Hayatın her alanında bizi hakikate ulaştıracak tek bir anahtar vardır: Doğru soruları sorma cesareti.
Doğru soru; düşünmeyi başlatan ve gözden kaçan o devasa çürümeyi gün yüzüne çıkaran en güçlü araç değil midir? Çünkü doğru sorular rahatsız eder; eğer birilerinin karın ağrısı başlıyorsa, kıvranıyor, kıvırıyorsa biliniz ki doğru soru/sorular sorulmuştur.
Yılmaz Odabaşı’nın şu mısraları tam da bu noktada durduğumuz yeri özetliyor: "Eğer duvarlar yıkılmamışsa, doğru sorular sorulmamıştır."
Şimdi kendi iç dünyamızdan çıkıp sormak zorundayız: Bunca zamandır hangi duvarı yıkabildik, hangi sorumluya asıl sorulması gerekeni sorabildik? Yoksa biz, o duvarların gölgesinde birbirimizi kandırarak yaşamayı mı seçtik?
Sahiden, okul dediğimiz yer bugün hâlâ "okul" mudur? Sabahları okul kapısından içeri giren kalabalığa hiç dikkatli baktınız mı? Oraya gülerek, yeni bir şeyler keşfedecek olmanın heyecanıyla, "oynayarak" gelen kaç kişi var?
Ne yazık ki okul, artık bir çözüm yeri ya da mutluluk alanı olmaktan çıkmış; sadece resmiyette gitmek zorunda olunan, sabah girilip akşam çıkılan zorunlu bir olguya dönüşmüş durumda.
Somut gerçekliğimizle, o "mış gibi" yaptığımız eğitim-öğretim dünyası arasında bugün artık devasa bir uçurum var.
Sınıfın kapısı kapandığında öğretmen, o dört duvar arasında koca bir dünyayla baş başa kalıyor. Ama ne dünya!
Sınıfta en az sekiz-on kişi defterini, kitabını bile getirme gereği duymuyor. Üç-beş kişi sırasına başını koymuş, çoktan hayattan kopmuş şekilde yatıyor.
Sınıfın yarısının evde ders çalışmakla, konu tekrarıyla zaten alakası yok. Hatta öyle bir noktaya geldik ki, sınav sorularını önceden vermenin dahi bir karşılığı kalmadı.
Bebelerde öğrenme isteği, o başarı kaygısı tamamen sıfırlanmış durumda. "Nasılsa bir cacık olmuyor" algısı, gizli bir salgın gibi herkesi ele geçirmiş.
Peki, bu sırada dışarıda ne konuşuluyor, dersiniz…
Herkes her şeyi biliyor ama herkes her şeyi bilmezden geliyor. Ahhh, vahhh, tühhhh! Halleri…
Müthiş bir "öğrenilmiş çaresizlik" içindeyiz. Öğretmenden beklenen ise sessizce bu durumu idare etmesi... Problemleri veliye ya da idareye yansıtmadan, sessiz sedasız çözmesi, daha doğrusu "görmezden gelmesi".
Bir "geçiştirme" hali yaşanıyor sürekli. Samimiyetle düşünürsek çözüm getiremediğimiz ne kadar çok problemimiz olduğunu fark edebiliriz.
Yapısal sorunların dışında kaba olmanın, küfürlü konuşmaların sınıfa kadar taşınmasının, öğrencilerin ağızlarında sakızla derse girmesinin, yerlere atılan çöplerin ya da birbirlerine vurdukları o absürt şakaların ve öğretmene saygı dışı davranışların yaptırım bağlamında hiçbir karşılığının olmadığını bilmek can acıtmıyor mu?
“Sahi biz ne ara bu hale düştük, dersiniz?”
"Aman hocam, uğraşmayalım şimdi, başımız ağrımasın, geçiştirip gidelim," denilerek hafife alınan her tavır, aslında okulun saygınlığından bir parça koparıp götürüyor. Ne ders öğretmeninin ne sınıf öğretmeninin ne de rehberlik servisinin bir karşılığı kalmıyor.
Oysa onların elinde sihirli bir değnek varmış gibi beklentiye giriliyor. “Hocam pelerinininiz olsaymış Süpermen’den farkınız olmazmış,” gazıyla uçamıyoruz maalesef.
Bu tablonun görünmeyen bir de aile ayağı var ki, belki de en can yakıcı olanı bu. Öğrencisini sadece karnını doyurmakla, kılık kıyafetini alıp en yeni telefonunu cebine koymakla "görevini tamamladığını" sanan bir veli profiliyle karşı karşıyayız.
Çocuğun sadece öz bakımıyla meşgul olup, geri kalan tüm sorumluluklardan sıyrılmak bugün artık vahim bir anlayışa dönüştü.
Oysa o genç bedenlerin sadece yemeğe ve giysiye değil; fikirlerinin beslenmesine, duygularının zenginleştirilmesine ve bir karakter inşasına ihtiyacı var.
Çocuğunun iç dünyasını, neyi neden hissettiğini, hangi düşüncenin peşinden gittiğini merak etmeyen, ona sadece bir "maliyet kalemi" gözüyle bakan bu anlayış; eğitimin okulda başlayıp okulda bittiği yanılgısına hapsolmuş durumda.
Biz çocukların sadece üstünü başını giydirdik ama ruhlarını o çırılçıplak çaresizliğin içinde yapayalnız bıraktık.
İşin en vahim tarafı da bu tiyatroyu sadece bizlerin izlemiyor olması. Veli de biliyor çaresizliğimizi, müdür de, hatta en üst düzey yöneticiler de…
Ama herkes resmi olarak temize çıkmanın, kâğıt üzerinde "sorunsuz" görünmenin peşinde gibi görünüyor.
Çözümü bilmenin ya da dile getirmenin hiçbir karşılığının olmadığını bilmek, başlı başına bir yıkım aslında.
Mesele dönüp dolaşıp yapısal sorunlara, maddi imkânsızlıklara ya da sistemsel tıkanıklıklara gelse de, biz sanki her şey dört dörtlükmüş gibi "körler sağırlar birbirini ağırlar" misali bu tiyatroyu oynamaya devam ediyoruz.
Belki de en büyük eksiğimiz, herkesin bildiği ama kimsenin yüksek sesle söyleyemediği o çıplak gerçekleri dile getiremiyor oluşumuzdur.
Sanki gizli bir kural varmış gibi, hepimiz her şey yolundaymışçasına bir tavır takınıp bu "mutluluk oyununa" ayak uyduruyoruz. Oysa bu sahte kabulleniş, asıl problemlerin üzerine örtü çekmekten başka bir işe yaramıyor.
Ne zaman ki biri çıkıp bu örtüyü kaldırmaya, gerçekleri bir bir sıralamaya niyetlense; işte o an sistemin "uyumsuz", "muhalif" ya da "geçimsiz" kişisi ilan ediliyor.
Gerçeği söyleyen kişi, çözüm arayan birinden ziyade; tekerleğe taş koyan, huzur bozan, elindekine şükretmeyen biri gibi yaftalanıyor.
Bu mahalle baskısı altında dürüstlük yerini sessizliğe bırakınca, sorunlar çözülmek yerine sadece daha derine gömülüyor.
Kendi kendimize bir illüzyon yaratmışız; büyüklerimize "çalışıyormuşuz" havası vermekle, “sorunları çözüyormuşuz” gibi yapmakla meşgulüz. Üstelik her sınıftan seçtiğimiz o üç-beş kişiyi referans alıp; "Bakın bunlar bizim başarıyı yakaladığımız yüz aklarımız" diyerek koca bir yılı temize çıkarmanın vicdanıyla böbürleniyoruz.
Peki ya geride kalan o otuz kişi ne oldu? Üç kişi kazandı, beş kişi başardı demenin hesabıyla vicdanımızı rahatlatıp, bu sahte teselliyle kendimizi kandırıyoruz.
O birkaç parlayan yıldızla koca bir karanlığı örtebileceğimizi sanıyoruz ama gerçek şu ki; biz o birkaç kişiyi kurtarırken, geride kalan onlarca çocuğun, gencin sessizce sistemin dışına itilmesine seyirci kalıyoruz.
Derste bebelerin başarısız olmasının hiçbir karşılığı yok, herkeste başarılı olma kaygısı sıfırlanmış zaten.
Hele de çoğu eğitimci gibi gerçekleri en çıplak haliyle dile getirmekten aciziz. Sürekli karnımızdan konuşarak temize çıktığımızı düşünürüz. Sesimiz kısıktır çoğu zaman. Hele de büyüklerimizin karşısında…
Çünkü kalbimizin bir köşesinde şuna inanmışız: "Bas bas bağırsak da elimiz kolumuz bağlı." Bu kabulleniş, sorunların kendisinden daha tehlikeli bir hal almış durumda.
Gerçeği söylemenin bir şeyi değiştirmeyeceğine dair bu inanç, bizi her gün biraz daha o "mış gibi" yapılan eğitimin içerisine hapsediyor.
Neden, neden, neden?
Oyalan ve oyala, böyle gelmiş böyle gider, işte sorun istemiyoruz, arkadaş!
Aslında her şeyin başı ve sonu tek bir noktada düğümleniyor: İlkeleri belirlemek ve onları merkeze alıp her şeyi o eksende işletmek.
Hak, hukuk, adalet, bilim, liyakat, umut, dürüstlük, sevgi, saygı, emek, çalışkanlık, dirlik, düzen, sorumluluk ve en önemlisi yaptırım...
Bunlar sadece kâğıt üzerinde süslü kelimeler olarak kalmamalı; ayakları yere basan bir ilkeler bütünü olmalı.
"Mış gibi" adı olup da kendi olmayan, samimiyetsiz durumlara artık karnımız tok. "Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu" dedirten o meşhur çelişkilerle dönmedi mi bunca zaman bu çark?
Sistem hep "biz ve öteki" mantığıyla, adamına göre şerbet vererek işletildi. İlkelerin yerini imtiyazlar, adaletin yerini tanıdıklar alınca, sonrası malum; koca bir samimiyetsizlik ve bitmek bilmeyen "mış gibi" yapma halleri...
Ayakları yere basmayan bir sistemde huzur aramak, çöle fidan dikip orman beklemekten farksızdır. Bu ilkelerden koptuğumuz her an, aslında okulun varlık sebebinden de bir adım daha uzaklaşıyoruz.
Çünkü okulun asıl misyonu, sadece tahtaya yazılanları deftere geçirmek ya da sınavdan geçer not almak değildir. Okul; bir insanın kendi sınırlarını keşfettiği, adalet duygusunu kuşandığı ve "ben kimim?" sorusuna anlamlı bir cevap aradığı o ilk gerçek meydandır.
Eğer bir okul, çocuğu hayata hazırlarken ona sadece bir diploma vaat edip, ruhundaki o merak ateşini ve karakterindeki o dürüstlük pusulasını kaybediyorsa; orası artık bir eğitim yuvası değil, sadece bir zaman tüketme merkezidir.
Gerçek bir okul, öğrenciyi sadece bir üst sınıfa değil, bir üst bilince taşımalıdır. Bizim bugün ıskaladığımız şey tam olarak budur: Binaları inşa ettik ama o binaların içine insanın ruhunu koymayı unuttuk.
Sadece öğretmen değil; aslında eğitim dediğimiz o kutsal kavramın kendisi bu sistemin içinde yapayalnız ve kimsesiz kalmış durumda.
Bizler samimiyeti, dürüstlüğü ve gerçeğin peşinden gitme iradesini çoktan bir kenara bıraktık. Herkesin bildiği ama kimsenin yüksek sesle söylemediği bu derin uçurumu görmezden gelmek, sadece günü kurtaran sahte bir huzur sağlıyor bize.
Oysa okul, ruhun doyduğu, zihnin beslendiği ve insanın kendi varoluşuna dair bir anlam bulduğu o büyük ziyafet sofrası olmalıydı. Biz o sofrayı devirip, yerine sadece bedenlerin zorunlu olarak bulunduğu soğuk binalar inşa ettik.
Çalışanla çalışmayan, emek verenle yan gelip yatan arasındaki fark o kadar silikleşti ki, artık öğrenciye neden çalışması gerektiğini anlatacak ahlaki bir zemin bile bulamıyoruz.
Başarılı olma isteği, yerini "bir şekilde hallolur" kolaycılığına bıraktı; bu ise bir neslin sadece derslerini değil, geleceğe dair tüm umutlarını ve çabasını usulca kemiriyor.
Sahi, çaresizliğin bizi getirdiği o uçurumu gerçekten fark ettik mi dersiniz? Velinin çaresiz, öğretmenin çaresiz, öğrencinin ise hem umutsuz hem çaresiz olduğu bir boşlukta yuvarlanıyoruz.
Sistem dediğimiz o çark, artık pas tutmuş, hurdaya dönmüş bir makine gibi gıcırdıyor.
İşin en acı tarafı ise ayağı olmayan bir sistemde koşmanın sağlığımız için ne kadar faydalı olduğundan bahsedip, birbirimizi(öğrenci-veli-öğretmen) kandırmaya çalışmamız. Ki bu devasa yalanı bir doğa kanunuymuş, asla değişmezmiş gibi kanıksadık.
Asıl üzücü, asıl can yakan olan da bu değil mi? Çürümeyi bir yaşam biçimi olarak kabul edip, o hurda çarkların arasında ezilmeyi "normal" saymak...
Geldiğimiz bu son noktada sormak zorundayız: Artık o "aman hocam" korkularından sıyrılıp, gözlerimizdeki perdeleri indirip, gerçeklerle yüzleşme vakti gelmiştir belki. Yoksa sadece mesai saatimizi doldurup, hakkını vermiş gibi yapıp evli evine köylü köyüne mi diyeceğiz.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Mesut Akça
Okul, okul mudur?
Hayatın her alanında bizi hakikate ulaştıracak tek bir anahtar vardır: Doğru soruları sorma cesareti.
Doğru soru; düşünmeyi başlatan ve gözden kaçan o devasa çürümeyi gün yüzüne çıkaran en güçlü araç değil midir? Çünkü doğru sorular rahatsız eder; eğer birilerinin karın ağrısı başlıyorsa, kıvranıyor, kıvırıyorsa biliniz ki doğru soru/sorular sorulmuştur.
Yılmaz Odabaşı’nın şu mısraları tam da bu noktada durduğumuz yeri özetliyor: "Eğer duvarlar yıkılmamışsa, doğru sorular sorulmamıştır."
Şimdi kendi iç dünyamızdan çıkıp sormak zorundayız: Bunca zamandır hangi duvarı yıkabildik, hangi sorumluya asıl sorulması gerekeni sorabildik? Yoksa biz, o duvarların gölgesinde birbirimizi kandırarak yaşamayı mı seçtik?
Sahiden, okul dediğimiz yer bugün hâlâ "okul" mudur? Sabahları okul kapısından içeri giren kalabalığa hiç dikkatli baktınız mı? Oraya gülerek, yeni bir şeyler keşfedecek olmanın heyecanıyla, "oynayarak" gelen kaç kişi var?
Ne yazık ki okul, artık bir çözüm yeri ya da mutluluk alanı olmaktan çıkmış; sadece resmiyette gitmek zorunda olunan, sabah girilip akşam çıkılan zorunlu bir olguya dönüşmüş durumda.
Somut gerçekliğimizle, o "mış gibi" yaptığımız eğitim-öğretim dünyası arasında bugün artık devasa bir uçurum var.
Sınıfın kapısı kapandığında öğretmen, o dört duvar arasında koca bir dünyayla baş başa kalıyor. Ama ne dünya!
Sınıfta en az sekiz-on kişi defterini, kitabını bile getirme gereği duymuyor. Üç-beş kişi sırasına başını koymuş, çoktan hayattan kopmuş şekilde yatıyor.
Sınıfın yarısının evde ders çalışmakla, konu tekrarıyla zaten alakası yok. Hatta öyle bir noktaya geldik ki, sınav sorularını önceden vermenin dahi bir karşılığı kalmadı.
Bebelerde öğrenme isteği, o başarı kaygısı tamamen sıfırlanmış durumda. "Nasılsa bir cacık olmuyor" algısı, gizli bir salgın gibi herkesi ele geçirmiş.
Peki, bu sırada dışarıda ne konuşuluyor, dersiniz…
Herkes her şeyi biliyor ama herkes her şeyi bilmezden geliyor. Ahhh, vahhh, tühhhh! Halleri…
Müthiş bir "öğrenilmiş çaresizlik" içindeyiz. Öğretmenden beklenen ise sessizce bu durumu idare etmesi... Problemleri veliye ya da idareye yansıtmadan, sessiz sedasız çözmesi, daha doğrusu "görmezden gelmesi".
Bir "geçiştirme" hali yaşanıyor sürekli. Samimiyetle düşünürsek çözüm getiremediğimiz ne kadar çok problemimiz olduğunu fark edebiliriz.
Yapısal sorunların dışında kaba olmanın, küfürlü konuşmaların sınıfa kadar taşınmasının, öğrencilerin ağızlarında sakızla derse girmesinin, yerlere atılan çöplerin ya da birbirlerine vurdukları o absürt şakaların ve öğretmene saygı dışı davranışların yaptırım bağlamında hiçbir karşılığının olmadığını bilmek can acıtmıyor mu?
“Sahi biz ne ara bu hale düştük, dersiniz?”
"Aman hocam, uğraşmayalım şimdi, başımız ağrımasın, geçiştirip gidelim," denilerek hafife alınan her tavır, aslında okulun saygınlığından bir parça koparıp götürüyor. Ne ders öğretmeninin ne sınıf öğretmeninin ne de rehberlik servisinin bir karşılığı kalmıyor.
Oysa onların elinde sihirli bir değnek varmış gibi beklentiye giriliyor. “Hocam pelerinininiz olsaymış Süpermen’den farkınız olmazmış,” gazıyla uçamıyoruz maalesef.
Bu tablonun görünmeyen bir de aile ayağı var ki, belki de en can yakıcı olanı bu. Öğrencisini sadece karnını doyurmakla, kılık kıyafetini alıp en yeni telefonunu cebine koymakla "görevini tamamladığını" sanan bir veli profiliyle karşı karşıyayız.
Çocuğun sadece öz bakımıyla meşgul olup, geri kalan tüm sorumluluklardan sıyrılmak bugün artık vahim bir anlayışa dönüştü.
Oysa o genç bedenlerin sadece yemeğe ve giysiye değil; fikirlerinin beslenmesine, duygularının zenginleştirilmesine ve bir karakter inşasına ihtiyacı var.
Çocuğunun iç dünyasını, neyi neden hissettiğini, hangi düşüncenin peşinden gittiğini merak etmeyen, ona sadece bir "maliyet kalemi" gözüyle bakan bu anlayış; eğitimin okulda başlayıp okulda bittiği yanılgısına hapsolmuş durumda.
Biz çocukların sadece üstünü başını giydirdik ama ruhlarını o çırılçıplak çaresizliğin içinde yapayalnız bıraktık.
İşin en vahim tarafı da bu tiyatroyu sadece bizlerin izlemiyor olması. Veli de biliyor çaresizliğimizi, müdür de, hatta en üst düzey yöneticiler de…
Ama herkes resmi olarak temize çıkmanın, kâğıt üzerinde "sorunsuz" görünmenin peşinde gibi görünüyor.
Çözümü bilmenin ya da dile getirmenin hiçbir karşılığının olmadığını bilmek, başlı başına bir yıkım aslında.
Mesele dönüp dolaşıp yapısal sorunlara, maddi imkânsızlıklara ya da sistemsel tıkanıklıklara gelse de, biz sanki her şey dört dörtlükmüş gibi "körler sağırlar birbirini ağırlar" misali bu tiyatroyu oynamaya devam ediyoruz.
Belki de en büyük eksiğimiz, herkesin bildiği ama kimsenin yüksek sesle söyleyemediği o çıplak gerçekleri dile getiremiyor oluşumuzdur.
Sanki gizli bir kural varmış gibi, hepimiz her şey yolundaymışçasına bir tavır takınıp bu "mutluluk oyununa" ayak uyduruyoruz. Oysa bu sahte kabulleniş, asıl problemlerin üzerine örtü çekmekten başka bir işe yaramıyor.
Ne zaman ki biri çıkıp bu örtüyü kaldırmaya, gerçekleri bir bir sıralamaya niyetlense; işte o an sistemin "uyumsuz", "muhalif" ya da "geçimsiz" kişisi ilan ediliyor.
Gerçeği söyleyen kişi, çözüm arayan birinden ziyade; tekerleğe taş koyan, huzur bozan, elindekine şükretmeyen biri gibi yaftalanıyor.
Bu mahalle baskısı altında dürüstlük yerini sessizliğe bırakınca, sorunlar çözülmek yerine sadece daha derine gömülüyor.
Kendi kendimize bir illüzyon yaratmışız; büyüklerimize "çalışıyormuşuz" havası vermekle, “sorunları çözüyormuşuz” gibi yapmakla meşgulüz. Üstelik her sınıftan seçtiğimiz o üç-beş kişiyi referans alıp; "Bakın bunlar bizim başarıyı yakaladığımız yüz aklarımız" diyerek koca bir yılı temize çıkarmanın vicdanıyla böbürleniyoruz.
Peki ya geride kalan o otuz kişi ne oldu? Üç kişi kazandı, beş kişi başardı demenin hesabıyla vicdanımızı rahatlatıp, bu sahte teselliyle kendimizi kandırıyoruz.
O birkaç parlayan yıldızla koca bir karanlığı örtebileceğimizi sanıyoruz ama gerçek şu ki; biz o birkaç kişiyi kurtarırken, geride kalan onlarca çocuğun, gencin sessizce sistemin dışına itilmesine seyirci kalıyoruz.
Derste bebelerin başarısız olmasının hiçbir karşılığı yok, herkeste başarılı olma kaygısı sıfırlanmış zaten.
Hele de çoğu eğitimci gibi gerçekleri en çıplak haliyle dile getirmekten aciziz. Sürekli karnımızdan konuşarak temize çıktığımızı düşünürüz. Sesimiz kısıktır çoğu zaman. Hele de büyüklerimizin karşısında…
Çünkü kalbimizin bir köşesinde şuna inanmışız: "Bas bas bağırsak da elimiz kolumuz bağlı." Bu kabulleniş, sorunların kendisinden daha tehlikeli bir hal almış durumda.
Gerçeği söylemenin bir şeyi değiştirmeyeceğine dair bu inanç, bizi her gün biraz daha o "mış gibi" yapılan eğitimin içerisine hapsediyor.
Neden, neden, neden?
Oyalan ve oyala, böyle gelmiş böyle gider, işte sorun istemiyoruz, arkadaş!
Aslında her şeyin başı ve sonu tek bir noktada düğümleniyor: İlkeleri belirlemek ve onları merkeze alıp her şeyi o eksende işletmek.
Hak, hukuk, adalet, bilim, liyakat, umut, dürüstlük, sevgi, saygı, emek, çalışkanlık, dirlik, düzen, sorumluluk ve en önemlisi yaptırım...
Bunlar sadece kâğıt üzerinde süslü kelimeler olarak kalmamalı; ayakları yere basan bir ilkeler bütünü olmalı.
"Mış gibi" adı olup da kendi olmayan, samimiyetsiz durumlara artık karnımız tok. "Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu" dedirten o meşhur çelişkilerle dönmedi mi bunca zaman bu çark?
Sistem hep "biz ve öteki" mantığıyla, adamına göre şerbet vererek işletildi. İlkelerin yerini imtiyazlar, adaletin yerini tanıdıklar alınca, sonrası malum; koca bir samimiyetsizlik ve bitmek bilmeyen "mış gibi" yapma halleri...
Ayakları yere basmayan bir sistemde huzur aramak, çöle fidan dikip orman beklemekten farksızdır. Bu ilkelerden koptuğumuz her an, aslında okulun varlık sebebinden de bir adım daha uzaklaşıyoruz.
Çünkü okulun asıl misyonu, sadece tahtaya yazılanları deftere geçirmek ya da sınavdan geçer not almak değildir. Okul; bir insanın kendi sınırlarını keşfettiği, adalet duygusunu kuşandığı ve "ben kimim?" sorusuna anlamlı bir cevap aradığı o ilk gerçek meydandır.
Eğer bir okul, çocuğu hayata hazırlarken ona sadece bir diploma vaat edip, ruhundaki o merak ateşini ve karakterindeki o dürüstlük pusulasını kaybediyorsa; orası artık bir eğitim yuvası değil, sadece bir zaman tüketme merkezidir.
Gerçek bir okul, öğrenciyi sadece bir üst sınıfa değil, bir üst bilince taşımalıdır. Bizim bugün ıskaladığımız şey tam olarak budur: Binaları inşa ettik ama o binaların içine insanın ruhunu koymayı unuttuk.
Sadece öğretmen değil; aslında eğitim dediğimiz o kutsal kavramın kendisi bu sistemin içinde yapayalnız ve kimsesiz kalmış durumda.
Bizler samimiyeti, dürüstlüğü ve gerçeğin peşinden gitme iradesini çoktan bir kenara bıraktık. Herkesin bildiği ama kimsenin yüksek sesle söylemediği bu derin uçurumu görmezden gelmek, sadece günü kurtaran sahte bir huzur sağlıyor bize.
Oysa okul, ruhun doyduğu, zihnin beslendiği ve insanın kendi varoluşuna dair bir anlam bulduğu o büyük ziyafet sofrası olmalıydı. Biz o sofrayı devirip, yerine sadece bedenlerin zorunlu olarak bulunduğu soğuk binalar inşa ettik.
Çalışanla çalışmayan, emek verenle yan gelip yatan arasındaki fark o kadar silikleşti ki, artık öğrenciye neden çalışması gerektiğini anlatacak ahlaki bir zemin bile bulamıyoruz.
Başarılı olma isteği, yerini "bir şekilde hallolur" kolaycılığına bıraktı; bu ise bir neslin sadece derslerini değil, geleceğe dair tüm umutlarını ve çabasını usulca kemiriyor.
Sahi, çaresizliğin bizi getirdiği o uçurumu gerçekten fark ettik mi dersiniz? Velinin çaresiz, öğretmenin çaresiz, öğrencinin ise hem umutsuz hem çaresiz olduğu bir boşlukta yuvarlanıyoruz.
Sistem dediğimiz o çark, artık pas tutmuş, hurdaya dönmüş bir makine gibi gıcırdıyor.
İşin en acı tarafı ise ayağı olmayan bir sistemde koşmanın sağlığımız için ne kadar faydalı olduğundan bahsedip, birbirimizi(öğrenci-veli-öğretmen) kandırmaya çalışmamız. Ki bu devasa yalanı bir doğa kanunuymuş, asla değişmezmiş gibi kanıksadık.
Asıl üzücü, asıl can yakan olan da bu değil mi? Çürümeyi bir yaşam biçimi olarak kabul edip, o hurda çarkların arasında ezilmeyi "normal" saymak...
Geldiğimiz bu son noktada sormak zorundayız: Artık o "aman hocam" korkularından sıyrılıp, gözlerimizdeki perdeleri indirip, gerçeklerle yüzleşme vakti gelmiştir belki. Yoksa sadece mesai saatimizi doldurup, hakkını vermiş gibi yapıp evli evine köylü köyüne mi diyeceğiz.