Geçen gün bir arkadaş grubuyla kahvede oturuyoruz, konu döndü dolaştı hepimizin malumu olan o "tanıdık" meseleye geldi. Hani şu her kapıyı açan, her kilidi çözen sihirli anahtara –YÜKSEK YERLERDE BİR TANIDIK-... Dedim ki kendi kendime, "Yahu, farz-ı mahal bu memlekette liyakat tamamen rafa kalksa ve her şey sadece torpille dönseydi ülke nasıl bir yer olurdu?" Sesli düşünmüşüm demek ki hemen beyin fırtınası yapılmaya başlandı.
Eğer memlekette TORPİL olsaydı: Aklı başında, zeki gençlerin rüyalarını yurt dışında çalışmak, gezmek, oralarda insanca, hak, hukuk ve adalet konforuyla yaşamak süslerdi. Liyakatsiz, bir baltaya sap olamayacakları da meclis koridorlarında "kartvizit" avcılığı yapan, "amcamın, dayımın, şu il başkanının, eski bakanın, milletvekilinin, yok onun, yok bunun selamı var," cümlelerini sarf ederken görürdük.
Eğer memlekette TORPİL olsaydı: Sınav birincileri, derece yapanlar mülakat kapısında boynu bükük "hayırlısı" diye beklerken, sonuncular çoktan çayını sigarasını içip kıçıyla gülüyor olurdu çalışkan ve zeki olanlara. İnsanlar KPSS kitaplarına dirsek çürütmek yerine, nüfuzlu birilerinin kapısında sıra olur minnet eylerdi.
Eğer memlekette TORPİL olsaydı: Alın teri kurumadan hakkını almanın kutsallığı rafa kalkar, emek dediğimiz o yüce değer yerini 'şans oyunları' adı altında pazarlanan yerli ve milli piyangoya bırakırdı. İnsanlar sabahları işe değil, köşe başlarındaki ganyan bayilerine, sanal kumara veya zihinleri uyuşturan sahte cennetlere koşar; tırnağıyla kazıyarak bir yere gelmenin imkânsızlığına inanıp çalıp çırpmayı normalleştirirdi.
Eğer memlekette TORPİL olsaydı: İş o kadar ileri giderdi ki, CV’lerdeki "İlgi Alanları" bölümüne hobi niyetine hangi derneğe üye olunduğu, hangi aşirete mensup olunduğu, kimleri tanıdığı yazılırdı. Akrabalık bağları ise o güzelim sevgi ve hürmetle değil, "Acaba beni hangi kuruma yerleştirebilir?" potansiyeliyle ölçülürdü. Bir devlet dairesine girdiğinizde kendinizi kamu kurumunda değil de bir köy düğününde takı kuyruğundaymış gibi hissederdiniz; zira çaycıdan müdüre hemen hepsinin soyadı aynı olur, kurumlar adeta birer "Aile Apartumanı"na dönerdi.
Eğer memlekette TORPİL olsaydı: Kariyer basamakları da bir garip olurdu tabii. Mesela bir yere müdür olmak için o işin okulunu bitirmek yetmez, "müdürün okul arkadaşı" olmak en büyük akademik başarı sayılırdı. Yüksek yüksek lisanslar yapmakla, yabancı diller öğrenmekle uğraşmazdınız; "yukarıdan" birinin /birilerinin ahbabı, kankası olmanız veya kan bağınız olması en parlak kariyer basamağı görülürdü.
Eğer memlekette TORPİL olsaydı: Terfi almak için gece gündüz çalışmak yerine, doğru kişinin sosyal medya fotoğrafına "Maşallah başkanım, Allah başımızdan eksik etmesin" yazmak yeter de artardı. Zekâ küpü gençlerimiz NASA’yı hedeflemek yerine, "Genel müdürün şoförüyle, kapıcısıyla, eş-dost-akrabasıyla aramı nasıl iyi tutarım?" diye kafa yormaya başlardı. İşin en absürt tarafı ise mesai saatleri olurdu herhalde. Ofislerde iş üretmek yerine, kimin kiminle arasının iyi olduğunu, “kimin kimin adamı” olduğunu çözmek, dedikodu taşımak için dedektiflik yapılırdı.
Eğer memlekette TORPİL olsaydı: Ortalık atanamayan öğretmen kaynar; üç harfli marketlerde kasiyerlik yaparlardı. Diplomanın değeri, altındaki mühürden çok onu masaya koyan elin sahibine göre değişirdi. Bilgi yerini çevreye, "Kim bilir?" sorusu yerini "Kimi tanır?" sorusuna bırakırdı. Kendi alanında dünya çapında ödül alan bir dâhi bile, memleketinde bir "tanıdığı" olmadığı için güvenlik soruşturmasına takılıp elenebilirdi. Liyakatli insanlar "benim neyim eksik" diye kederlenirken, arkası sağlam olanlar "benim neyim fazla ki buradayım" diye duraksamazdı.
Eğer memlekette TORPİL olsaydı: Haksızlıkların, hırsızlıkların, yolsuzlukların ardı arkası kesilmez tüm bunların üstü vatan-millet bayrak gibi değerler ile örtülür, halk da uyutulurdu. Vatanseverlik, memlekete hizmet etmenin demek; makam sahibine kayıtsız şartsız sadakat göstermekle eş değer kabul edilirdi. İnsanlar kestirmeden "bir yerlere kapağı atma" peşinde koşan robotlara dönüşür, okul birincisi aldığı plaketin iş hayatında sadece bir "duvar süsü" olacağını acı bir tebessümle fark ederdi. İnsanlar birbirine "Nasılsın?" diye değil, "Yukarıda durumlar nasıl, bizim iş ne oldu?" diye selam verir hale gelirdi.
Eğer memlekette TORPİL olsaydı: Dini kurum ve kuruluşlar, inanç önderleri ve ahlak savunucuları kör, sağır ve dilsiz olurdu. Minberlerden yükselen vaazlar her şeyin mükemmel olduğunu haykırır, kul hakkından çok da söz etmezdi. Gençlerin, alın teri dökenlerin, garip gurebanın hakkı gasp edildiğinde sessiz kalır dilsiz şeytan olur, "emaneti ehline vermeyenlerin" kapısında el pençe divan dururdu. Hakikati savunmayı değil halkı uyutmayı en büyük ibadet sayarlardı.
Eğer memlekette TORPİL olsaydı: İnsan insanın kurdu olur, herkes herkesin arkasından konuşur, kuyusunu kazardı. Sokaklar, uyuşturucu pazarına döner; nezaket yerini kaba kuvvete ve yobazlığın saltanatına bırakırdı. Her köşe başı çer çöpten, her gönül nefretten dem vururdu; kaldırımlar güvenin değil, korkunun adımlarıyla aşınırdı.
Eğer memlekette TORPİL olsaydı: İnsanı insan yapan o mahcubiyet duygumuz da yerle bir olurdu. Hak yiyenler alkışlanır baş tacı edilirdi. Utanmadan sokağa çıkar gününü gün ederdi. Akşam eve gittiğinde evladının gözlerinin içine bakarak, sofradaki ekmeğin helalliğini anlatırken boğazı düğümlenmezdi. Eş, dost, arkadaşları ondan yol yordam öğrenmek için sıraya girerdi. Kimse 'kul hakkı' yediğini umursamazdı.
Neyse ki, bütün bunlar sadece "farz-ı mahal"... Memlekette torpil ne gezer… Eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmek istemesem de insan düşünmeden edemiyor; liyakat dediğimiz o ince çizgi zedelendiğinde; sadece işler değil, hakka, hukuka, adalete, ahlaka daha da vahimi insana ve insanlığa olan inanç da umutlar da aksardı. Hele o eski toprak ana babalar; boğazından haram lokma geçen evladına kapıyı sonuna kadar kapatıp, 'aç kal ama gururlu ol' diyerek erdemi ekmekten üstün tutarlardı. Bilginin, bilimin ve emeğin "tanıdıktan" daha kıymetli olduğu günlerin hatırına, “AMANnnnn !!!!” diyerekten memlekette olmayan “TORPİL DÜZENİ SENARYOSU’nu burada bitirelim. Uyuyan devi uyandırmayalım.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Mesut Akça
Memlekette Torpil Olsaydı…
Geçen gün bir arkadaş grubuyla kahvede oturuyoruz, konu döndü dolaştı hepimizin malumu olan o "tanıdık" meseleye geldi. Hani şu her kapıyı açan, her kilidi çözen sihirli anahtara –YÜKSEK YERLERDE BİR TANIDIK-... Dedim ki kendi kendime, "Yahu, farz-ı mahal bu memlekette liyakat tamamen rafa kalksa ve her şey sadece torpille dönseydi ülke nasıl bir yer olurdu?" Sesli düşünmüşüm demek ki hemen beyin fırtınası yapılmaya başlandı.
Eğer memlekette TORPİL olsaydı: Aklı başında, zeki gençlerin rüyalarını yurt dışında çalışmak, gezmek, oralarda insanca, hak, hukuk ve adalet konforuyla yaşamak süslerdi. Liyakatsiz, bir baltaya sap olamayacakları da meclis koridorlarında "kartvizit" avcılığı yapan, "amcamın, dayımın, şu il başkanının, eski bakanın, milletvekilinin, yok onun, yok bunun selamı var," cümlelerini sarf ederken görürdük.
Eğer memlekette TORPİL olsaydı: Sınav birincileri, derece yapanlar mülakat kapısında boynu bükük "hayırlısı" diye beklerken, sonuncular çoktan çayını sigarasını içip kıçıyla gülüyor olurdu çalışkan ve zeki olanlara. İnsanlar KPSS kitaplarına dirsek çürütmek yerine, nüfuzlu birilerinin kapısında sıra olur minnet eylerdi.
Eğer memlekette TORPİL olsaydı: Alın teri kurumadan hakkını almanın kutsallığı rafa kalkar, emek dediğimiz o yüce değer yerini 'şans oyunları' adı altında pazarlanan yerli ve milli piyangoya bırakırdı. İnsanlar sabahları işe değil, köşe başlarındaki ganyan bayilerine, sanal kumara veya zihinleri uyuşturan sahte cennetlere koşar; tırnağıyla kazıyarak bir yere gelmenin imkânsızlığına inanıp çalıp çırpmayı normalleştirirdi.
Eğer memlekette TORPİL olsaydı: İş o kadar ileri giderdi ki, CV’lerdeki "İlgi Alanları" bölümüne hobi niyetine hangi derneğe üye olunduğu, hangi aşirete mensup olunduğu, kimleri tanıdığı yazılırdı. Akrabalık bağları ise o güzelim sevgi ve hürmetle değil, "Acaba beni hangi kuruma yerleştirebilir?" potansiyeliyle ölçülürdü. Bir devlet dairesine girdiğinizde kendinizi kamu kurumunda değil de bir köy düğününde takı kuyruğundaymış gibi hissederdiniz; zira çaycıdan müdüre hemen hepsinin soyadı aynı olur, kurumlar adeta birer "Aile Apartumanı"na dönerdi.
Eğer memlekette TORPİL olsaydı: Kariyer basamakları da bir garip olurdu tabii. Mesela bir yere müdür olmak için o işin okulunu bitirmek yetmez, "müdürün okul arkadaşı" olmak en büyük akademik başarı sayılırdı. Yüksek yüksek lisanslar yapmakla, yabancı diller öğrenmekle uğraşmazdınız; "yukarıdan" birinin /birilerinin ahbabı, kankası olmanız veya kan bağınız olması en parlak kariyer basamağı görülürdü.
Eğer memlekette TORPİL olsaydı: Terfi almak için gece gündüz çalışmak yerine, doğru kişinin sosyal medya fotoğrafına "Maşallah başkanım, Allah başımızdan eksik etmesin" yazmak yeter de artardı. Zekâ küpü gençlerimiz NASA’yı hedeflemek yerine, "Genel müdürün şoförüyle, kapıcısıyla, eş-dost-akrabasıyla aramı nasıl iyi tutarım?" diye kafa yormaya başlardı. İşin en absürt tarafı ise mesai saatleri olurdu herhalde. Ofislerde iş üretmek yerine, kimin kiminle arasının iyi olduğunu, “kimin kimin adamı” olduğunu çözmek, dedikodu taşımak için dedektiflik yapılırdı.
Eğer memlekette TORPİL olsaydı: Ortalık atanamayan öğretmen kaynar; üç harfli marketlerde kasiyerlik yaparlardı. Diplomanın değeri, altındaki mühürden çok onu masaya koyan elin sahibine göre değişirdi. Bilgi yerini çevreye, "Kim bilir?" sorusu yerini "Kimi tanır?" sorusuna bırakırdı. Kendi alanında dünya çapında ödül alan bir dâhi bile, memleketinde bir "tanıdığı" olmadığı için güvenlik soruşturmasına takılıp elenebilirdi. Liyakatli insanlar "benim neyim eksik" diye kederlenirken, arkası sağlam olanlar "benim neyim fazla ki buradayım" diye duraksamazdı.
Eğer memlekette TORPİL olsaydı: Haksızlıkların, hırsızlıkların, yolsuzlukların ardı arkası kesilmez tüm bunların üstü vatan-millet bayrak gibi değerler ile örtülür, halk da uyutulurdu. Vatanseverlik, memlekete hizmet etmenin demek; makam sahibine kayıtsız şartsız sadakat göstermekle eş değer kabul edilirdi. İnsanlar kestirmeden "bir yerlere kapağı atma" peşinde koşan robotlara dönüşür, okul birincisi aldığı plaketin iş hayatında sadece bir "duvar süsü" olacağını acı bir tebessümle fark ederdi. İnsanlar birbirine "Nasılsın?" diye değil, "Yukarıda durumlar nasıl, bizim iş ne oldu?" diye selam verir hale gelirdi.
Eğer memlekette TORPİL olsaydı: Dini kurum ve kuruluşlar, inanç önderleri ve ahlak savunucuları kör, sağır ve dilsiz olurdu. Minberlerden yükselen vaazlar her şeyin mükemmel olduğunu haykırır, kul hakkından çok da söz etmezdi. Gençlerin, alın teri dökenlerin, garip gurebanın hakkı gasp edildiğinde sessiz kalır dilsiz şeytan olur, "emaneti ehline vermeyenlerin" kapısında el pençe divan dururdu. Hakikati savunmayı değil halkı uyutmayı en büyük ibadet sayarlardı.
Eğer memlekette TORPİL olsaydı: İnsan insanın kurdu olur, herkes herkesin arkasından konuşur, kuyusunu kazardı. Sokaklar, uyuşturucu pazarına döner; nezaket yerini kaba kuvvete ve yobazlığın saltanatına bırakırdı. Her köşe başı çer çöpten, her gönül nefretten dem vururdu; kaldırımlar güvenin değil, korkunun adımlarıyla aşınırdı.
Eğer memlekette TORPİL olsaydı: İnsanı insan yapan o mahcubiyet duygumuz da yerle bir olurdu. Hak yiyenler alkışlanır baş tacı edilirdi. Utanmadan sokağa çıkar gününü gün ederdi. Akşam eve gittiğinde evladının gözlerinin içine bakarak, sofradaki ekmeğin helalliğini anlatırken boğazı düğümlenmezdi. Eş, dost, arkadaşları ondan yol yordam öğrenmek için sıraya girerdi. Kimse 'kul hakkı' yediğini umursamazdı.
Neyse ki, bütün bunlar sadece "farz-ı mahal"... Memlekette torpil ne gezer… Eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmek istemesem de insan düşünmeden edemiyor; liyakat dediğimiz o ince çizgi zedelendiğinde; sadece işler değil, hakka, hukuka, adalete, ahlaka daha da vahimi insana ve insanlığa olan inanç da umutlar da aksardı. Hele o eski toprak ana babalar; boğazından haram lokma geçen evladına kapıyı sonuna kadar kapatıp, 'aç kal ama gururlu ol' diyerek erdemi ekmekten üstün tutarlardı. Bilginin, bilimin ve emeğin "tanıdıktan" daha kıymetli olduğu günlerin hatırına, “AMANnnnn !!!!” diyerekten memlekette olmayan “TORPİL DÜZENİ SENARYOSU’nu burada bitirelim. Uyuyan devi uyandırmayalım.