Öğrencilik hayatım boyunca bazı dersleri hiç sevmedim. Notlarım genel olarak üniversiteye kadar hep ortalamanın üzerinde iyiydi. Matematiği çok severdim ama matematik derslerinden nefret ederdim. Sıra arkadaşımsa matematik derslerinde kullandığımız kareli defterleri bir tuval gibi kullanır ve çok güzel resimler yapardı. Öğretmen defalarca kez uyarsa da huyundan vazgeçmezdi. Sıra arkadaşımla iyi anlaşır ve okuldan sonra da görüşürdük. Öğretmenimin dikkatini çekmiş olacak ki, onunla samimi arkadaş olmamamı, onun hayatta başarılı olamayacağını söylemişti. Gerçekten de matematik, Türkçe ve diğer derslerde notları dramatik bir şekilde berbattı. Ancak iş resme geldiğinde sıra arkadaşımın yeteneği ortaya çıkardı. Ben ise hala daha çöp adam bile çizemem. Resim dersinde, onun matematik dersinde yaptığını yapar, ya kitap okur ya da başka arkadaşlarımla sohbet etmeye çalışırdım. “Tembel” sıra arkadaşım ise Picasso kadar ciddi bir tutumla resim defterine resim yapmayı sürdürürdü. Sıra arkadaşım il çapında düzenlenen resim yarışmalarında hep dereceler alırdı.
O zaman anlayamamıştım ancak geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki, tembellik de başarı da mutluluk da aslında göreceli bir şeymiş. Liseden mezun olana kadar, bugünden görece farklı kurallar vardı. Kıyafet yönetmeliği daha katı, öğretmenler ve diğer arkadaşlarımızla ilişkilerimiz daha mesafeli ve bugünden daha farklıydı. Ama değişmeyen bir şey vardı: okul zili. Dersler zil ile başlar, teneffüslere zil çalınca çıkar, öğrenci zili ile öğrenciler sınıflarına döner ve öğretmen zili ile öğretmenler sınıfa girerdi. Seneler sonra bu zille, bir fabrikada karşılaştım. Beyaz yakalı olmanın gururuyla(!) kendi kafama göre verdiğim bir sigara molasında, işçilerin molaya zille çıktıklarını, vardiya değişiminin zille olduğunu gördüm. Zaten fabrika maceram sadece on beş gün sürmüştü. Daha fazlası bana da fabrikaya da belli ki zarardı. Ancak aldığım en büyük ders, yedi yaşından itibaren neden zille yaşadığımızdı.
Aslında belki de yedi yaşından itibaren sanayi düzenine alıştırılıyorduk. Yapmak istemediğimiz, ilgilenmediğimiz şeylere katlanmayı, daha fazla puan almak için yöneticilerimizle (öğretmenlerimizle) aramızı iyi tutmayı hatta bazılarımız, yalakalığı ve gammazlamayı ve dahası, hepimiz susmayı, susarak oturmayı ve fikrimizi söylememeyi, doğruyu eğriyi tartışmamayı... Tepemizdeki en büyük sopa ise, büyüdüğümüzde berbat bir hayatımızın olacağını söylemeleriydi. Yani özetle, hepimiz üniversiteye gitmeliydik.
Yapılan kamuoyu araştırmalarına göre bugün Türkiye’de 15 – 34 yaş arası gençlerde istihdam edilmeyen ve okula gitmeyen sayısı altı milyondan fazla. Örgün üniversite öğrenci sayısı ise yaklaşık olarak üç buçuk milyondan fazla. (Daha fazla ve net bilgi için, TUİK ve diğer kamuoyu araştırma şirketlerinin kamuya açık çalışmalarını inceleyebilirsiniz) O halde, üniversiteler bize anlattıkları gibi hayatımızı kurtarmıyor diyebiliriz. Bizi hazırladıkları gelecek ile içinde bulunduğumuz geleceğin birbirinden çok farklı olduğunu söylersek çok da yanlış olmaz.
Peki bu gençler ne yapıyor? Onca sorunun arasında, en ciddi ve sinsi sorunlardan biri de “genç erkek” sorunu. Enerjisini bir amaca entegre edemeyen özellikle genç erkekler, ciddi bir toplumsal problem. Bunun sebebini uzun uzadıya tartışmak yerine, bu açığı tespit edenlerin genç erkekleri ne yönde kullandığını incelemek gerekir. Bu boşluk, kimi zaman toksik topluluklara, kimi zaman manipülatif ideolojilere, kimi zaman da amaçsız bir sürüklenmeye bırakılıyor. Günümüz haricinde, hemen hiçbir nesilde, eline bir amaç verilmemiş genç erkek nüfusu bu kadar fazla olmamıştı. Bu konuyu devam yazısında ele alacağız.
“Gençler iş beğenmiyor efendim…” diye bir klişe dolaşıyor ortalıkta. Kısaca bu şu anlama geliyor: gençler tembel… Çalışmak erdemse, tembellik de günah olmalı. Peki gerçekten de tembellik bir günah ve çalışkanlık bir erdem mi? Gençler bugün emeklerini üç otuz paraya satmak istemiyorlar. Çok değil bir iki nesil geriye gidince, orta halli bir çalışan, sebat ederek ev, araba alabiliyor, dolayısıyla tamahkar bir yaşam sürebiliyorlardı. Bugünün Türkiye’sinde ise maalesef ki bu olası değil.
Yol yemek gibi yan hakları vermek istemeyen, fazla mesai ücreti ödemeyen, sigorta girişlerini geç yapan ya da yapmayan, insanlara insanca çalışma ortamı temin etmeyen ve çalışanından sözde “kâr” eden fırsatçı ve iş etiğinden bihaber işverenler ile, “bu paraya bu kadar iş” diyen çalışanlar var. Elbette istisna çalışanları ve işverenleri de azımsayamayız. Ama eğri oturup doğru konuşacak, icabında eleştiriyi herkese yapacağız. İşe giderken yol parasını ve işte olduğu süre içinde yediği yemeği cebinden karşılayan bir çalışan, patronu zengin ettiğine hayıflanmaktan başka ne düşünebilir? Çalışmak mı yoksa patronu zengin etmek mi bir erdem? Sırf maaşı ödeniyor diye, o gün yapacak işi kalmamasına rağmen iş yerinde vakit geçirmek zorunda kalmak mı çalışkanlık?
Yalanlarla yaşıyoruz. Çok alıştık buna, çok konforlu geliyor. Bir yalanı bize yutturuyorlar ve nesiller boyu inanıyoruz. Bir amaca hizmet etmeyen çalışkanlık, sadece karın tokluğuna çalışmak çalışkanlık olamaz. Yine ilkokul sıralarına dönelim, 2000’lerin başına. Ben, matematik sınavından, sıra arkadaşımdan daha yüksek not aldım diye daha üstündüm? Sisteme göre öyle. Sıra arkadaşım Rembrandt bile olsa, benden düşük not aldıysa, ben üstün öğrenciydim. Öğretilen de matematik değil, bakkal hesabı, uyduruk aritmetik, uyduruk cebir… Analitik düşünme becerisi, mantık, tutarlılık değil. Eskimeyen soruyu biz de sorardık: “Gerçek hayatta bunlar ne işimize yarayacak?” diye. Thales’in teoremini öğrettiler de Thales’in neden geometriye ihtiyaç duyduğunu öğretmediler. Belki öyle öğretseler, sıra arkadaşım benden daha fazla ilgi duyacaktı matematiğe. Bize amaçsız ve sorgusuz çalışmayı, bir erdem gibi öğrettiler.
Çocukken pazar günler yapılan dershane deneme sınavlarında sıkılınca camdan dışarı bakardım çaktırmadan. Ailecek pikniğe gittiğimizi, güzel yemekler yediğimi, akşama eve gidip maç izlediğimi düşünür, o kadarıyla mutlu olurdum. Ta ki, benimle aynı sınıfta sınava giren bir başka öğrencinin öksürmesiyle irkilene kadar. Hasta hasta sınava gelmiş… Covid öncesini hatırlayın, hastalanınca okula, işe gitmek yani çalışkanlık erdemdi. Hastalanınca iyileşmek için dinlenmek de bir nevi günah. Herkes üniversiteye gitmeli. Herkes mühendis, doktor, avukat olmalı… Peki diğer işler? Zanaatı kim yapacak? Sanatı kim yapacak? Ayrıca bu saygın meslekler, seçim kriterleri belirsiz bu sınav sistemi neticesinde değer yitirmeyecek, niteliksiz bir güruhun eline kalmayacak mı? O zaman, kusura bakmasın kimse, adaletsizlikten, çürük binalardan, kuralsızlıktan ve aklıma bir kalemde gelip de yazamayacağım sıkıntılardan şikâyet etmeyecek. Çünkü arz-talep dengesinin bir kere bozulması ve üniversite enflasyonu, mutsuz çalışanlar, mutsuz işsizler, mutsuz yaşlılar, mutsuz gençler yaratacak. Kamusal denge de, özel denge de bozulacak.
Bu bağlamda Paul Lafargue’a katılmamak elde değil. Kırlarda uzanmak, denize bakmak, boş boş dolaşmak, amaçsız ya da başkalarının amacına çalışmaktan çok daha erdemli bana göre de... Ancak çok da çözümsüz değil. Tekrar belirtmemde fayda var; sorun tikel olarak şahıslarda da toplumda da değil, sistemin ta kendisinde. Onu da haftaya konuşalım.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Onur Egemen
Tembellik: Günah ve Erdem
“Sine labore non erit panis in ore”
Öğrencilik hayatım boyunca bazı dersleri hiç sevmedim. Notlarım genel olarak üniversiteye kadar hep ortalamanın üzerinde iyiydi. Matematiği çok severdim ama matematik derslerinden nefret ederdim. Sıra arkadaşımsa matematik derslerinde kullandığımız kareli defterleri bir tuval gibi kullanır ve çok güzel resimler yapardı. Öğretmen defalarca kez uyarsa da huyundan vazgeçmezdi. Sıra arkadaşımla iyi anlaşır ve okuldan sonra da görüşürdük. Öğretmenimin dikkatini çekmiş olacak ki, onunla samimi arkadaş olmamamı, onun hayatta başarılı olamayacağını söylemişti. Gerçekten de matematik, Türkçe ve diğer derslerde notları dramatik bir şekilde berbattı. Ancak iş resme geldiğinde sıra arkadaşımın yeteneği ortaya çıkardı. Ben ise hala daha çöp adam bile çizemem. Resim dersinde, onun matematik dersinde yaptığını yapar, ya kitap okur ya da başka arkadaşlarımla sohbet etmeye çalışırdım. “Tembel” sıra arkadaşım ise Picasso kadar ciddi bir tutumla resim defterine resim yapmayı sürdürürdü. Sıra arkadaşım il çapında düzenlenen resim yarışmalarında hep dereceler alırdı.
O zaman anlayamamıştım ancak geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki, tembellik de başarı da mutluluk da aslında göreceli bir şeymiş. Liseden mezun olana kadar, bugünden görece farklı kurallar vardı. Kıyafet yönetmeliği daha katı, öğretmenler ve diğer arkadaşlarımızla ilişkilerimiz daha mesafeli ve bugünden daha farklıydı. Ama değişmeyen bir şey vardı: okul zili. Dersler zil ile başlar, teneffüslere zil çalınca çıkar, öğrenci zili ile öğrenciler sınıflarına döner ve öğretmen zili ile öğretmenler sınıfa girerdi. Seneler sonra bu zille, bir fabrikada karşılaştım. Beyaz yakalı olmanın gururuyla(!) kendi kafama göre verdiğim bir sigara molasında, işçilerin molaya zille çıktıklarını, vardiya değişiminin zille olduğunu gördüm. Zaten fabrika maceram sadece on beş gün sürmüştü. Daha fazlası bana da fabrikaya da belli ki zarardı. Ancak aldığım en büyük ders, yedi yaşından itibaren neden zille yaşadığımızdı.
Aslında belki de yedi yaşından itibaren sanayi düzenine alıştırılıyorduk. Yapmak istemediğimiz, ilgilenmediğimiz şeylere katlanmayı, daha fazla puan almak için yöneticilerimizle (öğretmenlerimizle) aramızı iyi tutmayı hatta bazılarımız, yalakalığı ve gammazlamayı ve dahası, hepimiz susmayı, susarak oturmayı ve fikrimizi söylememeyi, doğruyu eğriyi tartışmamayı... Tepemizdeki en büyük sopa ise, büyüdüğümüzde berbat bir hayatımızın olacağını söylemeleriydi. Yani özetle, hepimiz üniversiteye gitmeliydik.
Yapılan kamuoyu araştırmalarına göre bugün Türkiye’de 15 – 34 yaş arası gençlerde istihdam edilmeyen ve okula gitmeyen sayısı altı milyondan fazla. Örgün üniversite öğrenci sayısı ise yaklaşık olarak üç buçuk milyondan fazla. (Daha fazla ve net bilgi için, TUİK ve diğer kamuoyu araştırma şirketlerinin kamuya açık çalışmalarını inceleyebilirsiniz) O halde, üniversiteler bize anlattıkları gibi hayatımızı kurtarmıyor diyebiliriz. Bizi hazırladıkları gelecek ile içinde bulunduğumuz geleceğin birbirinden çok farklı olduğunu söylersek çok da yanlış olmaz.
Peki bu gençler ne yapıyor? Onca sorunun arasında, en ciddi ve sinsi sorunlardan biri de “genç erkek” sorunu. Enerjisini bir amaca entegre edemeyen özellikle genç erkekler, ciddi bir toplumsal problem. Bunun sebebini uzun uzadıya tartışmak yerine, bu açığı tespit edenlerin genç erkekleri ne yönde kullandığını incelemek gerekir. Bu boşluk, kimi zaman toksik topluluklara, kimi zaman manipülatif ideolojilere, kimi zaman da amaçsız bir sürüklenmeye bırakılıyor. Günümüz haricinde, hemen hiçbir nesilde, eline bir amaç verilmemiş genç erkek nüfusu bu kadar fazla olmamıştı. Bu konuyu devam yazısında ele alacağız.
“Gençler iş beğenmiyor efendim…” diye bir klişe dolaşıyor ortalıkta. Kısaca bu şu anlama geliyor: gençler tembel… Çalışmak erdemse, tembellik de günah olmalı. Peki gerçekten de tembellik bir günah ve çalışkanlık bir erdem mi? Gençler bugün emeklerini üç otuz paraya satmak istemiyorlar. Çok değil bir iki nesil geriye gidince, orta halli bir çalışan, sebat ederek ev, araba alabiliyor, dolayısıyla tamahkar bir yaşam sürebiliyorlardı. Bugünün Türkiye’sinde ise maalesef ki bu olası değil.
Yol yemek gibi yan hakları vermek istemeyen, fazla mesai ücreti ödemeyen, sigorta girişlerini geç yapan ya da yapmayan, insanlara insanca çalışma ortamı temin etmeyen ve çalışanından sözde “kâr” eden fırsatçı ve iş etiğinden bihaber işverenler ile, “bu paraya bu kadar iş” diyen çalışanlar var. Elbette istisna çalışanları ve işverenleri de azımsayamayız. Ama eğri oturup doğru konuşacak, icabında eleştiriyi herkese yapacağız. İşe giderken yol parasını ve işte olduğu süre içinde yediği yemeği cebinden karşılayan bir çalışan, patronu zengin ettiğine hayıflanmaktan başka ne düşünebilir? Çalışmak mı yoksa patronu zengin etmek mi bir erdem? Sırf maaşı ödeniyor diye, o gün yapacak işi kalmamasına rağmen iş yerinde vakit geçirmek zorunda kalmak mı çalışkanlık?
Yalanlarla yaşıyoruz. Çok alıştık buna, çok konforlu geliyor. Bir yalanı bize yutturuyorlar ve nesiller boyu inanıyoruz. Bir amaca hizmet etmeyen çalışkanlık, sadece karın tokluğuna çalışmak çalışkanlık olamaz. Yine ilkokul sıralarına dönelim, 2000’lerin başına. Ben, matematik sınavından, sıra arkadaşımdan daha yüksek not aldım diye daha üstündüm? Sisteme göre öyle. Sıra arkadaşım Rembrandt bile olsa, benden düşük not aldıysa, ben üstün öğrenciydim. Öğretilen de matematik değil, bakkal hesabı, uyduruk aritmetik, uyduruk cebir… Analitik düşünme becerisi, mantık, tutarlılık değil. Eskimeyen soruyu biz de sorardık: “Gerçek hayatta bunlar ne işimize yarayacak?” diye. Thales’in teoremini öğrettiler de Thales’in neden geometriye ihtiyaç duyduğunu öğretmediler. Belki öyle öğretseler, sıra arkadaşım benden daha fazla ilgi duyacaktı matematiğe. Bize amaçsız ve sorgusuz çalışmayı, bir erdem gibi öğrettiler.
Çocukken pazar günler yapılan dershane deneme sınavlarında sıkılınca camdan dışarı bakardım çaktırmadan. Ailecek pikniğe gittiğimizi, güzel yemekler yediğimi, akşama eve gidip maç izlediğimi düşünür, o kadarıyla mutlu olurdum. Ta ki, benimle aynı sınıfta sınava giren bir başka öğrencinin öksürmesiyle irkilene kadar. Hasta hasta sınava gelmiş… Covid öncesini hatırlayın, hastalanınca okula, işe gitmek yani çalışkanlık erdemdi. Hastalanınca iyileşmek için dinlenmek de bir nevi günah. Herkes üniversiteye gitmeli. Herkes mühendis, doktor, avukat olmalı… Peki diğer işler? Zanaatı kim yapacak? Sanatı kim yapacak? Ayrıca bu saygın meslekler, seçim kriterleri belirsiz bu sınav sistemi neticesinde değer yitirmeyecek, niteliksiz bir güruhun eline kalmayacak mı? O zaman, kusura bakmasın kimse, adaletsizlikten, çürük binalardan, kuralsızlıktan ve aklıma bir kalemde gelip de yazamayacağım sıkıntılardan şikâyet etmeyecek. Çünkü arz-talep dengesinin bir kere bozulması ve üniversite enflasyonu, mutsuz çalışanlar, mutsuz işsizler, mutsuz yaşlılar, mutsuz gençler yaratacak. Kamusal denge de, özel denge de bozulacak.
Bu bağlamda Paul Lafargue’a katılmamak elde değil. Kırlarda uzanmak, denize bakmak, boş boş dolaşmak, amaçsız ya da başkalarının amacına çalışmaktan çok daha erdemli bana göre de... Ancak çok da çözümsüz değil. Tekrar belirtmemde fayda var; sorun tikel olarak şahıslarda da toplumda da değil, sistemin ta kendisinde. Onu da haftaya konuşalım.