık hakkıdır.
Çözüm aslında sanıldığı kadar zor değildir. Evrensel tasarım ilkelerine uygun kaldırımlar, tutarlı sesli ve görsel yönlendirme sistemleri, güvenli toplu taşıma düzenlemeleri, erişilebilir tiyatro ve müze mekânları, kapsayıcı kültür merkezleri ve ekran okuyucu uyumlu dijital hizmetler şehir yaşamını herkes için kolaylaştırır. En önemli adım ise erişilebilirliği maliyet değil, temel bir hak olarak görmekten geçer.
Bursa’nın güzellikleri elbette var. Ancak gerçek güzellik, o şehirde yaşayan herkesin o güzelliklere eşit şekilde ulaşabildiği zaman ortaya çıkar. Bir şehir hâlâ bazı yurttaşlarının bağımsız hareket edemediği bir yer ise, o şehir modern değildir; yalnızca modern görünümlüdür. Erişilebilirlik bir ayrıcalık değil, temel bir haktır. Ve bu hak sağlanmadıkça şehirler gelişmiş değil, eksik kalmış şehirler olarak anılmaya devam edecektir.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Sıraç Erbek
Bir şehri engelli biri nasıl deneyimler?
Geçtiğimiz hafta bu köşede sağlamcılığı, yani engelli bireylerin hayatını zorlaştıran görünür ve görünmez toplumsal tutumları konuşmuştuk. Dilin, bakış açısının ve “iyi niyetli” görünen ama eşitsizliği yeniden üreten davranışların nasıl bir sistem yarattığını tartışmıştık. Bu hafta ise sağlamcılığın soyut bir kavram olmadığını; şehirlerin sokaklarında, kaldırımlarında, ulaşımında ve kültür alanlarında nasıl somut bir gerçekliğe dönüştüğünü konuşmak istiyorum. Çünkü bir şehri anlamanın en doğru yolu, o şehri en fazla engelle karşılaşan bireyin deneyiminden geçer.
Yaşadığım şehir Bursa… Çoğu kişi bu şehri anlatırken temiz suyundan, yemyeşil doğasından, dağ havasından, tarihi sokaklarından ve kültürel çeşitliliğinden söz eder. Şehrin modernleşen yüzü, mimarisi ve sosyal hayatı övülür. Tüm bunlar doğrudur. Ancak bu anlatıların arasında çoğu zaman sessizce kenara itilen bir gerçek vardır: erişilebilirlik. Bir şehir yalnızca güzel olduğu için değil, herkes tarafından eşit şekilde deneyimlenebildiği zaman gerçekten yaşanabilir olur. Aksi halde şehir, bazıları için özgür bir alan, bazıları için ise sürekli dikkat gerektiren bir labirente dönüşür.
Günlük hayatta en temel hareket alanı olan kaldırımlar bile çoğu zaman bağımsız hareketi zorlaştıran engellerle doludur. Düzensiz zeminler, yönlendirme eksiklikleri, araç işgalleri ve plansız şehir detayları engelli bireyler için sürekli bir risk ve belirsizlik yaratır. Trafik lambalarında sesli sinyalizasyon eksikliği yalnızca teknik bir sorun değil, bağımsız hareket hakkını sınırlayan bir durumdur. Birçok insan için küçük görünen ayrıntılar, engelli bireylerin şehirde var olma biçimini doğrudan belirler. Şehirde yürümek bazen fiziksel bir hareketten çok zihinsel bir hesaplamaya dönüşür.
Toplu taşıma ve metro istasyonları da benzer şekilde erişilebilirlik açısından hâlâ gelişime ihtiyaç duyan alanlardır. Platform güvenliği, yön bulma sistemleri, sesli ve görsel bilgilendirme eksikleri ve kullanıcı güvenliği şehir deneyimini zorlaştırır. Yanlış bir çıkışa yönelmek ya da karmaşık bir istasyonda yön bulmaya çalışmak yalnızca zaman kaybı değil, aynı zamanda zihinsel bir yorgunluk yaratır. Oysa yapılacak yapısal düzenlemeler yalnızca engelli bireyler için değil; çocuklar, yaşlılar ve şehirde bağımsız hareket etmek isteyen herkes için daha güvenli bir ortam sağlar. Erişilebilirlik özel bir talep değil, kamusal güvenliğin temel parçasıdır.
Şehrin kültür ve sanat alanları da erişilebilirlik tartışmasının önemli bir parçasıdır. Tiyatro sahneleri, müzeler, resim sergileri ve kültür merkezleri çoğu zaman fiziksel erişim, yön bulma, personel farkındalığı ve kapsayıcı tasarım açısından eksiklikler barındırır. Bir etkinliğe gitmek isteyen engelli birey yalnızca bilet almakla kalmaz; mekâna ulaşım, giriş-çıkış, oturma düzeni ve içerik erişimi gibi birçok aşamada engelle karşılaşabilir. Dijital bilet sistemlerinin erişilebilir olmaması ya da mekânların toplu taşımaya uzaklığı, sanata ulaşımı zorlaştırır. Böyle bir ortamda kültür-sanat herkese açık bir kamusal alan olmaktan uzaklaşır.
Tüm bu deneyimler bir araya geldiğinde şehirde yaşayan engelli bireyler kendilerini çoğu zaman görünmez hisseder. Şehir anlatılarında varızdır; ancak şehir planlamasında çoğu zaman yokmuşuz gibi davranılır. Sağlamcılık yalnızca bir düşünce biçimi değildir; erişilebilir olmayan her kaldırımda, eksik yönlendirmede ve kapsayıcı olmayan her kamusal alanda karşımıza çıkan yapısal bir gerçektir.
Peki bu tablo karşısında ne yapmalı? Sessiz kalıp uyum sağlamaya çalışmak mı, yoksa eşit bir yaşam için talepte bulunmak mı? Tarih bize gösteriyor ki haklar ancak görünürlük ve mücadeleyle kazanılır. Engelli hakları da bu mücadelenin doğal bir parçasıdır. Çünkü şehirde bağımsız ve güvenli yaşamak bir ayrıcalık değil, temel bir yurttaşlık hakkıdır.
Çözüm aslında sanıldığı kadar zor değildir. Evrensel tasarım ilkelerine uygun kaldırımlar, tutarlı sesli ve görsel yönlendirme sistemleri, güvenli toplu taşıma düzenlemeleri, erişilebilir tiyatro ve müze mekânları, kapsayıcı kültür merkezleri ve ekran okuyucu uyumlu dijital hizmetler şehir yaşamını herkes için kolaylaştırır. En önemli adım ise erişilebilirliği maliyet değil, temel bir hak olarak görmekten geçer.
Bursa’nın güzellikleri elbette var. Ancak gerçek güzellik, o şehirde yaşayan herkesin o güzelliklere eşit şekilde ulaşabildiği zaman ortaya çıkar. Bir şehir hâlâ bazı yurttaşlarının bağımsız hareket edemediği bir yer ise, o şehir modern değildir; yalnızca modern görünümlüdür. Erişilebilirlik bir ayrıcalık değil, temel bir haktır. Ve bu hak sağlanmadıkça şehirler gelişmiş değil, eksik kalmış şehirler olarak anılmaya devam edecektir.