*Eğer memlekette demokrasi olmasaydı; o güzelim anayasadan söz edilemezdi değil mi, rafa kalkmış adı var kendi yok olurdu; hak, hukuk ve adalet ayaklar altına alınır, yargı bağımsız bir liman olmaktan çıkıp emir ve talimatla hareket eden bir mekanizmaya dönüşürdü. Hâkimler ve savcılar vicdanlarına göre değil, kendilerine çizilen sınırlara göre karar verir; "adamına göre muamele" anayasanın yazılmamış kuralı haline gelirdi. Kimin haklı olduğuna değil, kimin güçlü olduğuna bakılır; adalet mülkün temeli değil, gücün kalkanı olurdu. Halkın adalete olan güveni yerlerde sürünürken halk kendi adaletini kendi sağlama yoluna gider, sokaklar cehenneme dönerdi.
*Eğer memlekette demokrasi olmasaydı; inançlar ve kimlikler arasına derin uçurumlar kazılır, toplumsal barış yerini ayrımcılığın soğuk yüzüne bırakırdı. Aleviler başta diğer inançlar yok sayılır, kurumlar aracılığıyla toplumun belleğinde öcüleştirilip, silinmesi için asimilasyon çalışmaları yapılırdı. Kürt kimliği ve dili, diğer diller gibi özgürce yaşanmak yerine engellerle kuşatılır; bilinmeyen bir dil olarak resmi kayıtlara geçer, konserler yasaklanır, park, bahçe ve tabelalarda isimler kaldırılır, ders kitaplarında adları, namları, medeniyete yön vermiş tarihi şahsiyetleri, kültürü, dili ve tarihi ders kitaplarında yer almazdı. İnsanlar kendi renklerini ve dillerini saklamak zorunda bırakılırdı.
*Eğer memlekette demokrasi olmasaydı; üniversiteler bilimin değil, biat etmenin, el pençe divan durmanın merkezi olur, kendi rektörlerini seçme iradesinden mahrum bırakılırdı. Akademik özgürlük yerini sessizliğe bırakır; kürsüler, sorgulayan zihinlerin değil, sadece onaylayan seslerin sığınağı haline gelirdi. Liyakatin yerini sadakat aldığında, en parlak zihinler bu topraklardan göç eder; bilim, evrensel bir keşif değil, sipariş üzerine yapılan bir faaliyet haline gelirdi. Kadro ilanları kişiye özel verilir kimsenin de gıkı çıkmazdı. Eş, dost ve akrabalara unvanlar dağıtılır korunup kollanır, her şey normalmiş gibi herkes herkesin yüzüne gülümserdi. Dürüst, çalışkan, bilime inanan akademisyenlerin kuyusunu kazınırdı.
*Eğer memlekette demokrasi olmasaydı; medya ve basın bültenleri birer propaganda aracına dönüşür, gerçekler halktan saklanır, muhalefete ve onun sözcülerine ekranlarda yer verilmezdi. Etraf trollerden geçilmez; gizli kapaklı bir o kadar da alengirli iş ve işlemler sır haline gelirdi. Gazeteciler objektif bilgi vermek yerine güç sahiplerini memnun etme yarışına girer; baskı ve zorlama, özgür düşüncenin üzerinde kara bir bulut gibi dolaşırdı. İnsanlar fikirlerini hakaret etmeden savunma şansını kaybeder, en sonunda huzuru kendi vatanlarında değil, uzak diyarlarda aramak zorunda kalırlardı.
*Eğer memlekette demokrasi olmasaydı; tam bir belirsizlik ve kaos hakim olur, "kim kime; dum duma" denilen kuralsız bir düzen her yanı sarardı. Herkesin kendi gücüne göre kafasına göre hareket ettiği, hiçbir işlemin denetlenmediği ve sorumluların hesap vermediği bir keşmekeş yaşanırdı. Haklının değil güçlü olanın borusunun öttüğü bu sistemde, ne bir denetim mekanizması kalır ne de atılan adımların bir karşılığı olurdu; sonuçta memleket, kimin ne yaptığının belli olmadığı karanlık ve başıboş bir düzene hapsolurdu.
*Eğer memlekette demokrasi olmasaydı; hür iradenin yerini sürü psikolojisi alır, insanlar kendi akıllarıyla düşünmek yerine kendilerine işaret edilen yöne körü körüne sürüklenirdi. Vatan, millet ve bayrak gibi kutsal değerler; yapılan her türlü çirkinliğin, yolsuzluğun ve hırsızlığın üzerine örtülen birer örtü haline getirilir; en büyük hukuksuzluklar bu değerlerin arkasına sığınılarak meşrulaştırılmaya çalışılırdı. Gerçek vatanseverlik susturulurken, bu mukaddes kavramlar sadece şahsi menfaatleri ve kirli işleri gizleyen birer kalkana dönüşür; toplumun temiz duyguları, kirli bir düzenin devamlılığı için fütursuzca istismar edilirdi. Her bir değer rant uğruna görmezden gelinir. Vatanın dört bir yanı yabancılara peşkeş çekilir kimsenin de gıkı çıkmazdı. Sesini çıkaranlar da terörize edilip baskılanır, aslı astarı olmayan iddianamelerle yıllarca tutuklu kalırdı.
*Eğer memlekette demokrasi olmasaydı; her şey sadece sandığa ve seçime endekslenir, hak, hukuk ve bilim seçim meydanlarında feda edilen birer ayrıntıya dönüşürdü. Evrensel değerler bir yandan hoyratça suistimal edilip görmezden gelinirken, diğer yandan sanki varmış gibi parlatılmış reklamlarla birer makyaj malzemesi olarak sunulurdu. Uluslararası mahkemelerin ve hukukun sesi duyulmazdan gelinir, korku ve baskı iklimi toplumun her hücresine sinsi bir duman gibi yayılırdı. Kolluk kuvvetleri huzurun değil, şiddetin ve baskının birer aracı olarak kullanılır; vatandaşlar ise aklın, fikrin ve ahlakın ışığında yürümek yerine, sadece ayakta kalabilmek için kaba gücün peşinde sürüklenirdi.
*Eğer memlekette demokrasi olmasaydı; cezaevleri katillerle değil, düşünen ve yazan insanlarla dolar taşardı. Gazeteciler, şairler ve siyasetçiler parmaklıklar ardına hapsedilirken; adi suçlular "af" adı altında sokaklara salınır, toplumun huzuru tehlikeye atılırdı. Hak aramak için sokağa çıkmak, bir basın açıklaması yapmak, hatta bir konser ya da tiyatro izlemek bile yasaklarla engellenirdi. Meydanlar emekçilerin sesine kapatılır; satılık kalemlerin, cehaletin derin ve baskıcı bir sessizliğine bırakılırdı.
*Eğer memlekette demokrasi olmasaydı; hiçbir iş ve işlem denetlenmez, şeffaflık yerini kapalı kapılar ardındaki karanlık pazarlıklara bırakırdı. Oluşturulan komisyonlar ilkesiz, karakter yoksunu, ondan, bundan, şundan talimat alan; bilgisine, tecrübesine, insan onuruna, vicdanına göre değil de elindeki listeye göre davranan efendi, uslu, insan görünümlü şaklabanlardan oluşurdu. Özellikle garibanların, zeki çocukların, işin ehli olanların geleceğini belirleyen mülakatlar kamerasız, kayıtsız ve şahitsiz yapılır; hak edenin değil, arkası sağlam olanın kazandığı bir sistem kurulurdu. Torpilin hesabı hiçbir dönem sorulamaz hatta normalleştirilip alır başını giderken; emek hırsızları ve hak yiyenler en ön saflarda dürüstlük abidesiymiş gibi ahkâm keserdi. Kimsenin hesap vermediği bu düzende, alın teri dökenler hakkını kaybederken; başkasının payına çökenler en muteber insanlar olarak baş tacı edilirdi.
*Eğer memlekette demokrasi olmasaydı; kadınlar toplumun eşit birer ferdi değil, hor görülen ve dört duvar arasına hapsedilmeye çalışılan ikinci sınıf birey muamelesi görürdü. Sosyal hayatın her alanından dışlanan kadınlar, kurum ve kuruluşların karar mekanizmalarından uzaklaştırılır; vitrinlerden ve ön safhalardan sinsi bir baskıyla el çektirilirdi. Kendi hayatları hakkında özgürce karar vermeleri suç ya da başkaldırı gibi algılanır; hayalleri, hakları ve kimlikleri ağır toplumsal baskıların gölgesinde un ufak edilirdi. Kadının sesi kısıldıkça karanlık koyulaşır, nihayetinde yaşamın yarısı sessizliğe ve esarete mahkûm edilerek koca bir toplum felç edilirdi. Çocuk yaşta evlilikler sıradanlaşır; adetlerin, geleneklerin, inançların arkasına sığınılarak düğünle dernekle göbekler atılırdı.
*Eğer memlekette demokrasi olmasaydı; hayatın terazisi bozulur, „kısa çöp uzun çöp’ten hakkını asla alamazdı. "Minareyi çalanın yanına kâr kaldığı" kuralsız bir düzen her yanı sarardı. "At izinin it izine karışır, kimin nerede ne dediği, ne yaptığı belli olmayan tiplerle "bal tutan parmağını yalar" diyenler memleketin ranta müsait en güzel köşelerini göstere göstere tutarlardı. Garibanın ve kimsesizin sesi kısılırken, hak aramak sadece "kendi göbeğini kendi kesen" muktedirlere mahsus bir ayrıcalığa dönüşürdü. Nihayetinde demokrasi, o kısa çöpün hakkını koruyan yegâne teminat; o yoksa geriye sadece güçlü olanın borusunun öttüğü derin bir sessizlik kalırdı.
**Neyse ki memlekette DEMOKRASİ var. Çok şükür! Yoksa bu yazı nasıl yazılır, yayınlanırdı. Hemen tepemde akbabalar dolanır dururdu. Kapasite yoksunu kraldan çok kralcı takınanlar uyduruk iddialarla niyet okuyup şikâyet ederdi. Bütün bunlar sadece birer "farz-ı mahal"... Eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmek istemesem de insan düşünmeden edemiyor; ola ki demokrasi zedelendiğinde, aslında sadece işlerimiz değil, hakka, hukuka, adalete, ahlaka daha da vahimi insana ve insanlığa olan inanç ve umutlar da aksardı. Bilginin, bilimin, Platon‟un, Aristo‟nun demokrasiye gönül vermiş tüm fikir emekçilerinin hatırına, “AMANnnnn !!!!” diyelim; memlekette olmayan “DESPOT DÜZENİ SENARYOSU‟nu burada bitirelim. Uyuyan bir dev varsa uyandırmayalım.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Mesut Akça
Ya memlekette demokrası̇ olmasaydı!
*Eğer memlekette demokrasi olmasaydı; o güzelim anayasadan söz edilemezdi değil mi, rafa kalkmış adı var kendi yok olurdu; hak, hukuk ve adalet ayaklar altına alınır, yargı bağımsız bir liman olmaktan çıkıp emir ve talimatla hareket eden bir mekanizmaya dönüşürdü. Hâkimler ve savcılar vicdanlarına göre değil, kendilerine çizilen sınırlara göre karar verir; "adamına göre muamele" anayasanın yazılmamış kuralı haline gelirdi. Kimin haklı olduğuna değil, kimin güçlü olduğuna bakılır; adalet mülkün temeli değil, gücün kalkanı olurdu. Halkın adalete olan güveni yerlerde sürünürken halk kendi adaletini kendi sağlama yoluna gider, sokaklar cehenneme dönerdi.
*Eğer memlekette demokrasi olmasaydı; inançlar ve kimlikler arasına derin uçurumlar kazılır, toplumsal barış yerini ayrımcılığın soğuk yüzüne bırakırdı. Aleviler başta diğer inançlar yok sayılır, kurumlar aracılığıyla toplumun belleğinde öcüleştirilip, silinmesi için asimilasyon çalışmaları yapılırdı. Kürt kimliği ve dili, diğer diller gibi özgürce yaşanmak yerine engellerle kuşatılır; bilinmeyen bir dil olarak resmi kayıtlara geçer, konserler yasaklanır, park, bahçe ve tabelalarda isimler kaldırılır, ders kitaplarında adları, namları, medeniyete yön vermiş tarihi şahsiyetleri, kültürü, dili ve tarihi ders kitaplarında yer almazdı. İnsanlar kendi renklerini ve dillerini saklamak zorunda bırakılırdı.
*Eğer memlekette demokrasi olmasaydı; üniversiteler bilimin değil, biat etmenin, el pençe divan durmanın merkezi olur, kendi rektörlerini seçme iradesinden mahrum bırakılırdı. Akademik özgürlük yerini sessizliğe bırakır; kürsüler, sorgulayan zihinlerin değil, sadece onaylayan seslerin sığınağı haline gelirdi. Liyakatin yerini sadakat aldığında, en parlak zihinler bu topraklardan göç eder; bilim, evrensel bir keşif değil, sipariş üzerine yapılan bir faaliyet haline gelirdi. Kadro ilanları kişiye özel verilir kimsenin de gıkı çıkmazdı. Eş, dost ve akrabalara unvanlar dağıtılır korunup kollanır, her şey normalmiş gibi herkes herkesin yüzüne gülümserdi. Dürüst, çalışkan, bilime inanan akademisyenlerin kuyusunu kazınırdı.
*Eğer memlekette demokrasi olmasaydı; medya ve basın bültenleri birer propaganda aracına dönüşür, gerçekler halktan saklanır, muhalefete ve onun sözcülerine ekranlarda yer verilmezdi. Etraf trollerden geçilmez; gizli kapaklı bir o kadar da alengirli iş ve işlemler sır haline gelirdi. Gazeteciler objektif bilgi vermek yerine güç sahiplerini memnun etme yarışına girer; baskı ve zorlama, özgür düşüncenin üzerinde kara bir bulut gibi dolaşırdı. İnsanlar fikirlerini hakaret etmeden savunma şansını kaybeder, en sonunda huzuru kendi vatanlarında değil, uzak diyarlarda aramak zorunda kalırlardı.
*Eğer memlekette demokrasi olmasaydı; tam bir belirsizlik ve kaos hakim olur, "kim kime; dum duma" denilen kuralsız bir düzen her yanı sarardı. Herkesin kendi gücüne göre kafasına göre hareket ettiği, hiçbir işlemin denetlenmediği ve sorumluların hesap vermediği bir keşmekeş yaşanırdı. Haklının değil güçlü olanın borusunun öttüğü bu sistemde, ne bir denetim mekanizması kalır ne de atılan adımların bir karşılığı olurdu; sonuçta memleket, kimin ne yaptığının belli olmadığı karanlık ve başıboş bir düzene hapsolurdu.
*Eğer memlekette demokrasi olmasaydı; hür iradenin yerini sürü psikolojisi alır, insanlar kendi akıllarıyla düşünmek yerine kendilerine işaret edilen yöne körü körüne sürüklenirdi. Vatan, millet ve bayrak gibi kutsal değerler; yapılan her türlü çirkinliğin, yolsuzluğun ve hırsızlığın üzerine örtülen birer örtü haline getirilir; en büyük hukuksuzluklar bu değerlerin arkasına sığınılarak meşrulaştırılmaya çalışılırdı. Gerçek vatanseverlik susturulurken, bu mukaddes kavramlar sadece şahsi menfaatleri ve kirli işleri gizleyen birer kalkana dönüşür; toplumun temiz duyguları, kirli bir düzenin devamlılığı için fütursuzca istismar edilirdi. Her bir değer rant uğruna görmezden gelinir. Vatanın dört bir yanı yabancılara peşkeş çekilir kimsenin de gıkı çıkmazdı. Sesini çıkaranlar da terörize edilip baskılanır, aslı astarı olmayan iddianamelerle yıllarca tutuklu kalırdı.
*Eğer memlekette demokrasi olmasaydı; her şey sadece sandığa ve seçime endekslenir, hak, hukuk ve bilim seçim meydanlarında feda edilen birer ayrıntıya dönüşürdü. Evrensel değerler bir yandan hoyratça suistimal edilip görmezden gelinirken, diğer yandan sanki varmış gibi parlatılmış reklamlarla birer makyaj malzemesi olarak sunulurdu. Uluslararası mahkemelerin ve hukukun sesi duyulmazdan gelinir, korku ve baskı iklimi toplumun her hücresine sinsi bir duman gibi yayılırdı. Kolluk kuvvetleri huzurun değil, şiddetin ve baskının birer aracı olarak kullanılır; vatandaşlar ise aklın, fikrin ve ahlakın ışığında yürümek yerine, sadece ayakta kalabilmek için kaba gücün peşinde sürüklenirdi.
*Eğer memlekette demokrasi olmasaydı; cezaevleri katillerle değil, düşünen ve yazan insanlarla dolar taşardı. Gazeteciler, şairler ve siyasetçiler parmaklıklar ardına hapsedilirken; adi suçlular "af" adı altında sokaklara salınır, toplumun huzuru tehlikeye atılırdı. Hak aramak için sokağa çıkmak, bir basın açıklaması yapmak, hatta bir konser ya da tiyatro izlemek bile yasaklarla engellenirdi. Meydanlar emekçilerin sesine kapatılır; satılık kalemlerin, cehaletin derin ve baskıcı bir sessizliğine bırakılırdı.
*Eğer memlekette demokrasi olmasaydı; hiçbir iş ve işlem denetlenmez, şeffaflık yerini kapalı kapılar ardındaki karanlık pazarlıklara bırakırdı. Oluşturulan komisyonlar ilkesiz, karakter yoksunu, ondan, bundan, şundan talimat alan; bilgisine, tecrübesine, insan onuruna, vicdanına göre değil de elindeki listeye göre davranan efendi, uslu, insan görünümlü şaklabanlardan oluşurdu. Özellikle garibanların, zeki çocukların, işin ehli olanların geleceğini belirleyen mülakatlar kamerasız, kayıtsız ve şahitsiz yapılır; hak edenin değil, arkası sağlam olanın kazandığı bir sistem kurulurdu. Torpilin hesabı hiçbir dönem sorulamaz hatta normalleştirilip alır başını giderken; emek hırsızları ve hak yiyenler en ön saflarda dürüstlük abidesiymiş gibi ahkâm keserdi. Kimsenin hesap vermediği bu düzende, alın teri dökenler hakkını kaybederken; başkasının payına çökenler en muteber insanlar olarak baş tacı edilirdi.
*Eğer memlekette demokrasi olmasaydı; kadınlar toplumun eşit birer ferdi değil, hor görülen ve dört duvar arasına hapsedilmeye çalışılan ikinci sınıf birey muamelesi görürdü. Sosyal hayatın her alanından dışlanan kadınlar, kurum ve kuruluşların karar mekanizmalarından uzaklaştırılır; vitrinlerden ve ön safhalardan sinsi bir baskıyla el çektirilirdi. Kendi hayatları hakkında özgürce karar vermeleri suç ya da başkaldırı gibi algılanır; hayalleri, hakları ve kimlikleri ağır toplumsal baskıların gölgesinde un ufak edilirdi. Kadının sesi kısıldıkça karanlık koyulaşır, nihayetinde yaşamın yarısı sessizliğe ve esarete mahkûm edilerek koca bir toplum felç edilirdi. Çocuk yaşta evlilikler sıradanlaşır; adetlerin, geleneklerin, inançların arkasına sığınılarak düğünle dernekle göbekler atılırdı.
*Eğer memlekette demokrasi olmasaydı; hayatın terazisi bozulur, „kısa çöp uzun çöp’ten hakkını asla alamazdı. "Minareyi çalanın yanına kâr kaldığı" kuralsız bir düzen her yanı sarardı. "At izinin it izine karışır, kimin nerede ne dediği, ne yaptığı belli olmayan tiplerle "bal tutan parmağını yalar" diyenler memleketin ranta müsait en güzel köşelerini göstere göstere tutarlardı. Garibanın ve kimsesizin sesi kısılırken, hak aramak sadece "kendi göbeğini kendi kesen" muktedirlere mahsus bir ayrıcalığa dönüşürdü. Nihayetinde demokrasi, o kısa çöpün hakkını koruyan yegâne teminat; o yoksa geriye sadece güçlü olanın borusunun öttüğü derin bir sessizlik kalırdı.
**Neyse ki memlekette DEMOKRASİ var. Çok şükür! Yoksa bu yazı nasıl yazılır, yayınlanırdı. Hemen tepemde akbabalar dolanır dururdu. Kapasite yoksunu kraldan çok kralcı takınanlar uyduruk iddialarla niyet okuyup şikâyet ederdi. Bütün bunlar sadece birer "farz-ı mahal"... Eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmek istemesem de insan düşünmeden edemiyor; ola ki demokrasi zedelendiğinde, aslında sadece işlerimiz değil, hakka, hukuka, adalete, ahlaka daha da vahimi insana ve insanlığa olan inanç ve umutlar da aksardı. Bilginin, bilimin, Platon‟un, Aristo‟nun demokrasiye gönül vermiş tüm fikir emekçilerinin hatırına, “AMANnnnn !!!!” diyelim; memlekette olmayan “DESPOT DÜZENİ SENARYOSU‟nu burada bitirelim. Uyuyan bir dev varsa uyandırmayalım.