Alexei Ananenko, Valeri Bespalov ve Boris Baranov… Hayır bu isimler bir futbol kulübünün yaz dönemli transfer listesi değil; bunlar, Avrupa’nın kaderini değiştiren üç kişi.
1986 yılında yaşanan korkunç Çernobil faciasının kırkıncı yıl dönümünde özellikle bu üç kişiyi tekrar anmak gerektiğini düşünüyorum. İlgilileri biliyordur ancak bilmeyenler için kısa bir özet geçmek isterim.
Çernobil faciasının hemen ardından mühendisler, tesisin su soğutma sisteminin hasar gördüğünü ve eriyen çekirdeğin altında bir havuzun kaynadığını fark ettiler. Çekirdeğin su ile teması ise çok büyük bir nükleer patlamaya sebep olacaktı. Bunu engellemek için ise soğutma sisteminin alt vanalarının kapatılması gerekiyordu. Ancak bu vanaların uzaktan veya robotik bir sistemle kapatılması olası değildi. Yani birileri oraya gidip elle bu vanaları kapatmak zorundaydı. Tesis mühendisleri Alexei Ananenko ve Valeri Bespalov ile vardiya amiri Boris Baranov profesyonel dalgıç olmamalarına rağmen vanaların yerlerini iyi bildiklerinden dolayı kendilerini sorumlu hissederek bu görev için gönüllü oldular. 6 Mayıs 1986 tarihinde, önceki günlerde yangın söndürme ve soğutma suyu basmış olan dördüncü reaktör binasının altında bulunan bir dizi yeraltı koridorunda ilerleyerek, suyu boşaltmak için iki tahliye vanasını bulup görevi sorunsuz bir şekilde tamamladılar.
Bu görev, tarihçi ve araştırmacılar tarafından “İntihar Görevi” olarak tanımlanıyordu. Her ne kadar koruyucu kıyafetler giyseler ve görevlerini hızlıca tamamlasalar da olası etkiler bilinmiyordu. Boris Baranov, olaydan bağımsız 2005 yılında kalp krizi sebebiyle hayatını kaybetti ancak bilinene göre diğer iki mühendis Ananenko ve Bespalov halen hayattalar.
Eğer 6 Mayıs 1986 tarihinde bu üç kişi vanaları kapatmakta gönüllü olmasaydı ya da görevlerinde başarısız olsalardı, tahminlere göre Avrupa’nın ve Rusya’nın hatırı sayılır bir kısmı telafi edilemeyecek derecede hasar görecek, belki de milyonlar ölecekti.
Bu kişiler, çılgınca bir maceraya düşünmeden atılmış değiller. Hatta önlem almışlar. Kahraman olarak tanınmak gibi bir gayelerinin olduğunu sanmıyorum. Belki de sadece bireysel motivasyonları vardı: ailelerini, sevdiklerini korumak… Ne kadar önlem alınırsa alınsın, yetişemeyebilirler ya da uzun süreler boyunca kendilerinde radyoaktif etkiler görülebilir ya da ölebilirlerdi. Talih onlardan yana olduğu için bunlar da yaşanmadı. Sorumluluk bilinci, fedakârlık ve cesaret ile milyonlarca insanın hayatını kurtardılar. Durkheim’ın bahsettiği Özgeci İntihar kavramının pratik hayattan bir karşılığı gibi…
Tarihe bakınca böylesi ilginç olayların azımsanamayacak ölçüde olduğunu açıkça görüyoruz. Birilerinin sorumluluk bilinci ile üzerine düşeni, olması gerektiği gibi ve cesaretle yapmasıyla oluşan mucizeler, binlerce insanın birlikte yaptıklarından çok daha etkili olabiliyor.
Şimdi geri dönelim, biz bu üç kişinin yerinde olsak, sadece sorumluluk duygusuyla ne kadar isteyerek talip olabilirdik bu göreve? “Birileri çıkar, bizim için yapar.” derdik belki de? Ya da “Neden millet için ben öleyim ki? Başkası ölsün!” der sonra da içten içe kıskanır; belki de çabalarını küçümsemeye çalışırdık. Tamam, çoğunluk bunu yapmayabilirdi ama bunu yapacak kişiler mutlaka çıkardı.
Bugün hepimiz etik davranışları övüyoruz ancak; etik davranmaya istekli değiliz. Daha elim olan ise 1986’nın etik yaklaşımını bugün alay konusu edip, birbirimizi sorumlu ve etik olmaktan bir biçimde soğutuyoruz. Yine de halen daha aramızda bu fedakârlığı yapabilecek anlayışa ve ferasete sahip insanların olduğunu biliyorum. Dileğim, sayılarının artması.
Öte yandan bugün toplumun bizden beklediği şey fedakârlıktan ziyade entegre olmamız; sisteme entegre olmamız. Bir başka deyişle, toplumsal sorumluluklarımızı üzerimizden atmak için birbirimizi sisteme entegre olmaya motive ediyoruz. Karşılığında şikâyet etme hakkı kazanıyoruz. Sistem bizi ezmiyor; biz, bizi eziyoruz.
Özellikle kapitalizmin bize getirdiği ahlaki dönüşüm bunu sağlıyor. Mantıksız da olsa, inanmasak da bir şeyleri, sadece çok sayıda insan yapıyor diye ya da dışlanmamak için yapmayı tercih edebiliyoruz.
Bu üç kişi belki de yalnızca üzerlerine düşeni yapan insanlardı.
Belki de mesele kahraman olmak değil… kimsenin bakmadığı anda doğru olanı yapabilmektir.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Onur Egemen
Üç gönüllü aranıyor
“Nec Temere, Nec Timide”
Alexei Ananenko, Valeri Bespalov ve Boris Baranov… Hayır bu isimler bir futbol kulübünün yaz dönemli transfer listesi değil; bunlar, Avrupa’nın kaderini değiştiren üç kişi.
1986 yılında yaşanan korkunç Çernobil faciasının kırkıncı yıl dönümünde özellikle bu üç kişiyi tekrar anmak gerektiğini düşünüyorum. İlgilileri biliyordur ancak bilmeyenler için kısa bir özet geçmek isterim.
Çernobil faciasının hemen ardından mühendisler, tesisin su soğutma sisteminin hasar gördüğünü ve eriyen çekirdeğin altında bir havuzun kaynadığını fark ettiler. Çekirdeğin su ile teması ise çok büyük bir nükleer patlamaya sebep olacaktı. Bunu engellemek için ise soğutma sisteminin alt vanalarının kapatılması gerekiyordu. Ancak bu vanaların uzaktan veya robotik bir sistemle kapatılması olası değildi. Yani birileri oraya gidip elle bu vanaları kapatmak zorundaydı. Tesis mühendisleri Alexei Ananenko ve Valeri Bespalov ile vardiya amiri Boris Baranov profesyonel dalgıç olmamalarına rağmen vanaların yerlerini iyi bildiklerinden dolayı kendilerini sorumlu hissederek bu görev için gönüllü oldular. 6 Mayıs 1986 tarihinde, önceki günlerde yangın söndürme ve soğutma suyu basmış olan dördüncü reaktör binasının altında bulunan bir dizi yeraltı koridorunda ilerleyerek, suyu boşaltmak için iki tahliye vanasını bulup görevi sorunsuz bir şekilde tamamladılar.
Bu görev, tarihçi ve araştırmacılar tarafından “İntihar Görevi” olarak tanımlanıyordu. Her ne kadar koruyucu kıyafetler giyseler ve görevlerini hızlıca tamamlasalar da olası etkiler bilinmiyordu. Boris Baranov, olaydan bağımsız 2005 yılında kalp krizi sebebiyle hayatını kaybetti ancak bilinene göre diğer iki mühendis Ananenko ve Bespalov halen hayattalar.
Eğer 6 Mayıs 1986 tarihinde bu üç kişi vanaları kapatmakta gönüllü olmasaydı ya da görevlerinde başarısız olsalardı, tahminlere göre Avrupa’nın ve Rusya’nın hatırı sayılır bir kısmı telafi edilemeyecek derecede hasar görecek, belki de milyonlar ölecekti.
Bu kişiler, çılgınca bir maceraya düşünmeden atılmış değiller. Hatta önlem almışlar. Kahraman olarak tanınmak gibi bir gayelerinin olduğunu sanmıyorum. Belki de sadece bireysel motivasyonları vardı: ailelerini, sevdiklerini korumak… Ne kadar önlem alınırsa alınsın, yetişemeyebilirler ya da uzun süreler boyunca kendilerinde radyoaktif etkiler görülebilir ya da ölebilirlerdi. Talih onlardan yana olduğu için bunlar da yaşanmadı. Sorumluluk bilinci, fedakârlık ve cesaret ile milyonlarca insanın hayatını kurtardılar. Durkheim’ın bahsettiği Özgeci İntihar kavramının pratik hayattan bir karşılığı gibi…
Tarihe bakınca böylesi ilginç olayların azımsanamayacak ölçüde olduğunu açıkça görüyoruz. Birilerinin sorumluluk bilinci ile üzerine düşeni, olması gerektiği gibi ve cesaretle yapmasıyla oluşan mucizeler, binlerce insanın birlikte yaptıklarından çok daha etkili olabiliyor.
Şimdi geri dönelim, biz bu üç kişinin yerinde olsak, sadece sorumluluk duygusuyla ne kadar isteyerek talip olabilirdik bu göreve? “Birileri çıkar, bizim için yapar.” derdik belki de? Ya da “Neden millet için ben öleyim ki? Başkası ölsün!” der sonra da içten içe kıskanır; belki de çabalarını küçümsemeye çalışırdık. Tamam, çoğunluk bunu yapmayabilirdi ama bunu yapacak kişiler mutlaka çıkardı.
Bugün hepimiz etik davranışları övüyoruz ancak; etik davranmaya istekli değiliz. Daha elim olan ise 1986’nın etik yaklaşımını bugün alay konusu edip, birbirimizi sorumlu ve etik olmaktan bir biçimde soğutuyoruz. Yine de halen daha aramızda bu fedakârlığı yapabilecek anlayışa ve ferasete sahip insanların olduğunu biliyorum. Dileğim, sayılarının artması.
Öte yandan bugün toplumun bizden beklediği şey fedakârlıktan ziyade entegre olmamız; sisteme entegre olmamız. Bir başka deyişle, toplumsal sorumluluklarımızı üzerimizden atmak için birbirimizi sisteme entegre olmaya motive ediyoruz. Karşılığında şikâyet etme hakkı kazanıyoruz. Sistem bizi ezmiyor; biz, bizi eziyoruz.
Özellikle kapitalizmin bize getirdiği ahlaki dönüşüm bunu sağlıyor. Mantıksız da olsa, inanmasak da bir şeyleri, sadece çok sayıda insan yapıyor diye ya da dışlanmamak için yapmayı tercih edebiliyoruz.
Bu üç kişi belki de yalnızca üzerlerine düşeni yapan insanlardı.
Belki de mesele kahraman olmak değil… kimsenin bakmadığı anda doğru olanı yapabilmektir.