Türk sinemasının o efsane sahnelerinden biriyle başlayalım. Kemal Sunal’ın unutulmaz Kibar Feyzo filminde, maaş kuyruğundaki Feyzo önündekilere 300 lira, kendisine ise 100 lira verildiğini görünce şaşırıp sorar: “Ağam, benimki niye eskiktir?” Veznedar cevap verir: “Onlar sendikalı!”Feyzo ise gayet saf bir içtenlikle karşılık verir: “Eee, ben de Harranlıyam?” Veznedar kestirip atar: “Hadi lan işine!” İşte bizim memleketteki sendikacılığın trajikomik fotoğrafı neredeyse buna evirildi.
Gelin söze doğrudan rakamlarla girelim; çünkü sayılar bazen en yalın gerçeği yüzümüze çarpıyor. Resmi Gazete’de yayımlanan Temmuz 2026 Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı verilerine göre Türkiye’de 17,6 milyon kayıtlı işçinin yalnızca %13,8’i sendikalı. Evet evet, tam olarak onnn yedi buçuk milyonnnnnnndan %13,8’i. Bu oran deve de kulak olmasa da kuyruk işte.
Kamuda ise kâğıt üzerinde durum sevindirici gibi görünse de içi beni dışı sizi yakar cinsten. Sendikalılaşma oranı %78’lere kadar çıksa da ortada hak mücadelesi adına somut bir ilerleme var mı dersek, koca bir “hayır” demekten kendimizi alamıyoruz. Sendika üyesi milyonlarca çalışanımızın büyük çoğunluğu, maalesef tam da Kibar Feyzo’nun o günkü 'sendikalı olmakla Harranlı olmak arasındaki' farkındalık düzeyindedir. Çoğu üye maalesef bağlı olduğu yapının ne işe yaradığından bihaberdir.
Öncelikle sendika kavramını en basit düzeyde tanımlayalım; öyle detaylarda boğulmaya hiç gerek yoktur. Emeğin, alın terinin örgütlü gücüdür; işverenin ve iktidarın insafına karşı çalışanın arkasındaki güçlü kaledir. Peki, sendika ne değildir ve ne olmamalıdır? Sendika; bir siyasi partinin arka bahçesi, bir ideolojik kulüp, koltuk sevdalılarına sıçrama tahtası ya da işverenle kapalı kapılar arkasında pazarlık yapan bir oluşum hiç değildir ve asla da olmamalıdır! Yöneticiler üyenin aidatıyla şatafatlı hayatlar sürmezler, aldıkları maaşları şeffaf olarak -tüm tüm tümmmm detaylarıyla- açıklarlar. Miktarları kimler neden açıklamaz düşünmek gerekiyor sanırım. Bunun için çok zeki olmaya gerek olmadığı açıktır.
Ne olmaması yanında ne olması gerektiği de son derece basittir. Üyesinin inancına, rozetine, siyasi görüşüne bakmak. İşten, emekten, doğadan, insan haklarından ve özgürlüklerden yana saf tutar. Çalışanın yaşam standartlarını yükseltmeyi ve geleceğini dert edinen, insan haklarına saygılı, eşitlikçi, özgür ve özgün düşüncelere açık tam bağımsız bir mücadele örgütü olmalıdır.Sendikayı sadece bordroya kilitlenmiş, sonu maaş zammıyla biten sığ bir pazarlık aracına indirgemek büyük hatadır.
Sendikacılık; sadece cebimizdeki parayla değil, doğrudan insan olmamızla, insanca yaşamamızla, doğamızla ve evrensel haklarımızla da ilgilidir. İktidarların doğayı katleden projelerine, insanlık onurunu ayaklar altına alan politikalarına ve yaşam alanlarımızı daraltan hukuksuz uygulamalarına karşı lafını esirgemeyen bir duruş sergilemek zorundadır. "Bu bizim alanımız değil"diyerek kafasını kuma gömen bir sendikal anlayışlar, kendi varlık sebebini de inkâr ediyor demektir. Çünkü adalet, özgürlük ve insan onuru lekelendiğinde, masada kazanılan hiçbir özlük hakkı bizi insanca bir yaşamın öznesi yapmaya yetmez.
Peki, sorun sadece üye sayıların azlığı mı? Keşke öyle olsa, demek isterdim. Asıl mesele, sendikalı olmayı mücadelenin başlangıcı değil de mutlu sonu zanneden o garip rehavette. “Ohh! Sendikalıyım artık, oldu da bitti maaşallah!” demekle iş bitmiyor. Öyle kenara çekilmek, ehliyet alıp arabayı ömür boyu garajda çürütmeye benziyor. Çalışanın temelden sorması gereken önemli bir soru var: “Sendikam beni nereye taşıdı, gerçektem taşıyor mu, yoksa adı var kendi yok havasında mı?
Sendika dediğimiz şey, en nihayetinde emekçiyi bulunduğu yerden alıp daha insani, daha adil, daha refah dolu bir noktaya taşıyacak bir araçtır. Fonksiyonu nettir: Kontak basacak, gaza basacak ve yol alacak. Ama bizim memlekette bu emektar araba yıllardır el freni çekik vaziyette duruyor. Çalışıyor mu? Çalışıyor. Motor ses veriyor mu? Maşallah bağırıyor. Ama bindiğimiz araç bir santim bile ilerlemiyor.
Araç yerinde sayarken içeride ne mi oluyor? Tam bir şenlik! Yandaki koltukta oturan üye bağırıyor: "Yahu bu arabanın kliması niye buz gibi üflemiyor, ben bu soğuktan hoşlanmadım!" Arka koltuktan öteki atılıyor: "Bırakın klimayı, teybin ses kalitesi çok kötü, benim tarzım müzik çalmıyor!" Bir başkası dışarıdan arabaya bakıp "Jantların rengi benim dünya görüşüme hiç uymuyor" diye kavga çıkarıyor. Yahu güzel kardeşim, ışığından, ısısından, teybinden geçtik; bu araba gitmiyor, gitmiyor, gitmiyor! Arabayı hareket ettirmedikten sonra içindeki klimanın buz gibi üflemesinin kime ne faydası var ki?
İşte, Türkiye’deki sendikacılık tam olarak bu trajikomik manzaranın özeti. herkes aracın içinde olmanın rehavetiyle birlikte sıkışmış durumda; ideolojik tartışmalar, inanç polemikleri ve siyasi çekişmelerle birbirinin saçını başını yoluyor. Kimse nefes alamıyor. Biri sağa çekmek istiyor, öbürü sola kırmaya çalışıyor, ama tekerlekler bir türlü dönmüyor.
Harranlılar pardon sendikalılar "Senin rengin ne, benim fikrim ne" diye birbirini yerken, hem patronların hem de gücü elinde tutanlar olan biteni keyifle izleyip çaylarını yudumluyor. Kimi zaman aracın içinden hak, hukuk, adil ücret serzenişleri dile gelse erk anında ortaya çıkıp "yerli ve milli" ambalajlı nutuklar çekmeye başlar. Sıkışan çoğu ideoloji ve yapılanma maalesef bu kavramların arkasına sığınıyor; ama o kutsal ambalajın altında her gün binlerce çalışanın hakkı gasp ediliyor, emeği sömürülüyor. Böylece "milli menfaatler" bahane edilerek işçinin grev hakkı elinden alınıyor, zam talebi bastırılıyor, kölelik düzeninin sürdürülmesi meşrulaştırılıyor.
Emeğin, alın terinin ve açlığın "yerlisi millisi" olur mu? Çocuğunun cebine harçlık koyamayan babanın feryadı bu ülkenin yalın gerçeği değil midir? O hakları gasp edenlerin sürdüğü sefa ise hiçbir ambalajla örtülemeyecek bir adaletsizlikten ibarettir. İktidar ve sermaye erki açısından bakıldığında mesele son derece açıktır: Yönetilmesi ve biat ettirilmesi en kolay kitle; hakkının bilincinde olmayan, üretimden gelen gücünü unutan, ideolojik kabuklara çekilip kendi içinde bölünen ve hesap sormayı “ihanet” sayan kitlelerdir. Hak aramayı ve hesap sormayı vatan düşmanlığıyla karıştıran, meşru bir zam talebini ya da grev hakkını düzen bozmak gibi gören bu sığ anlayış, elbette en çok bu sermayenin, işverenin ve onlara hizmet eden iktidarın işine gelmektedir.
Bu durumda bir arabanın yürüyebilmesi için renginin ne olduğunun, döşemesinin kadife mi deri mi olduğunun bir önemi var mıdır? Önce dört tekerleği, sağlam bir motoru, yağı, suyu benzini olması gerekir. Bir sendikanın da hangi ideolojiye yakın olursa olsun pazarlık konusu etmeyeceği insani kırmızıçizgileri olmak zorundadır! İnsanca yaşanacak bir ücret, can güvenliği, adil çalışma saatleri ve liyakat! Belki de en temel eksiğimiz tam olarak burada başlıyor.
Peki, nedir bu bir sendikalı için insani dediğimiz olmazsa olmaz kırmızıçizgiler? Bir çalışanın evine helalinden, sağlıklı, kaliteli et sokabilmesidir; ailesiyle yılda bir kez olsun insanca tatil yapabilmesidir; nitelikli sağlık ve eğitim hizmetine erişebilmesidir; başını sokacak adamakıllı bir evde oturup çocuğunun cebine mahcup olmayacak kadar okul harçlığı koyabilmesidir.
Düşünsenize; bir birey haftada otuz-kırk-elli saat çalışacak, alın teri dökecek ama yine de ay sonunu getiremeyip anasının babasının, onun bunun eline bakacak, eşten dosttan borç dilenecek, devletin ve işverenin sosyal yardımlarına muhtaç kalacak... Bu durum, tek kelimeyle insanlık onuru adına koca bir ayıptır! Çalışan insan yardım dilenmez; hakkı olanla, kazandığıyla, alın teriyle insanca ve dimdik yaşayabilmali.
Peki, milyonlarca çalışan gerçekten elindeki o devasa gücün farkında mı? Ne yazık ki hayır. Üretimden gelen gücünü, örgütlü olmanın getirdiği o muazzam sarsıcı etkiyi unutan emekçi; kendi geleceğini, haklarını ve alın terini bir başkasına devredip arkasına bile bakmıyor. "Sendika yöneticileri benim yerime halleder nasılsa" kolaycılığı, "Siyasilerimiz, büyüklerimiz ne derse o olur, biz kim oluyoruz ki, etimiz ne budumuz ne?" konforculuğu, çalışanı kendi mücadelesinin öznesi olmaktan çıkarıp edilgen bir seyirciye dönüştürüyor. Gücünü kendi elinde tutmak yerine koltuk sahiplerine tapulayan çalışan, farkında olmadan kendi kaderini başkalarının insafına ve pazarlık masalarındaki ikbal hesaplarına kurban ediyor.
Bununla birlikte çalışma hayatında öyle bir kitle var ki; kararsızlıktan kırılıyor. Sağa mı baksın, sola mı baksın, hak arayana mı katılsın yoksa kafayı kuma mı gömsün bir türlü karar veremiyor. Bu "arada kalma" halini de kendince çok akıllıca bir çıkış yolu, güvenli bir liman sanıyor. Oysa çalışma hayatında arada kalmak demek, rüzgâr nereden eserse oraya savrulmak ve en nihayetinde iki tarafın da altında ezilmek demektir. Kendi hakkı için taraf olmaktan korkan, "ne şiş yansın ne kebap" diyen bu kararsızlık; ne yazık ki patronların ve sarı sendikaların en sevdiği, tepe tepe kullandığı o pasif, saf çıkarcı kurnaz çoğunluğu yaratıyor.
Bu teslimiyetle birlikte gelen "hesap sormama" hastalığı oldukça yaygınlaşmıştır. Hakları erirken, enflasyon karşısında ezilirken, masadan her defasında hayal kırıklığıyla kalkılırken bile üyesi olduğu yapıya "Sen benim aidatımla oradasın, benim için dişe dokunur ne kazanımlar elde ettin?"diye sorma cüreti gösterilemiyor.
Bugün enflasyon karşısında eriyen asgari ücretle, pul olan memur ve işçi maaşlarıyla, açlık sınırının altına itilen emekli aylıklarıyla emekçi kesim bırakın geriye gitmeyi adeta uçuruma sürükleniyor. Alım gücü dibe vurmuşken, bu tablonun sorumluları emekçiyle dalga geçer gibi rakam oyunlarıyla boy gösteriyorlar. Çalışanları bu noktaya getirenler, toplu sözleşme masalarında imza atanlar, çılgınca savunmuş ve mücadele etmiş gibi yapanlar çıkıp “Biz bu hakkı koruyamadık” deyip özür dileyip de istifa etme erdemini gösterdi mi?
Üretimden gelen gücünü kullanmak yerine el pençe divan durup korkanlar, koltuğuna kurulup emekçinin aklıyla alay etmeye devam ediyor. Fakat asıl tehlikeli olan şey ise çalışan kesimin üzerine çöken o ağır "öğrenilmiş çaresizlik" sendromu. "Ne yapsak değişmez, gelen gideni aratır" düşüncesi zihinlere öyle bir kazınmış ki; hakkı eriyen emekçi, kendi celladına alışan kurban gibi bu sefalet düzenini kanıksamış durumda.
Peki, başarısız olan yönetimler istifa etmiyorsa, üyeler neden o sendikalardan ayrılmıyor, ayrılamıyor? En iyiyi, en doğruyu, gerçekten mücadele edeni seçmek neden bu kadar zor? Değiştirmekten mi korkuyoruz, yoksa küçük kişisel beklentilerin, torpil ve konfor alanı hesaplarının esiri mi oluyor? Seçmeyi mi bilmiyoruz, yoksa "Amannn! Düzenim bozulmasın, boynumu büker görevimi yaparım, nasılsa birileri yapar" söylemiyle ezilmeyi mi göze alıyoruz? Bu birileri hep ama hep senin dışında mı olmalı? İnsanın kendini bir şeye saymaması nasıl kabul edilir anlamak zor değil mi?
Yanlışta ısrar etmek, başarısızlığı aidatıyla ödüllendirmek mücadele değil, teslimiyet değil midir? “Biz her haltı yaparız, bize sadık, elimizin altında bize kayıtsız şartsız destek veren bir kitlemiz var çok şükür.” Söylemiyle sarı veya yandaş yapılar koltukları terk etmiyorsa, çalışanın elindeki en büyük koz kitlesel olarak o yapılardan istifa etmek ve hakkını gerçekten savunanı yetkilendirmektir. Değişimden ve değiştirmekten korktuğumuz, küçük hesaplarla kendimizi avuttuğumuz sürece masada kaybetmeye ve Harranlı olarak kalmaya devam edeceğiz kesindir. Her şeyin hiçbir şey yapmadan düzelmesini beklemek; mucize beklemekle aynı şey değil mi?
İdeolojik gözlükler ve patron/iktidar korkusu öyle bir iklim yaratıyor ki; sorgulamak ihanet, hesap sormak ise düzeni bozmak sayılıyor. Oysa hesap sorulmayan yerde güç çürür, temsil yetkisi keyfiliğe dönüşür. Kendi hakkının hesabını sormayan bir kitle, aracın direksiyonunu başkasına verip uçuruma sürüklenirken arka koltukta uyumaya devam eden yolcudan farksızdır.
Nerede ve kimin yanında durduğumuzun gerçek anlamda çok önemlidir. “Emeğin mi yanındayız, yoksa sömürünün mü?” Bugün birileri emekten yana görünüp şaşalı zenginliği ve konforu yaşıyor mu, yaşamıyor mu? İşte bütün mesele bu! "Amaaan, hepsi aynı!" diyerek kestirip atanlara, toptancı yaklaşımlarla kolaya kaçan çalışana Harranlılar da sendikalılar da oldukça fazla. Zira “hepsi aynı” söylemi; sorgulamaktan kaçmanın, kendi bulunduğu yandaş ya da sarı sendikadaki konforunu bozmayışının ve hatta sendikalaşmaktan tümden uzak durmanın en tatlı bahanesidir.
Kendini aklı başında zanneden biz çalışanlar bu hayati ayrımı yapabiliyor muyuz? Hak aradığını iddia edip emek üzerinden zenginleşenlerle, gerçekten alın terini savunanların arasındaki farkı görebiliyor muyuz? Sendikalı olsun ya da olmasın her çalışanın şapkasını önüne koyup hem de derin bir “Ahhh!” çekerek sorması gerekiyor.
Üye olduğumuz sendikayı, gerçekten emeğimizi ve ekmeğimizi savunduğu ve bunun için hakkını vererek mücadele ettiği için mi seçtik, yoksa kendi siyasi/ideolojik konfor alanımıza destek olsun diye mi? Eğer sendikanız sizin haklarınızı ileri taşımak yerine yerinde sayan arabada size pembe gözlükler dağıtıyorsa, bir nevi “MIŞ GİBİ” yapıyorsa orada durup bir kez daha düşünmek gerekir.
Üyelerin temelde soracağı ve sorgulayacağı ana nokta işte burası olmalıdır: "Kardeşim, benim hakkım, hukukum, alın terim ne durumda? Bu araç neden hareket etmiyor?" Bütün enerjimizi ve hesabımızı önce bu sorunun cevabına odaklamalıyız. Peki, “bundan bir adım sonrası ne olmalı?" kısmı da yol alınmaya başlandıkça şekillenecektir.
İster sendikalı olsun ister Harranlı; teferruat denizinde boğulmayı, birbirimizle didişip dövüşürken masada haklarımızı bırakmayı bir kenara koymalıyız. Sendikal bağlamda ideolojik fanteziler biz yerimizde sayarken karın doyurmuyor, faturaları ödemiyor hatta iktidarların ve sermayenin ekmeğine yağ sürüyor. Eğer çalışma hayatında insanca yaşamak, çocuklarımıza onurlu bir gelecek bırakmak, istiyorsak o aracı hareket ettirmek zorundayız. Araç ilerlemeye başladıktan sonra detayları, sorunları, daha iyiye ve güzele dair ne isteniyorsa konuşulur.
Gelip dayandığımız bu karanlık tablonun asıl nedeni; ne sadece tüzüklerdeki maddeler ne de üyelik kartlarındaki sayılardır. Biz asıl yıkımı, insanı insan yapan o kadim değerleri merkeze almayı unuttuğumuzda yaşadık. Hak, hukuk, adalet, emek, iş, aş, ekmek, alın teri, onur, dürüstlük, liyakat, vicdan ve kul hakkı gibi hayati ilkeleri günlük ikbal hesaplarına kurban edip değersizleştirdik.
Bu değerler; sağcılığın da solculuğun da, sendikalı olmanın da Harranlı olmanın da çok üzerinde, doğrudan insan olma onurunun temel taşlarıdır. Biz ne zaman ki ekmeğin yanına onuru, zammın yanına adaleti, örgütlülüğün yanına dürüstlüğü koymayı bıraktık; işte o zaman direksiyonsuz araçların edilgen yolcularına dönüştük.
Mevcut gidişatı değiştirmek, çocuklarımıza başı dik bir gelecek bırakmak istiyorsak; işe önce bu unuttuğumuz vicdani ve insani değerleri yeniden mücadelenin merkezine oturtarak başlamak zorundayız. Çünkü bu değerleri ayağa kaldırmadan o araç asla hareket etmez.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Mesut Akça
Sendikalı mısın, Harranlı mı?
Türk sinemasının o efsane sahnelerinden biriyle başlayalım. Kemal Sunal’ın unutulmaz Kibar Feyzo filminde, maaş kuyruğundaki Feyzo önündekilere 300 lira, kendisine ise 100 lira verildiğini görünce şaşırıp sorar: “Ağam, benimki niye eskiktir?” Veznedar cevap verir: “Onlar sendikalı!” Feyzo ise gayet saf bir içtenlikle karşılık verir: “Eee, ben de Harranlıyam?” Veznedar kestirip atar: “Hadi lan işine!” İşte bizim memleketteki sendikacılığın trajikomik fotoğrafı neredeyse buna evirildi.
Gelin söze doğrudan rakamlarla girelim; çünkü sayılar bazen en yalın gerçeği yüzümüze çarpıyor. Resmi Gazete’de yayımlanan Temmuz 2026 Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı verilerine göre Türkiye’de 17,6 milyon kayıtlı işçinin yalnızca %13,8’i sendikalı. Evet evet, tam olarak onnn yedi buçuk milyonnnnnnndan %13,8’i. Bu oran deve de kulak olmasa da kuyruk işte.
Kamuda ise kâğıt üzerinde durum sevindirici gibi görünse de içi beni dışı sizi yakar cinsten. Sendikalılaşma oranı %78’lere kadar çıksa da ortada hak mücadelesi adına somut bir ilerleme var mı dersek, koca bir “hayır” demekten kendimizi alamıyoruz. Sendika üyesi milyonlarca çalışanımızın büyük çoğunluğu, maalesef tam da Kibar Feyzo’nun o günkü 'sendikalı olmakla Harranlı olmak arasındaki' farkındalık düzeyindedir. Çoğu üye maalesef bağlı olduğu yapının ne işe yaradığından bihaberdir.
Öncelikle sendika kavramını en basit düzeyde tanımlayalım; öyle detaylarda boğulmaya hiç gerek yoktur. Emeğin, alın terinin örgütlü gücüdür; işverenin ve iktidarın insafına karşı çalışanın arkasındaki güçlü kaledir. Peki, sendika ne değildir ve ne olmamalıdır? Sendika; bir siyasi partinin arka bahçesi, bir ideolojik kulüp, koltuk sevdalılarına sıçrama tahtası ya da işverenle kapalı kapılar arkasında pazarlık yapan bir oluşum hiç değildir ve asla da olmamalıdır! Yöneticiler üyenin aidatıyla şatafatlı hayatlar sürmezler, aldıkları maaşları şeffaf olarak -tüm tüm tümmmm detaylarıyla- açıklarlar. Miktarları kimler neden açıklamaz düşünmek gerekiyor sanırım. Bunun için çok zeki olmaya gerek olmadığı açıktır.
Ne olmaması yanında ne olması gerektiği de son derece basittir. Üyesinin inancına, rozetine, siyasi görüşüne bakmak. İşten, emekten, doğadan, insan haklarından ve özgürlüklerden yana saf tutar. Çalışanın yaşam standartlarını yükseltmeyi ve geleceğini dert edinen, insan haklarına saygılı, eşitlikçi, özgür ve özgün düşüncelere açık tam bağımsız bir mücadele örgütü olmalıdır. Sendikayı sadece bordroya kilitlenmiş, sonu maaş zammıyla biten sığ bir pazarlık aracına indirgemek büyük hatadır.
Sendikacılık; sadece cebimizdeki parayla değil, doğrudan insan olmamızla, insanca yaşamamızla, doğamızla ve evrensel haklarımızla da ilgilidir. İktidarların doğayı katleden projelerine, insanlık onurunu ayaklar altına alan politikalarına ve yaşam alanlarımızı daraltan hukuksuz uygulamalarına karşı lafını esirgemeyen bir duruş sergilemek zorundadır. "Bu bizim alanımız değil"diyerek kafasını kuma gömen bir sendikal anlayışlar, kendi varlık sebebini de inkâr ediyor demektir. Çünkü adalet, özgürlük ve insan onuru lekelendiğinde, masada kazanılan hiçbir özlük hakkı bizi insanca bir yaşamın öznesi yapmaya yetmez.
Peki, sorun sadece üye sayıların azlığı mı? Keşke öyle olsa, demek isterdim. Asıl mesele, sendikalı olmayı mücadelenin başlangıcı değil de mutlu sonu zanneden o garip rehavette. “Ohh! Sendikalıyım artık, oldu da bitti maaşallah!” demekle iş bitmiyor. Öyle kenara çekilmek, ehliyet alıp arabayı ömür boyu garajda çürütmeye benziyor. Çalışanın temelden sorması gereken önemli bir soru var: “Sendikam beni nereye taşıdı, gerçektem taşıyor mu, yoksa adı var kendi yok havasında mı?
Sendika dediğimiz şey, en nihayetinde emekçiyi bulunduğu yerden alıp daha insani, daha adil, daha refah dolu bir noktaya taşıyacak bir araçtır. Fonksiyonu nettir: Kontak basacak, gaza basacak ve yol alacak. Ama bizim memlekette bu emektar araba yıllardır el freni çekik vaziyette duruyor. Çalışıyor mu? Çalışıyor. Motor ses veriyor mu? Maşallah bağırıyor. Ama bindiğimiz araç bir santim bile ilerlemiyor.
Araç yerinde sayarken içeride ne mi oluyor? Tam bir şenlik! Yandaki koltukta oturan üye bağırıyor: "Yahu bu arabanın kliması niye buz gibi üflemiyor, ben bu soğuktan hoşlanmadım!" Arka koltuktan öteki atılıyor: "Bırakın klimayı, teybin ses kalitesi çok kötü, benim tarzım müzik çalmıyor!" Bir başkası dışarıdan arabaya bakıp "Jantların rengi benim dünya görüşüme hiç uymuyor" diye kavga çıkarıyor. Yahu güzel kardeşim, ışığından, ısısından, teybinden geçtik; bu araba gitmiyor, gitmiyor, gitmiyor! Arabayı hareket ettirmedikten sonra içindeki klimanın buz gibi üflemesinin kime ne faydası var ki?
İşte, Türkiye’deki sendikacılık tam olarak bu trajikomik manzaranın özeti. herkes aracın içinde olmanın rehavetiyle birlikte sıkışmış durumda; ideolojik tartışmalar, inanç polemikleri ve siyasi çekişmelerle birbirinin saçını başını yoluyor. Kimse nefes alamıyor. Biri sağa çekmek istiyor, öbürü sola kırmaya çalışıyor, ama tekerlekler bir türlü dönmüyor.
Harranlılar pardon sendikalılar "Senin rengin ne, benim fikrim ne" diye birbirini yerken, hem patronların hem de gücü elinde tutanlar olan biteni keyifle izleyip çaylarını yudumluyor. Kimi zaman aracın içinden hak, hukuk, adil ücret serzenişleri dile gelse erk anında ortaya çıkıp "yerli ve milli" ambalajlı nutuklar çekmeye başlar. Sıkışan çoğu ideoloji ve yapılanma maalesef bu kavramların arkasına sığınıyor; ama o kutsal ambalajın altında her gün binlerce çalışanın hakkı gasp ediliyor, emeği sömürülüyor. Böylece "milli menfaatler" bahane edilerek işçinin grev hakkı elinden alınıyor, zam talebi bastırılıyor, kölelik düzeninin sürdürülmesi meşrulaştırılıyor.
Emeğin, alın terinin ve açlığın "yerlisi millisi" olur mu? Çocuğunun cebine harçlık koyamayan babanın feryadı bu ülkenin yalın gerçeği değil midir? O hakları gasp edenlerin sürdüğü sefa ise hiçbir ambalajla örtülemeyecek bir adaletsizlikten ibarettir. İktidar ve sermaye erki açısından bakıldığında mesele son derece açıktır: Yönetilmesi ve biat ettirilmesi en kolay kitle; hakkının bilincinde olmayan, üretimden gelen gücünü unutan, ideolojik kabuklara çekilip kendi içinde bölünen ve hesap sormayı “ihanet” sayan kitlelerdir. Hak aramayı ve hesap sormayı vatan düşmanlığıyla karıştıran, meşru bir zam talebini ya da grev hakkını düzen bozmak gibi gören bu sığ anlayış, elbette en çok bu sermayenin, işverenin ve onlara hizmet eden iktidarın işine gelmektedir.
Bu durumda bir arabanın yürüyebilmesi için renginin ne olduğunun, döşemesinin kadife mi deri mi olduğunun bir önemi var mıdır? Önce dört tekerleği, sağlam bir motoru, yağı, suyu benzini olması gerekir. Bir sendikanın da hangi ideolojiye yakın olursa olsun pazarlık konusu etmeyeceği insani kırmızıçizgileri olmak zorundadır! İnsanca yaşanacak bir ücret, can güvenliği, adil çalışma saatleri ve liyakat! Belki de en temel eksiğimiz tam olarak burada başlıyor.
Peki, nedir bu bir sendikalı için insani dediğimiz olmazsa olmaz kırmızıçizgiler? Bir çalışanın evine helalinden, sağlıklı, kaliteli et sokabilmesidir; ailesiyle yılda bir kez olsun insanca tatil yapabilmesidir; nitelikli sağlık ve eğitim hizmetine erişebilmesidir; başını sokacak adamakıllı bir evde oturup çocuğunun cebine mahcup olmayacak kadar okul harçlığı koyabilmesidir.
Düşünsenize; bir birey haftada otuz-kırk-elli saat çalışacak, alın teri dökecek ama yine de ay sonunu getiremeyip anasının babasının, onun bunun eline bakacak, eşten dosttan borç dilenecek, devletin ve işverenin sosyal yardımlarına muhtaç kalacak... Bu durum, tek kelimeyle insanlık onuru adına koca bir ayıptır! Çalışan insan yardım dilenmez; hakkı olanla, kazandığıyla, alın teriyle insanca ve dimdik yaşayabilmali.
Peki, milyonlarca çalışan gerçekten elindeki o devasa gücün farkında mı? Ne yazık ki hayır. Üretimden gelen gücünü, örgütlü olmanın getirdiği o muazzam sarsıcı etkiyi unutan emekçi; kendi geleceğini, haklarını ve alın terini bir başkasına devredip arkasına bile bakmıyor. "Sendika yöneticileri benim yerime halleder nasılsa" kolaycılığı, "Siyasilerimiz, büyüklerimiz ne derse o olur, biz kim oluyoruz ki, etimiz ne budumuz ne?" konforculuğu, çalışanı kendi mücadelesinin öznesi olmaktan çıkarıp edilgen bir seyirciye dönüştürüyor. Gücünü kendi elinde tutmak yerine koltuk sahiplerine tapulayan çalışan, farkında olmadan kendi kaderini başkalarının insafına ve pazarlık masalarındaki ikbal hesaplarına kurban ediyor.
Bununla birlikte çalışma hayatında öyle bir kitle var ki; kararsızlıktan kırılıyor. Sağa mı baksın, sola mı baksın, hak arayana mı katılsın yoksa kafayı kuma mı gömsün bir türlü karar veremiyor. Bu "arada kalma" halini de kendince çok akıllıca bir çıkış yolu, güvenli bir liman sanıyor. Oysa çalışma hayatında arada kalmak demek, rüzgâr nereden eserse oraya savrulmak ve en nihayetinde iki tarafın da altında ezilmek demektir. Kendi hakkı için taraf olmaktan korkan, "ne şiş yansın ne kebap" diyen bu kararsızlık; ne yazık ki patronların ve sarı sendikaların en sevdiği, tepe tepe kullandığı o pasif, saf çıkarcı kurnaz çoğunluğu yaratıyor.
Bu teslimiyetle birlikte gelen "hesap sormama" hastalığı oldukça yaygınlaşmıştır. Hakları erirken, enflasyon karşısında ezilirken, masadan her defasında hayal kırıklığıyla kalkılırken bile üyesi olduğu yapıya "Sen benim aidatımla oradasın, benim için dişe dokunur ne kazanımlar elde ettin?" diye sorma cüreti gösterilemiyor.
Bugün enflasyon karşısında eriyen asgari ücretle, pul olan memur ve işçi maaşlarıyla, açlık sınırının altına itilen emekli aylıklarıyla emekçi kesim bırakın geriye gitmeyi adeta uçuruma sürükleniyor. Alım gücü dibe vurmuşken, bu tablonun sorumluları emekçiyle dalga geçer gibi rakam oyunlarıyla boy gösteriyorlar. Çalışanları bu noktaya getirenler, toplu sözleşme masalarında imza atanlar, çılgınca savunmuş ve mücadele etmiş gibi yapanlar çıkıp “Biz bu hakkı koruyamadık” deyip özür dileyip de istifa etme erdemini gösterdi mi?
Üretimden gelen gücünü kullanmak yerine el pençe divan durup korkanlar, koltuğuna kurulup emekçinin aklıyla alay etmeye devam ediyor. Fakat asıl tehlikeli olan şey ise çalışan kesimin üzerine çöken o ağır "öğrenilmiş çaresizlik" sendromu. "Ne yapsak değişmez, gelen gideni aratır" düşüncesi zihinlere öyle bir kazınmış ki; hakkı eriyen emekçi, kendi celladına alışan kurban gibi bu sefalet düzenini kanıksamış durumda.
Peki, başarısız olan yönetimler istifa etmiyorsa, üyeler neden o sendikalardan ayrılmıyor, ayrılamıyor? En iyiyi, en doğruyu, gerçekten mücadele edeni seçmek neden bu kadar zor? Değiştirmekten mi korkuyoruz, yoksa küçük kişisel beklentilerin, torpil ve konfor alanı hesaplarının esiri mi oluyor? Seçmeyi mi bilmiyoruz, yoksa "Amannn! Düzenim bozulmasın, boynumu büker görevimi yaparım, nasılsa birileri yapar" söylemiyle ezilmeyi mi göze alıyoruz? Bu birileri hep ama hep senin dışında mı olmalı? İnsanın kendini bir şeye saymaması nasıl kabul edilir anlamak zor değil mi?
Yanlışta ısrar etmek, başarısızlığı aidatıyla ödüllendirmek mücadele değil, teslimiyet değil midir? “Biz her haltı yaparız, bize sadık, elimizin altında bize kayıtsız şartsız destek veren bir kitlemiz var çok şükür.” Söylemiyle sarı veya yandaş yapılar koltukları terk etmiyorsa, çalışanın elindeki en büyük koz kitlesel olarak o yapılardan istifa etmek ve hakkını gerçekten savunanı yetkilendirmektir. Değişimden ve değiştirmekten korktuğumuz, küçük hesaplarla kendimizi avuttuğumuz sürece masada kaybetmeye ve Harranlı olarak kalmaya devam edeceğiz kesindir. Her şeyin hiçbir şey yapmadan düzelmesini beklemek; mucize beklemekle aynı şey değil mi?
İdeolojik gözlükler ve patron/iktidar korkusu öyle bir iklim yaratıyor ki; sorgulamak ihanet, hesap sormak ise düzeni bozmak sayılıyor. Oysa hesap sorulmayan yerde güç çürür, temsil yetkisi keyfiliğe dönüşür. Kendi hakkının hesabını sormayan bir kitle, aracın direksiyonunu başkasına verip uçuruma sürüklenirken arka koltukta uyumaya devam eden yolcudan farksızdır.
Nerede ve kimin yanında durduğumuzun gerçek anlamda çok önemlidir. “Emeğin mi yanındayız, yoksa sömürünün mü?” Bugün birileri emekten yana görünüp şaşalı zenginliği ve konforu yaşıyor mu, yaşamıyor mu? İşte bütün mesele bu! "Amaaan, hepsi aynı!" diyerek kestirip atanlara, toptancı yaklaşımlarla kolaya kaçan çalışana Harranlılar da sendikalılar da oldukça fazla. Zira “hepsi aynı” söylemi; sorgulamaktan kaçmanın, kendi bulunduğu yandaş ya da sarı sendikadaki konforunu bozmayışının ve hatta sendikalaşmaktan tümden uzak durmanın en tatlı bahanesidir.
Kendini aklı başında zanneden biz çalışanlar bu hayati ayrımı yapabiliyor muyuz? Hak aradığını iddia edip emek üzerinden zenginleşenlerle, gerçekten alın terini savunanların arasındaki farkı görebiliyor muyuz? Sendikalı olsun ya da olmasın her çalışanın şapkasını önüne koyup hem de derin bir “Ahhh!” çekerek sorması gerekiyor.
Üye olduğumuz sendikayı, gerçekten emeğimizi ve ekmeğimizi savunduğu ve bunun için hakkını vererek mücadele ettiği için mi seçtik, yoksa kendi siyasi/ideolojik konfor alanımıza destek olsun diye mi? Eğer sendikanız sizin haklarınızı ileri taşımak yerine yerinde sayan arabada size pembe gözlükler dağıtıyorsa, bir nevi “MIŞ GİBİ” yapıyorsa orada durup bir kez daha düşünmek gerekir.
Üyelerin temelde soracağı ve sorgulayacağı ana nokta işte burası olmalıdır: "Kardeşim, benim hakkım, hukukum, alın terim ne durumda? Bu araç neden hareket etmiyor?" Bütün enerjimizi ve hesabımızı önce bu sorunun cevabına odaklamalıyız. Peki, “bundan bir adım sonrası ne olmalı?" kısmı da yol alınmaya başlandıkça şekillenecektir.
İster sendikalı olsun ister Harranlı; teferruat denizinde boğulmayı, birbirimizle didişip dövüşürken masada haklarımızı bırakmayı bir kenara koymalıyız. Sendikal bağlamda ideolojik fanteziler biz yerimizde sayarken karın doyurmuyor, faturaları ödemiyor hatta iktidarların ve sermayenin ekmeğine yağ sürüyor. Eğer çalışma hayatında insanca yaşamak, çocuklarımıza onurlu bir gelecek bırakmak, istiyorsak o aracı hareket ettirmek zorundayız. Araç ilerlemeye başladıktan sonra detayları, sorunları, daha iyiye ve güzele dair ne isteniyorsa konuşulur.
Gelip dayandığımız bu karanlık tablonun asıl nedeni; ne sadece tüzüklerdeki maddeler ne de üyelik kartlarındaki sayılardır. Biz asıl yıkımı, insanı insan yapan o kadim değerleri merkeze almayı unuttuğumuzda yaşadık. Hak, hukuk, adalet, emek, iş, aş, ekmek, alın teri, onur, dürüstlük, liyakat, vicdan ve kul hakkı gibi hayati ilkeleri günlük ikbal hesaplarına kurban edip değersizleştirdik.
Bu değerler; sağcılığın da solculuğun da, sendikalı olmanın da Harranlı olmanın da çok üzerinde, doğrudan insan olma onurunun temel taşlarıdır. Biz ne zaman ki ekmeğin yanına onuru, zammın yanına adaleti, örgütlülüğün yanına dürüstlüğü koymayı bıraktık; işte o zaman direksiyonsuz araçların edilgen yolcularına dönüştük.
Mevcut gidişatı değiştirmek, çocuklarımıza başı dik bir gelecek bırakmak istiyorsak; işe önce bu unuttuğumuz vicdani ve insani değerleri yeniden mücadelenin merkezine oturtarak başlamak zorundayız. Çünkü bu değerleri ayağa kaldırmadan o araç asla hareket etmez.