Normal… Bu yazıyı okuduktan sonra dikkat edin, aslında düşündüğümüzden fazla kullanıyoruz bu kelimeyi. Normal ve Anormal kelimelerini kullanmadığımız bir günden bahsetmemiz neredeyse mümkün değil. Zaman geçtikçe, normal ile anormal arasındaki çizginin daha da bulanıklaştığını düşünüyorum. Mantığın temel ilkeleri gereği, normalde, bir şey hem normal hem anormal olamaz. Ancak pratik hayatta öyle durumlarla karşılaşabiliyoruz ki hem yaptığımız hem de yapmadığımız şey normal olabiliyor.
Örneğin bir arkadaşınızın mesajına hemen cevap vermek normaldir; çünkü nezaket bunu gerektirir. Ancak cevap vermemek de normal kabul edilebilir; çünkü herkesin meşgul olabileceği düşünülür. Ama bu nasıl mümkün olabilir? İkisinin de normal kabul edilmesi çelişkilidir. Ancak bugün bu belirsiz durumlar için harika bir önerme var: “Herkesin kendine ait fikri var ve bunlara saygı duymalısın!”. Eğer herkesin kendine ait bir normali varsa, ortak sosyal yaşamı düzenleyen normlarda nasıl tümel biçimde uzlaşacağız?
Belki de burada Normalin tanımlanması gerek. Normal, norma uygun olandır. Norm ise, yerleşmiş kurallar, standartlar ya da ilkelerdir. Bu ilkeler elbette düzenlenebilir, değişebilir. Bu bazen iktidar eliyle bazen de toplum belleği ile bazen de toplumsal ihtiyaçlarla belirlenir. Norm, kendisine yüklenen tüm anlamlardan bağımsız olarak; aynı zamanda bir arada ve hayatta kalma stratejisidir. Göz ardı etmek neredeyse olanaksızdır.
Ancak normsuzluk söz konusu olamaz çünkü normun olmama hali bile kendi içinde paradoksal biçimde bir norm kabul edilebilir. Normsuzluğa en yakın şey belirsizlik olabilir. Yani toplumsal anlamda doğru ve yanlışın sınırlarının yavaş yavaş yok olması. Bu durum ise temel mantık ilkeleriyle bağdaşmaz. Bunun ciddi ve güncel bir sosyolojik problem olduğunu düşünüyorum.
Normdan bahsetmişken paradigmakavramına değinmeden olmaz. Paradigma, yargılama ölçütümüzü belirleyen ideal model olarak tanımlanabilir. Daha da basitleştirecek olursak, bakış açımız, yani sıfır noktamız. Paradigmamız dönemsel olarak değişir. Bireysel olduğu kadar toplumsal paradigmalarımız da vardır. Mesela, bugünkü yaygın giyim tarzı bundan yirmi yıl hatta on yıl kadar önce tamamen anormaldi. Paradigma öyleydi. Ya da bundan otuz yıl önce arkadaşımızın sevdiği şarkı televizyonda çıktığında, onu arayıp haber vermemiz tamamen normaldi. Bugün bunu yapana anormalderler!
Her ne kadar “eskiden şöyleydi, eskiden böyleydi” minvalinde cümleler kurmayı sevmesem de eskiden Superman’in tayt üzerine külot gitmesi normaldi. Çok ilginçtir, Superman 1938 senesinde okuyuculara tanıtılmıştı. O zamanlar sirk eğlencelerindeki güçlü adamlar ve akrobatlar, dar taytlar, üstüne iç çamaşırı benzeri şortlar giyer ve bellerine belirgin kemerler takarmış. Bir nevi gücün gösterisiymiş tayt üzerindeki şort. Bugün Superman daha şık, fütüristik, paradigmaya uygun giyiniyor.
Sirk demişken, insanlar Orta Çağ’dan beri, Superman kadar olmasa da, normlara uymayan insanları izlemeyi sevmişlerdir. Aşırı güçlü, aşırı komik, aşırı herhangi bir şey… Bununla beraber deformiteli insanlar da insanların ilgisini çekmiş ve bir biçimde eğlence malzemesi olagelmişlerdi. Bazı insanlar ise sahte aşırılıklar ya da deformite ile bu ilgiden faydalanmaya çalıştılar. Burada esas olan, disiplin, azim ve beceriden ziyade daha farklı bir şeydi. İnsanlar bu göstericilere, hayranlıkla değil, acımayla karışık bir eğlence olarak bakıyorlardı belki de. Ortaya çıkan komedi, birlikte gülmek üzerine değil, sergilenen kişiye gülmeye dayanıyordu. Aristoteles de komediyi buna benzer bir biçimde tanımlar; kusurun acı vermeyenine güldüğümüzü söyler. Bu kusur çoğu zaman sosyal normdan küçük bir sapma biçiminde ortaya çıkar: örneğin şehre geldiğinde nasıl davranacağını bilmeyen bir köylü gibi.
P.T. Barnum, bu tip, adına freak show denilen gösterilerin endüstrileşmesini sağlayan fikir babasıydı. New York’ta kendi adıyla açtığı müzede bazen gerçek bazen ise sahte freakleri ya da anormalleri sergiliyor ve binlerce ziyaretçiye biletli gösteri yaptırıyordu. Çok eski bir geleneği alır, sistematik hale getirir ve finansal bir faaliyet haline dönüştürmeyi başarırsanız, yaptığınızın devrimsel olduğunu söylemek mümkündür. P.T. Barnum’un da yaptığı tam olarak buydu.
Bugün paradigma ve normlar değişse de hâlâ böyle eğlenceler yok mu? Bilişsel eksikliği olan, alıştığımızdan farklı insanları hemen popülerleştirmiyor muyuz?
Bu soruma hemen şu yanıt gelecek: “Onur, sen de hemen duyar kastın! Alt tarafı eğleniyoruz. Ayrıca onların rızaları var ve para kazanıyorlar!” “Duyar kasmak”(!) yani düzgün bir Türkçe ile ifade etmek gerekirse, gereksiz duyarlılık, hassasiyet göstermek. Bence gereksiz bir duyarlılık değil. Çünkü biz bu kimselerle gülmüyoruz, bu kimselere gülüyoruz. Yani bir diğer deyişle yukarı konumlanıyoruz kendimizi. Tıpkı Thomas Hobbes’un Üstünlük Teorisi olarak adlandırdığı yere yaklaşıyoruz. Bu tip eğlencelerde mizahın temeli, üstünlük hissi ve bencillik oluveriyor. Biz normaliz ama onlar anormal diye gülüyoruz, ilgileniyoruz. “Alt tarafı eğleniyoruz” da bir savunma olamaz. Her şeyi böyle küçülterek masumlaştırabiliriz, mesela hırsızlık yapıp “alt tarafı bu kişiyi fazla eşyalarından kurtardım” diyebiliriz. Retorik olarak masum olsa da eylem olarak o kadar masum değil.
Gelelim rıza konusuna, rıza bir şeyi etik kılmak için yeterli midir? Para kazanmak güzel ancak etik sınırları zorlamak ve bu şekilde para kazanmak biraz da sömürü olmuyor mu?
Aslında bu bizim normal algımızı da delik deşik ediyor. Kendimizi normal olarak tanımlamak için referans noktası görebiliyoruz, analoji nesnelerine dönüştürüyoruz, bu ilgi çekiciliği silah olarak kullanabiliyor dahası derin düşünmeyi ve derinleşmeyi önemsizleştiriyor, eğlence malzemesi yapıyoruz. Kafamızda kurduğumuz nevrotik bir normal ve bizalgısına göre kendimize değer atfederken, başkalarını aşağılama ve önemsizleştirme ihtiyacı duyuyor, böylece en az eforla daha normal, daha değerli hissediyoruz.
Kapanışı Fyodor Mihayloviç Dostoyevski’nin Polzunkov hikayesinden bir alıntıyla bitirmek istiyorum: “Gönüllü soytarılara kimse acımaz.” (Ev Sahibesi, çev.Tansu Akgün, s.143)
O halde sormak gerekmez mi, bugün tam olarak kim anormal?
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Onur Egemen
Yeni normal
“Condemnant quod non intellegunt”
Normal… Bu yazıyı okuduktan sonra dikkat edin, aslında düşündüğümüzden fazla kullanıyoruz bu kelimeyi. Normal ve Anormal kelimelerini kullanmadığımız bir günden bahsetmemiz neredeyse mümkün değil. Zaman geçtikçe, normal ile anormal arasındaki çizginin daha da bulanıklaştığını düşünüyorum. Mantığın temel ilkeleri gereği, normalde, bir şey hem normal hem anormal olamaz. Ancak pratik hayatta öyle durumlarla karşılaşabiliyoruz ki hem yaptığımız hem de yapmadığımız şey normal olabiliyor.
Örneğin bir arkadaşınızın mesajına hemen cevap vermek normaldir; çünkü nezaket bunu gerektirir. Ancak cevap vermemek de normal kabul edilebilir; çünkü herkesin meşgul olabileceği düşünülür. Ama bu nasıl mümkün olabilir? İkisinin de normal kabul edilmesi çelişkilidir. Ancak bugün bu belirsiz durumlar için harika bir önerme var: “Herkesin kendine ait fikri var ve bunlara saygı duymalısın!”. Eğer herkesin kendine ait bir normali varsa, ortak sosyal yaşamı düzenleyen normlarda nasıl tümel biçimde uzlaşacağız?
Belki de burada Normalin tanımlanması gerek. Normal, norma uygun olandır. Norm ise, yerleşmiş kurallar, standartlar ya da ilkelerdir. Bu ilkeler elbette düzenlenebilir, değişebilir. Bu bazen iktidar eliyle bazen de toplum belleği ile bazen de toplumsal ihtiyaçlarla belirlenir. Norm, kendisine yüklenen tüm anlamlardan bağımsız olarak; aynı zamanda bir arada ve hayatta kalma stratejisidir. Göz ardı etmek neredeyse olanaksızdır.
Ancak normsuzluk söz konusu olamaz çünkü normun olmama hali bile kendi içinde paradoksal biçimde bir norm kabul edilebilir. Normsuzluğa en yakın şey belirsizlik olabilir. Yani toplumsal anlamda doğru ve yanlışın sınırlarının yavaş yavaş yok olması. Bu durum ise temel mantık ilkeleriyle bağdaşmaz. Bunun ciddi ve güncel bir sosyolojik problem olduğunu düşünüyorum.
Normdan bahsetmişken paradigma kavramına değinmeden olmaz. Paradigma, yargılama ölçütümüzü belirleyen ideal model olarak tanımlanabilir. Daha da basitleştirecek olursak, bakış açımız, yani sıfır noktamız. Paradigmamız dönemsel olarak değişir. Bireysel olduğu kadar toplumsal paradigmalarımız da vardır. Mesela, bugünkü yaygın giyim tarzı bundan yirmi yıl hatta on yıl kadar önce tamamen anormaldi. Paradigma öyleydi. Ya da bundan otuz yıl önce arkadaşımızın sevdiği şarkı televizyonda çıktığında, onu arayıp haber vermemiz tamamen normaldi. Bugün bunu yapana anormalderler!
Her ne kadar “eskiden şöyleydi, eskiden böyleydi” minvalinde cümleler kurmayı sevmesem de eskiden Superman’in tayt üzerine külot gitmesi normaldi. Çok ilginçtir, Superman 1938 senesinde okuyuculara tanıtılmıştı. O zamanlar sirk eğlencelerindeki güçlü adamlar ve akrobatlar, dar taytlar, üstüne iç çamaşırı benzeri şortlar giyer ve bellerine belirgin kemerler takarmış. Bir nevi gücün gösterisiymiş tayt üzerindeki şort. Bugün Superman daha şık, fütüristik, paradigmaya uygun giyiniyor.
Sirk demişken, insanlar Orta Çağ’dan beri, Superman kadar olmasa da, normlara uymayan insanları izlemeyi sevmişlerdir. Aşırı güçlü, aşırı komik, aşırı herhangi bir şey… Bununla beraber deformiteli insanlar da insanların ilgisini çekmiş ve bir biçimde eğlence malzemesi olagelmişlerdi. Bazı insanlar ise sahte aşırılıklar ya da deformite ile bu ilgiden faydalanmaya çalıştılar. Burada esas olan, disiplin, azim ve beceriden ziyade daha farklı bir şeydi. İnsanlar bu göstericilere, hayranlıkla değil, acımayla karışık bir eğlence olarak bakıyorlardı belki de. Ortaya çıkan komedi, birlikte gülmek üzerine değil, sergilenen kişiye gülmeye dayanıyordu. Aristoteles de komediyi buna benzer bir biçimde tanımlar; kusurun acı vermeyenine güldüğümüzü söyler. Bu kusur çoğu zaman sosyal normdan küçük bir sapma biçiminde ortaya çıkar: örneğin şehre geldiğinde nasıl davranacağını bilmeyen bir köylü gibi.
P.T. Barnum, bu tip, adına freak show denilen gösterilerin endüstrileşmesini sağlayan fikir babasıydı. New York’ta kendi adıyla açtığı müzede bazen gerçek bazen ise sahte freakleri ya da anormalleri sergiliyor ve binlerce ziyaretçiye biletli gösteri yaptırıyordu. Çok eski bir geleneği alır, sistematik hale getirir ve finansal bir faaliyet haline dönüştürmeyi başarırsanız, yaptığınızın devrimsel olduğunu söylemek mümkündür. P.T. Barnum’un da yaptığı tam olarak buydu.
Bugün paradigma ve normlar değişse de hâlâ böyle eğlenceler yok mu? Bilişsel eksikliği olan, alıştığımızdan farklı insanları hemen popülerleştirmiyor muyuz?
Bu soruma hemen şu yanıt gelecek: “Onur, sen de hemen duyar kastın! Alt tarafı eğleniyoruz. Ayrıca onların rızaları var ve para kazanıyorlar!” “Duyar kasmak”(!) yani düzgün bir Türkçe ile ifade etmek gerekirse, gereksiz duyarlılık, hassasiyet göstermek. Bence gereksiz bir duyarlılık değil. Çünkü biz bu kimselerle gülmüyoruz, bu kimselere gülüyoruz. Yani bir diğer deyişle yukarı konumlanıyoruz kendimizi. Tıpkı Thomas Hobbes’un Üstünlük Teorisi olarak adlandırdığı yere yaklaşıyoruz. Bu tip eğlencelerde mizahın temeli, üstünlük hissi ve bencillik oluveriyor. Biz normaliz ama onlar anormal diye gülüyoruz, ilgileniyoruz. “Alt tarafı eğleniyoruz” da bir savunma olamaz. Her şeyi böyle küçülterek masumlaştırabiliriz, mesela hırsızlık yapıp “alt tarafı bu kişiyi fazla eşyalarından kurtardım” diyebiliriz. Retorik olarak masum olsa da eylem olarak o kadar masum değil.
Gelelim rıza konusuna, rıza bir şeyi etik kılmak için yeterli midir? Para kazanmak güzel ancak etik sınırları zorlamak ve bu şekilde para kazanmak biraz da sömürü olmuyor mu?
Aslında bu bizim normal algımızı da delik deşik ediyor. Kendimizi normal olarak tanımlamak için referans noktası görebiliyoruz, analoji nesnelerine dönüştürüyoruz, bu ilgi çekiciliği silah olarak kullanabiliyor dahası derin düşünmeyi ve derinleşmeyi önemsizleştiriyor, eğlence malzemesi yapıyoruz. Kafamızda kurduğumuz nevrotik bir normal ve bizalgısına göre kendimize değer atfederken, başkalarını aşağılama ve önemsizleştirme ihtiyacı duyuyor, böylece en az eforla daha normal, daha değerli hissediyoruz.
Kapanışı Fyodor Mihayloviç Dostoyevski’nin Polzunkov hikayesinden bir alıntıyla bitirmek istiyorum: “Gönüllü soytarılara kimse acımaz.” (Ev Sahibesi, çev.Tansu Akgün, s.143)
O halde sormak gerekmez mi, bugün tam olarak kim anormal?