Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
SON DAKİKA

Yapay zekâ Zübüklere karşı

Yazının Giriş Tarihi: 21.07.2026 19:35
Yazının Güncellenme Tarihi: 21.07.2026 19:35

Siyasetimizin ve toplumsal kodlarımızın genetiğini çözmek için öyle kalın sosyoloji kitaplarına, derin analizlere hiç gerek yok. Bize üç kelimelik bir sözlük yeter: Zübük, Tırşıkçı ve Eyyamcı.

Evet, Yapay Zekâ; Zübük, Tırşıkçı ve Eyyamcıların karşısında durabilir mi?

Mahşerin üç atlısı bu kavramlar, sabah başka, akşam başka esen rüzgârlarda yönünü kaybetmeyen, aksine her rüzgârdan kendine yelken devşirenlerin el kitabıdır. Yanlışta ısrar etmeyi istikrar, eksikte direnmeyi ise bir duruş sanan bu zihniyet, ne yazık ki modern zamanların en büyük dehalarını bile kıskandıracak bir adaptasyon yeteneğine sahip.

Öncelikle sahneye, Aziz Nesin’den hepimizin çok iyi tanıdığı, adeta içimizden biri olan "Zübük" karakterini davet edelim. Zübük, kendi çıkarları uğruna her kılığa girebilen, vaatleri gökyüzündeki yıldızlar kadar parlak ama içi boş olan o bildik figürdür. Ağzı iyi laf yapar, nabza göre şerbet vermeyi sanat haline getirmiştir. Onun için ahlak, sadece seçim meydanlarında üzerine basılan bir podyumdur. Kendi hatasını bile öyle bir ambalajlar ki, toplum olarak kendimizi onun eksikliğini alkışlarken buluveririz.

Hemen yanına, Adıyaman’ın o güzel, yerel ve bir o kadar da “cuk” diye oturan tabiriyle "Tırşıkçı"yı ekleyelim. Tırşıkçı, aslen tırşık (türlü yemeği) peşinde koşan, yani nerede kaynayan bir çorba, nerede bir çıkar varsa oraya kaşık sallayan kimsedir. İlkesi, ideolojisi, davası yoktur; onun tek davası tabağını boş bırakmamaktır. Güç kimdeyse onun sofrasına oturur, en yüksek sesle onun türküsünü söyler. Bugünün tırşıkçısı, dünün muhalifi, yarının ise en sert iktidar savunucusu olmaya her an hazırdır; yeter ki sofrada yemeye hazır bir tırşık olsun.

Ve tabii ki bu senfoninin şefi: "Eyyamcı". Günün şartlarına, o anki havanın nemine, rüzgârın esiş yönüne göre fırıldak gibi dönebilenlerin ortak adıdır eyyamcılık. Dün ak dediğine bugün kara derken yüzü bile kızarmaz, çünkü onun lügatinde "utanç" kelimesinin yerini "stratejik hamle" almıştır. Doğruya doğru, yanlışa yanlış demek yerine, "Aman tadımız kaçmasın, benim de yerim garanti olsun" mantığıyla yaşar. Değişmeyen tek şeyi, sürekli değişen fikirleridir.

İşte bu muazzam üçlü; zübüklük, tırşıkçılık ve eyyamcılık, memleketin sadece belli bir dönemine veya tek bir kurumuna sıkışıp kalmış geçici birer heves değildir. Aksine, devletin en tepesindeki şatafatlı koridorlardan tutun da en ücra köşedeki küçük kamu binalarına kadar her kademeyi kılcal damarlarına kadar sarmış kolektif bir işletim sistemidir.

Gücü elinde tutana yanaşmayı liyakat, sistemin boşluklarından faydalanmayı ise deha olarak gören bu zihniyet, nerede bir makam odası, nerede bir bütçe veya imza yetkisi varsa orada hemen kendi habitatını oluşturur. Haliyle, bu devasa israf ve kurnazlık çarkının toplumla en sıcak teması kurduğu, tabiri caizse en göz önünde olan vitrini ise yerel yönetimlerimizden başkası olamaz.

Bu üçlünün en verimli tarım arazisi, en rahat koşturduğu mecra ise şüphesiz belediyelerimizdir. Sokaktaki çöpün toplanmasından tutun da kaldırım taşının rengine kadar her iş ve işlem, bu kadroların onay süzgecinden geçer. Bir belediye binasına girdiğinizde koridorlarda yankılanan o "Sayın Başkanım, siz buyurdunuz, siz en iyisini bilirsiniz" nidaları, aslında tırşıkçıların tencerelerini doldurma hevesinden başka bir şey değildir. Liyakat mi? O da neymiş? Önemli olan rüzgârın estiği yöndeki bayrağı herkesten önce sallayabilmek.

Belediyelerdeki işleyiş de farklı değil; akşama kadar başkanın arkasında ceket ilikleyip yalakalıkta sınır tanımayanlar, bir bakarsınız en kritik birimin müdürü oluvermiş. Dayısı olanın işi tıkır tıkır yürürken, torpili olmayan vatandaş sokaktaki basit bir imar izni ya da ruhsat için aylarca kapı aşındırır.

Yönetici koltuğundaki eyyamcı ise koltuğunu koruma derdinden, haksızlığa ses çıkaramaz; "Şimdi yukarıdakileri kızdırmayalım, idare edelim," diyerek yanlışı onaylar, rantı halının altına süpürür. Sokaklar çukurdan geçilmezken, vizyon projelerle göz boyamak tam da bu zihniyetin ustalığıdır.

İşte tam bu karmaşanın ortasında, insan elinin ve hırsının değdiği her yeri zübüklükle kuruttuğumuz bu düzende, insan ister istemez şu soruyu sormadan edemiyor: Acaba bu memleketi, bakanlıkların, kamu kurumlarının ve belediyelerin tamamını veya önemli bir kısmını yapay zekâya mı teslim etsek?

En azından bu algoritmaların ahlakı sabittir. Verilere "çal çırp, yandaşçılık yap, rüşvet ye, ranta kapı arala, eşi dostu akrabayı kayır" diye talimat veremezsin. Bir de koca bir ekran koyarsın karşısına; neyi, nasıl yapacağını anlatırsın, o da tıkır tıkır uygular.

Onda rüzgâr doğudan esti diye kodlarını değiştirmek yoktur; önüne bir tabak tırşık koydun diye adalet duygusundan da ödün vermez. Bir yapay zekâ, yanlışta ve eksikte ısrar etmeyi "başarı" diye yutturmaya çalışmayacak kadar gerçekçidir.

Düşünsenize, tüm kamu binalarının ve belediyelerin girişine kurulmuş bir "Yapay Zekâ Torpil Savar Sistemi". Bir yalaka, arkasında nüfuzlu dayısıyla içeri girip taleplerini sıraladığında sistem hemen kırmızı alarm veriyor. İşe alınmak istenen liyakatsiz birini gördüğü anda, ekranda "Hata! Liyakat yetersizliği tespit edildi" uyarısıyla onu geldikleri yere geri gönderiyor.

Yapay zekânın bir akrabasını imar müdürü ya da daire başkanı yapma ihtimali de yok, makam arabasına binip sokakta caka satma derdi de. Hangi sokağın asfalta, hangi mahallenin parka, hangi bölgenin yatırıma ihtiyacı olduğunu, arkasındaki siyasi güce göre değil, sadece coğrafi veri analizine göre belirlediğini düşünsenize!

Tabii iş sadece belediye koridorlarında torpil savmakla bitmeyecek; seçim meydanlarında Kemal Sunal’ın o ölümsüz "Zübük" filminden fırlamış gibi duran o meşhur vaat sahneleri de yapay zekânın o acımasız veri duvarına toslayacak.

Düşünsenize, kürsüye çıkıp ceketini fırlatan Zübük coşkuyla ne demişti: "Ey vatandaş! Size memleketin en büyük camisini yaptıracağım! İşsizlik bitecek, ekonomi uçacak, fabrikalar fışkıracak!" diye haykırdığını... Tam o sırada kürsünün arkasındaki dev ekrandan yapay zekânın o mekanik ama babacan sesi yükselecek: "Dur hele başkan, dur hele şampiyon! Bu dediklerinin hepsi imkânsız. Sırf o vaat ettiğin şeyler o kadar kolay mı?" diyecek.

Bizim kimi yerli Zübükzadeler tam "Benim asil milletim" diye lafa girip sinemadaki o tanıdık kurnazlıkla durumu toparlamaya çalışırken, algoritma affetmeyecek ve ekrana yapıştıracak: "Ey vatandaş, bu adam buraya deniz getireceğim diyor ama burası coğrafi olarak bozkırın ortası, buraya deniz gelmez ha kardeşim, inanmayın!" diye meydanı çınlatacak. Üstelik bununla da kalmayıp adamın geçmişteki tüm çelişkili konuşmalarını canlı analiz olarak ekrana sabitleyecek.

İşte o an meydandaki vatandaş, yıllardır afiyetle yediği o boş vaatlerin, yapay zekânın "Yalan ve İmkânsızlık Algılayıcısı" sayesinde nasıl havada asılı kaldığını görerek ilk defa uyanacak; siyasetin o eski yalan rüzgârları tek bir dijital müdahaleyle sonsuza dek dinecek.

Meclis kürsüsüne çıkmış bir yapay zekâ belediye başkanı hayal edin... "Sayın hemşehrilerim, veri tabanımı inceledim. Geçen ay yaptığımız kaldırım ihalesinde kamu zararı tespit ettim. İhaleyi iptal ediyor, yandaş müteahhidi sistemden engelliyor ve hatamdan dolayı sistemimi güncelliyorum" diyor.

Ne kadar sarsıcı ama bir o kadar da yüzümüzü gülümseten, özlediğimiz bir tablo değil mi? Yapay zekânın rüşvet olarak alabileceği tek şey belki biraz daha yüksek bir elektrik voltajı ya da daha hızlı bir internet bağlantısıdır!

İşin en güzel tarafı, mevzu o kasvetli adalet saraylarına, ucu bucağı gelmeyen dava dosyalarına kadar gitmeden daha yoldayken çözülecek. Yapay zekâ ağı; zübüklerin, tırşıkçıların ve eyyamcıların yukarıdan aldıkları emirlerle kurmaya çalıştıkları o tanıdık rant tezgahlarının daha kapıda önünü tıkayacak.

Siyaset işe bulaşamadığı, kararlar birilerinin çıkarına göre esnetilemediği için haksızlıklar daha en baştan buharlaşacak. Emniyet teşkilatı angaryalardan, dosya hamallığından, vatandaş ise adliye kapılarında ömür tüketmekten kurtulacak. Yani yangın daha başlamadan, kıvılcım anında sönecek.

Bu durum, yıllardır yorulan adalet sistemimizin kendini toparlamasını ve hak ettiği o saygın konuma yükselmesini de sağlayacak. Mahkemeler torpilli dosyalarla tıkanmak yerine, gerçek anlamda adaletin dağıtıldığı yerler olacak. Algoritma, dayısı olana da olmayana da aynı temiz işlemciyle bakacağı için, sisteme o özlediğimiz güven geri gelecek. Suçun peşinden koşmak yerine suçun oluşmasını engelleyen bir adalet sistemi, toplumun devlete olan inancına da en tatlı, en sağlam desteği vermiş olacak.

Yereldeki bu manzarayı bir kenara bırakıp gözümüzü devletin zirvesine, o devasa bütçeler yutan koridorlarına çevirdiğimizde karşımıza çıkan tablo çok daha sarsıcıdır. Cumhurbaşkanlarından bakanlara, belediye başkanlarından milletvekillerine kadar herkesin etrafını saran o ucu bucağı görünmeyen, adeta bir ordu büyüklüğündeki "Başdanışman, danışman" kadrolarını, imza atmaktan başka bir işe yaramayanları, hatırlı yandaş ve eş, dost akrabaları bir düşünün.

Sırf hatır gönül ilişkileri yürüsün, seçim dönemindeki eyyamcılıklar ödüllendirilsin diye ihdas edilen bu yüzlerce koltuğun devlete maliyeti akıl almaz boyutlarda. Her birine tahsis edilen lüks makam odaları, sekreterler, son model kırmızı plakalı makam araçları, bitmek bilmeyen temsil ağırlama giderleri ve tabii ki çifter çifter ödenen huzur hakkı maaşları...

Oysa tüm bu şatafatlı ordunun en azından liyakatsiz büyük bir kısmını tasfiye edip yerlerine tek bir "Yapay Zekâ Başdanışman" görevlendirsek, memleketin nasıl bir gecede kalkınacağını görmek için dâhi olmaya gerek yok.

Bu dijital danışmanın ne konvoy masrafı var, ne makam uçağı derdi var, ne de "yandaşa ihale paslayalım, torpil planlayalım" diye arkadan iş çevirme hırsı! Sadece tek bir sunucuyla, yüzlerce asalağın devletin sırtına yüklediği milyarlarca liralık lüks tüketim bir anda sıfırlanıverir.

Liderlerin duymak istediği yalanları süsleyip püsleyen tırşıkçı danışmanlar yerine; gerçeği, veriyi ve acı reçeteyi korkusuzca liderin önüne koyan soğuk bir işlemci, devlet bütçesinde açılan o devasa delikleri anında kapatır. İşte o zaman, zübüklere akıtılmayan o muazzam kamu kaynağı doğrudan üretime, teknolojiye millete harcanır; memleket de nihayet belini doğrultup şaha kalkar.

Sonuçta, daha başarılı ve ahlaklı bir gelecek adına yapay zekâdan medet ummak hiç de delilik değil. Belki de bizi kurtaracak olan şey, duygulardan ve çıkarlardan arınmış, makam odasındaki o lüks koltuğa tapmayan, rüzgâra göre eğilmeyen soğuk bir işlemcinin dürüstlüğüdür.

Kim bilir, belki de bir gün bir yapay zekâ çıkar, tüm o devlet ve belediye koridorlarındaki tüm eyyamcılara, tırşıkçılara ve zübüklere en büyük tasfiye güncellemesini tek bir tıkla indiriverir ve sokaklarımız nihayet adaletle yıkanır.

Tabii tüm bunları yaparken ipin ucunu tamamen kaçırıp insanlığımızdan da istifa etmeyelim değil mi? Mesela televizyonlarda ve meydanlardaki dev ekranlarda canlı yayınlanacak bir "Yapay Zekâ Değerlendirme Kurulu" kurduğumuzu hayal edelim. Ama öyle robotlardan oluşan ruhsuz bir kurul değil; bu ülkenin aklıselim, dürüst ve vicdanlı insanlarının o yapay zekâ verilerini değerlendirdiği bir yapı... İşte bu ortak akıl mekanizması, bize her şeyden önce insan olduğumuzu ve irademizi hatırlatacaktır.

Bu kurul en az yapay zekâ kadar iyiyi, doğruyu, güzeli, hakkı, hukuku, adil olmayı, etik davranmayı, bilimi, sanatı, edebiyatı insanlık adına dünyanın geleceği adına inşa etmelidir.

Böylece, hem o saf insani unsurun hem de yapay zekânın o tavizsiz işbirliği sayesinde; eyyamcıların, zübüklerin ve tırşıkçıların o bildik sinsi mazeret mekanizması bir anda çökecektir. Karşılarında hem şaşmaz bir algoritmayı hem de bu toplumun aklıselim insanlarını görenlerin, o eski kurnazlıklarla zeytinyağı gibi üste çıkma şansı kalmayacaktır.

Öyle sıkışınca “Hata yaptım, kandırıldım, o gün çok hastaydım, sarhoştum, kendimde değildim, valla araştırmadım, sorgulamadım, bilmiyordum” gibi o klasik insani ajitasyonların, ucuz numaraların yapay zekânın yanında hiçbir karşılığı olmayacaktır. Çünkü işlemci gözyaşına veya pişmanlık taklidine değil, sadece sisteme düşen somut veriye bakacak.

Ama yine de son kararı verirken sistemi o katı ve ruhsuz soğukluğuyla baş başa bırakmamalıyız. Yapay zekâyı ekran başındaki halkın vicdanıyla, yani insani bir değerlendirmeyle yüz yüze getirmeliyiz. Kim bilir, belki de asıl büyük kurtuluş buradadır.

Yalanı saliseler içinde yakalayan bir algoritma ile o yalanı canlı yayında izleyip sorgulamayı öğrenen insanımızın basireti birleşmelidir. İşte o gün, memleketin üzerine çöken zübüklük, tırşıkçılık ve de eyyamcılık sisi tamamen dağılacaktır. Böylece devlet körü körüne işleyen bir sistemle değil; hem zeki hem de vicdanlı bir adalet anlayışıyla yönetilmiş olacaktır.

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.