“Kral olabilirsin ama Berlin’de de hâkimler var!” sözü vardır. Hukuk tarihinde adaletin, mülkiyet hakkının ve yargı bağımsızlığının en güçlü, en ikonik sembollerinden biridir.
Güçlünün hukukuna karşı, hukukun gücünü temsil eden bu anlatının detayları, arka planı ve ardındaki gerçekler oldukça etkileyicidir.
Olay 18. Yüzyılda Prusya’da geçer. Dönemin Prusya Kralı II. Friedrich (tarihteki adıyla Büyük Friedrich), Berlin yakınlarındaki Potsdam kasabasında kendisi için muazzam bir yazlık saray yaptırmaya karar verir. Bu saray, meşhur Sanssouci Sarayı’dır.
Kral sarayın hemen yakınındaki bir tepede bulunan eski bir yel değirmeninin görüntüyü bozduğunu ve çıkardığı gürültünün huzurunu kaçırdığını fark eder. Değirmenin ortadan kaldırılmasını ister.
Kral, değirmenci Arnold’a değirmenini satın almak için değerinin çok üzerinde teklif sunar. Ancak değirmenci teklifi reddeder.
“Burası bana babamdan kaldı. Çocuklarıma da buradan ekmek kalacak. Değirmenimi satmıyorum.”
Kral Friedrich, değirmenciyi bizzat huzuruna çağırır ve ikna etmeye çalışır. “Ben Prusya Kralıyım” diyerek otoritesini hatırlatır ve değirmeni zorla da olsa alabileceğini ima eder.
İşte tam bu restleşme anında Değirmenci Arnold, hukuk tarihine geçen o meşhur cevabı verir:
“Satmam! Sen kralsın ama Berlin’de de hâkimler var!”
(Değirmenci, arkasındaki gücün Prusya’nın bağımsız mahkemeleri ve adalet sistemi olduğunu haykırmaktadır.)
Kral Friedrich, bu cesur ve hukuka inanan cevap karşısında geri adım atar ve değirmenin yerinde kalmasına izin verir. Saray ve değirmen yan yana var olmaya devam eder.
Yargı Bağımsızlığı ve hukuk devleti anlayışı, gücü mutlak güce sahip hükümdarın bile mahkemelerin iradesine ve yasalara boyun eğmek zorunda olduğunu gösterir. Devletin veya yöneticinin keyfi olarak bir vatandaşın malına çökemeyeceğinin altını çizer. “Kralın kanunu” yerine, “kanunun krallığı” ilkesinin doğuşunu simgeler.
Bugün Potsdam’da Sanssouci Sarayı’nın hemen yanında o tarihi değirmenin durduğunu görürsünüz. O değirmen, sadece buğday öğüten bir yapı değil; adaletin güce karşı kazandığı zaferin dünyadaki en somut anıtıdır.
Mahkemeler zayıfı koruyan bir sığınaktır. İnsanlar, arkalarında o adalet dağının olduğunu bilirse huzurla kafasını yastığa koyar. İşte sistemin bütün varlık sebebi, o masum köylünün içindeki bu temiz ve hilesiz güven duygusunu ayakta tutabilmektir.
Büyük bir tiyatronun tam ortasındayız ve koca bir toplum olarak durmadan “mış gibi” yapıyoruz. Üniversitelerimizde bilim var-mış gibi, okullarımızda ciddi bir eğitim veriliyor-mış gibi, hayatın her alanını kuşatan o kayırmacılık ve torpil hiç yok-muş gibi davranıyoruz. Her şey yolundaymış gibi sahte bir iyimserliği oynuyoruz her sabah. Ama en acısı, hukuk sistemimiz pürüzsüzce işliyor-muş, adalet dürüstçe dağıtılıyor-muş gibi çekilen o koca koca nutuklar...
Herkesin maskelerle gezdiği bu tiyatro, George Orwell’in o meşhur ve sarsıcı tespitini akla getiriyor: “Aslında hiçbir şey yasadışı değildi, çünkü artık yasa diye bir şey yoktu.” İşte biz bugün, tam olarak bu kapkara boşluğun içinde nefes almaya çalışıyoruz.
Adalet dediğimiz şey de aslında o kadar basittir ki... Dağdaki masum bir köylüye sorsanız adaleti, size süslü kanun maddeleriyle, kalın kitaplarla anlatmaz. “Adalet, hakkımın bende kalmasıdır; güçlü olanın canı istediğinde gelip benim tavuğumu, toprağımı elimden alamayacağını bilmektir” der.
Fakat biz bugün adaleti sadece mahkeme duvarlarında yazan süslü bir kelime sanıyoruz. Gücü eline alan her zihniyet, hukukun arkasına saklandığında yaptığı her zulmün masumlaşacağını vadediyor bize.
Oysa hukuk, kendi başına ne kutsaldır ne de mutlak bir adalet güvencesidir. O da sadece bir araçtır. Onun asıl karakterini belirleyen şey, o mekanizmanın direksiyonunda kimin oturduğu ve onu ne amaçla kullandığıyla alakalıdır. Sen adaleti sağlamak için üretilmiş o gücü bir sopa haline getirirsen, sadece döversin, can yakarsın ve arkanda kırıp döktüğün bir toplum bırakırsın.
Bugün dönüp baktığımızda, adaletin en büyük sığınağı olması gereken yargının koca bir oyuncağa dönüştürüldüğüne şahit oluyoruz.
Gücü elinde tutanların yargıyı kendi çıkarları için bir oyun hamuru gibi şekillendirmesi zaten büyük bir trajedidir. Ancak bundan daha acı, daha da üzücü olanı; bizzat adaleti dağıtmakla görevli olan yargıçların, o cübbelerin içindeki insanların eliyle hukukun bir oyuncağa dönüşmesidir.
Vicdanını, aklını ve imzasını siyasi iklimin rüzgârına göre ayarlayan bir yargıç, adaletin celladından başka bir şey değildir.
Siyasal iktidarların ya da onların arkasındaki o devasa gölgelerin, canı sıkıldığında zayıfı ezmek için savurduğu o kirli tehdidi üçüncü sınıf ülkelerde bilmeyen var mı? “Seni hukukla, mahkemeyle döverim, kimse de bir şey yapamaz! Yıllarca sesini soluğunu keserim vallahi! Sonrada karşına geçip vay be, adalet sisteminin kestiği parmak, diyerek kıs kıs gülerim! ” lafı sesli dile getirilmese de uygulamada hepimizin ciğerine kadar işlenmiş kapkara bir gerçektir. Yasalarda ne yazdığı, hukukun nasıl olması değil; gücün, otoritenin ne istediği önemlidir.
Bu süreç karşısında ağzına bal çalınan çoğu sözde hukukçu bu öğrenilmiş çaresizlik karşısında “mış gibi” yapma opsiyonunu kullanıyor. Televizyonlardaki kimi satılmış yorumcular da basın yoluyla bu eli sopalı hukuku, adalet terazisinin adil bir sonucu olarak görüp olan biteni masumlaştırıyor. “Olmadı itiraz etsin,” kolaycılığı bu gibi durumları maalesef daha da sıradan hale getiriyor.
Hukuk gereğini yapar mı, yapıyor mu? “Yapmıyor işte” demenin, çaresizliğine sığınmaktan kaçan aklıselim aydınlar Herkes neyin ne olduğunu bal gibi biliyor ama kendi konforunun bozulmaması uğruna kör, sağır ve dilsiz rolü oynuyor. Meşhur bir anekdot vardır: “Bir restoranda dokuz kişi otururken masaya bir Nazi gelir ve oturur. Irkçılık propagandası yapar, asar keseri gürler, Eğer o masadaki dokuz kişi ayağa kalkıp itiraz edip gitmiyorsa, o restoranda artık on Nazi var demektir.”
İşte biz de adalet katledilirken kafasını çeviren, "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" diyen o masadakiler yüzündendir bugün hukuk sopasının rahatlıkla sallanması. Sessiz kalan her insan, o hukuk sopasını tutan elin gizli suç ortağı konumundadır.
Biz bu ülkede hukuktan korkmalı mıyız, yoksa ona güvenmeli miyiz? Normal bir demokraside hukuk, vatandaşın arkasını yasladığı güvenli bir dağdır. Ama eğer adalet mekanizması bir cezalandırma kırbacına dönüştüyse, insan o dağın altında ezilmekten korkar hale gelir. Haklı olduğun halde adaletten korkuyorsan, haksız olanın elindeki o yasal sopa seni daha mahkeme kapısına varmadan sindirmiş demektir.
Sıradan bir vatandaş olarak o hukukun kapısını inançla çalmalı mıyız, yoksa ardımıza bile bakmadan kaçmalı mıyız? O kapının ardında (varsa tabii) dönen dalaverelere, tezgâhlanan dosya oyunlarına, hele de kılıfına uydurulan sipariş kararlara bakınca insan utanıyor.
“Devletin dini adalettir,” sözü devre dışı kalınca toplumsal yapı kutsal devlet anlayışından, millet olma bilincinden uzaklaşıyor. Her şeyin hikâyeden ibaret olduğu algısı oturuyor zihnimize. Eeee, böyle olunca her şey açık açık yapılıyorsa artık toprağı ranta kurban edilen Köylü Mehmet, hakkını arayan Memur Şeyma, alın teri gasp edilen İşçi Hasan ya da sadece fikrini söylediği için hedef tahtasına oturtulan muhalifler şimdi ne yapmalı? Kime sığınmalı?
Kendini koruması gereken mekanizmanın bizzat kendisi bir tehdit unsuruna dönüştüyse, bu insanlar adalet dağında sığınacak bir kaya parçasını nerede bulsun? Hukukun kapısı, mazlumun sığınağı olmaktan çıkıp güçlülerin dalavere çevirdiği bir arka odaya dönüştüğünde, sokağın payına sadece kapkara bir çaresizlik düşüyor.
Bu korkunç ikilem, günlük hayatımızda bizi yavaş yavaş nasıl sindiriyor, farkında mısınız? Adalete olan inancını kaybeden sıradan insan, her haksızlık karşısında başını öne eğmeye başlıyor. "Mahkemeye gitsem yıllarca sürer, karşımdakinin arkası sağlam, haklıyken haksız çıkarım" sineyi kabulü, toplumu içten içe çürüten sessiz bir zehirdir. İnsanlar hak aramaktan korktuğu gün, medeniyet dediğimiz o ortak yaşam iradesi de tamamen çöker.
Tarihimiz, özellikle de Cumhuriyet tarihimiz, hukukun nasıl bir intikam aracına ve acımasız bir oyuncağa dönüştürüldüğünün ibretlik vesikalarıyla doludur. Kurulan İstiklal Mahkemeleri'nden yükselen o "Önce asın, sonra yargılayın" zihniyetinin gölgesi bu toprakların hafızasından hiç silinmedi. Anayasanın fütursuzca ihlal edildiği o darbe dönemleri, bu ülkenin pırıl pırıl evlatlarını adaletsizlik çarkında acımasızca öğüttü.
İnsanların hayatını bir gecede karartan KHK’lar ve hukuku arkadan dolanan kararnameler ise bu adalet katliamlarının modern zaman devamından başka bir şey değildir. “Hukuk devletiyiz” laflarını bir kenara bırakıp bugünün çıplak gerçeğiyle yüzleşmek gerekiyor. Sırf fikrini söylüyor diye konserleri yasaklanan sanatçılar, barış bildirisine imza atan akademisyenler, koca bir KHK çarkında öğütülüp mahkemeden beraat aldığı halde görevine başlatılmayan nice insanlar...
Basına yansıyan ya da yansımayan, bu topraklarda yaşanan yüzlerce adaletsizlik, mağduriyet ve aile dramları var. İşte tüm bu feryatların karşısında ise her ilde, her ilçede yükselen o “adalet saraylarımız”... Keşke kerpiçte veya çadırdan olsaydı da gözü kapalı güvenseydik, o saraylarda hüngür hüngür “ADALET” dilenmeseydik, boyutuna gelinmiştir.
Peki, bu adliye koridorlarının, çökmüş hukuk sisteminin ötesinde ne var, ne olmalı?
Hukukun bittiği yerde, o beton duvarların ardında başlaması gereken tek şey vardır: Saf, katıksız bir vicdan ve insan onuru! Kanun maddeleri sizi korumaktan vazgeçtiğinde, o cübbelerin içindeki ahlakın ayağa kalkması gerekir.
Hukuk sistemi dediğin şey, eğer içinde o sokağın dürüst ahlakını, insanı insan kılan o kadim adalet duygusunu barındırmıyorsa, sadece zalimin elinde bir zulüm aygıtıdır. Adliyenin ötesinde, her şeyden önce insanı yaşatma iradesi olmalıdır. Çünkü insanı unutan, mazlumun ahını o dev binaların temeline harç yapan bir sistem, er ya da geç kendi yarattığı o kapkara adaletsizliğin altında ezilmeye mahkûmdur.
Hani her fırsatta kürsülerden “Biz bir hukuk devletiyiz” diye bağırıyoruz ya... İnsanın dönüp “Komik oluyoruz Allah aşkına!” diye haykırası geliyor. Bu söylem, küresel güçlerin her hamlesinde içi bomboş bir balona dönüşüyor çünkü.
Hukuk devletinde, bir devlet başkanının bir gecede attığı tehdit tweetleriyle bir rahip, tereyağından kıl çeker gibi alınamazdı. Yine bir başbakan, kendi gazetecisini tek bir diplomatik baskıyla bir gecede uçağa bindirip götüremezdi.Ya o 2018’de İstanbul konsolosluğunda vahşice katledilen Cemal Kaşıkçı olayına ve davasına ne demeli?
Suudi Arabistan'dan özel uçaklarla gelen o suikast timinin, diplomatik dokunulmazlık zırhının arkasına saklanarak koca bir cinayeti kurgulayıp işletmesi ve ardından bizim adalet sistemimizin o koca dava dosyasını paketleyip katillerin eline teslim etmesi... iç hukuk iş ve işlemlerinden hiç bahsetmemek gerekiyor… Orası daha da içler acısı…
İşte "Hukuk devletiyiz" söyleminin içinin nasıl boşaltıldığının küresel ölçekteki en kanlı, en somut belgesi değil midir? Güçlü olanın emriyle koca cinayet dosyasını paketleyip katillerin eline teslim etmedik mi?
İçeride kendi kendimize ejderha olan o hukuk sopası, dışarıdan güçlü bir el uzandığında birdenbire pamuğa dönüşüyorsa, ortada ne bağımsız yargı kalmıştır ne de devlet ciddiyeti.
Siyasal iktidarlar için hukukla dövmek, kendi beceriksizliklerini ve adaletsizliklerini gizledikleri en konforlu kaçış alanı haline gelmiştir. Kendine alan açmak isteyen, gücünü pekiştirmeyi arzulayan her iktidar, ne zaman sıkışsa mahkeme salonlarının kapısını çalmıştır. Kürsülerden yükselen o klişe "Yargı bağımsızdır" masalı ise artık sadece çocukları uyutmaya yarayacak bir tekerlemeden ibarettir. Gerçeği gören gözler için kral çıplaktır ve o kralın çıplaklığı artık gizlenemeyecek kadar ortadadır.
Peki, bu tiyatro oynanırken toplum olarak biz ne yapıyoruz? Ne yazık ki herkesin gözü kör olmuş durumda. Toplumsal samimiyet duygumuz kökünden çürümüş, birbirimizin acısına bakacak mecalimiz kalmamış. En kötüsü de vicdanlar, kördüğüm olmuş bir çıkar sarmalıyla sımsıkı sarılmış. "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" cüceliğiyle, ucu kendimize dokunmadığı sürece adaletsizliğin o kapkara gölgesini görmezden gelmeyi bir yaşam pratiği haline getirmişiz.
Oysa unutulan bir gerçek var: Yazılı olan her metin adalet getirmez. Hukuk, vicdandan ve ahlaktan koptuğu an büyük bir suç ortaklığına dönüşür. Şunu artık çok net görmek ve birbirinden ayırmak zorundayız. Bir şeyin yasalara uygun olması, onun hukuka ve adalete uygun olduğu anlamına gelmez. Gücü arkasına alan her zihniyet, kendi çıkarına göre kanunlar çıkartabilir, kendi koltuğunu korumak için maddeler yazabilir ve kolluk kuvvetleriyle, polis zoruyla bunu topluma dayatabilir.
Evet, kâğıt üzerinde her şey "yasal" görünür ama o yapılan şey asla adaletin, adil olmanın karşılığı değildir. Yönetmenliğini Sinan Çetin'in üstlendiği 2010 yapımı Kâğıt filminde Öner Erkan'ın canlandırdığı Emrah karakterinin hafızalarımıza kazınan, adaletsiz kanunların nasıl kendi isyancısını doğurduğunu yüzümüze vuran o muazzam sahneyi tam da bu yüzden unutmamak gerekir.
Hatırlayalım o ölümsüz diyalogu:
“ Yasalar her zaman masum değildir Müzeyyen Hanım. Bir sabah uyandınız ve birileri diyor ki size; “sabah kahvaltısında zeytin yemek yasak” ne olurdu?
(Müzeyyen Hanım cevap verir) “Sabah kahvaltısında zeytin yemeyiz…”
“Yanlış. Her yasak kendi isyancısını yaratır. Zeytin severler bir örgüt kurarlardı, üzerinde zeytin dalı amblemi olan bir bayrakları olurdu, zeytinlere özgürlük diye bir marşları olurdu belki. Şimdi soruyorum size; zeytin severler ayaklanıp dağa çıksa, dağa çıkan mı suçlu yoksa zeytini yasaklayan mı?”
Usta oyuncunun sorduğu bu soru, hukuku bir baskı aracına dönüştürenlerin asla duymak istemediği o büyük hakikattir. Çünkü adaletsiz her yasa, eninde sonunda kendi karşıtını, kendi isyancısını doğurur.
Eğer biz toplum olarak bu ince ama hayati ayrımı yapamazsak, yasa denen her şeyi mutlak adalet sanırsak, o zaman tam da o meşhur film repliğindeki kapkara durumlarla karşılaşırız. Güçlülerin kendi eziyetlerini yasal kılıfa uydurduğu, mazlumun ise sadece hakkını aradığı için "suçlu" ilan edildiği o çürümüş düzende buluruz kendimizi.
Bir toplumda adaletin terazisi bozulduğunda ve kanunlar insanların en doğal haklarını, en masum alanlarını ezmeye başladığında, ortaya çıkan tepkiyi sadece "suç" diyerek kestirip atamazsınız. Asıl suçlu, o masum hakları hoyratça yasaklayan, hukuku bir kırbaç gibi kullanarak insanları çaresizliğe ve isyana sürükleyen o kör güçtür.
Evet, kanunlar her zaman masum değildir; çünkü onları yazanlar da, uygulayanlar da bazen kendi ikballerinin, koltuklarının ve hırslarının kölesi olmuş insanlardır. Hukuk eliyle adaleti katledip insanları köşeye sıkıştıranlar, kendi yarattıkları o büyük toplumsal patlamaların da asıl sorumlusudur aslında.
Büyük düşünür aydınların da tarih boyunca haykırdığı gibi; ahlakın olmadığı yerde kanunlar hiçbir işe yaramaz. Romalı filozof Seneca’nın o kadim uyarısını zihnimize küpe yapmalıyız: "Yasanın yasaklamadığını utanç duygusu yasaklar."
Eğer bir toplumda o utanç duygusu, o içsel vicdan terazisi yok olmuşsa, en mükemmel anayasayı da yazsanız, o metin zalimin elinde bir zulüm belgesine dönüşmekten kurtulamaz. Bir yapıyı ayakta tutan harç, kanun maddeleri değil, o maddeleri uygulayanların ahlakıdır.
Peki, hukuk gerçekten terbiye mi eder, yoksa insanı ve toplumu daha da mı azdırır? Eğer adaleti gücü olanın zayıfı hizaya getirdiği bir kırbaç yaparsan, kimseyi terbiye edemezsin; sadece öfkeyi, nefreti ve intikam duygusunu azdırırsın.
Normalde hukuk dediğin şey çözüm üretmek, insana derin bir nefes aldırmak için vardır. Ama gelişmemiş veya az gelişmiş toplumlarda tam tersi oluyor; hukuk çare bulacağına, bizzat kendisi kalkıp vatandaşına zorbalık yapar, yapmasa da onun önünü açar. Bu kördüğümü çözmesini beklediğin o adalet liyakatsiz elleri, ipi mazlumun boynuna doluyor. Hukuk devleti koca uydurulmuş bir yalana dönüyor.
Gerçek hukuk insanı sakinleştirir, vicdanı yatıştırır. Ama sen hukuku bir terbiye aparatına dönüştürdüğün an, o kapının ardındaki haksızlık insanı çileden çıkarır, sokağın isyanını ve adaletsizliğini besler. Zorbaların elindeki hukuk terbiye etmez, toplumsal çürümeyi ve vahşeti daha da azdırır.
Eğer bu adalet sarayları, anayasa kitapları, koca koca kanunlar o ihtişamlı kürsülerde oturanlarca; gücün, paranın ve rütbenin karşısında mazlumun hakkını korumuyorsa; doğru olanı, ahlaklı olanı, gerçek olanı savunmuyorsa hukuk sistemi niye var ki? Eğer hukuk, zayıfı zalimin dişleri arasından söküp alamıyorsa, sadece egemenlere hizmet eden bir yasal bir sopadan ibarettir.
Böyle bir düzende kanun dediğin şey, Napolyon’un o gaddar Polis Şefi Fouché’nin o meşhur lafına çıkar en nihayetinde: “Bana en dürüst adamın yazdığı altı satırı getirin, onu asmak için içinde mutlaka bir sebep bulurum.”İşte ahlaktan ve hakikatten kopan hukuk tam olarak budur.
Masumiyetin bizzat kendisini suç ilan edebilen, en temiz kelimeden bile bir idam sehpası kurabilen kurumsallaşmış bir zorbalıktır. İnsanı, doğruyu ve ahlakı yaşatmayacaksa bunun adına hukuk dememek gerekiyor.
Asıl mesele, adalet mekanizmasını bir intikam aparatı olarak kullanmaktan vazgeçip, vicdanı ve insanlığı yeniden o kürsülerin merkezine koyabilmektir. Çünkü bir ülkede hukuk, tiyatroya dönerse devlet çöker. Hele vicdan terazisi çürürse bu defa insanlık ölür.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Mesut Akça
Kralın kanunu mu kanunların krallığı mı?
“Kral olabilirsin ama Berlin’de de hâkimler var!” sözü vardır. Hukuk tarihinde adaletin, mülkiyet hakkının ve yargı bağımsızlığının en güçlü, en ikonik sembollerinden biridir.
Güçlünün hukukuna karşı, hukukun gücünü temsil eden bu anlatının detayları, arka planı ve ardındaki gerçekler oldukça etkileyicidir.
Olay 18. Yüzyılda Prusya’da geçer. Dönemin Prusya Kralı II. Friedrich (tarihteki adıyla Büyük Friedrich), Berlin yakınlarındaki Potsdam kasabasında kendisi için muazzam bir yazlık saray yaptırmaya karar verir. Bu saray, meşhur Sanssouci Sarayı’dır.
Kral sarayın hemen yakınındaki bir tepede bulunan eski bir yel değirmeninin görüntüyü bozduğunu ve çıkardığı gürültünün huzurunu kaçırdığını fark eder. Değirmenin ortadan kaldırılmasını ister.
Kral, değirmenci Arnold’a değirmenini satın almak için değerinin çok üzerinde teklif sunar. Ancak değirmenci teklifi reddeder.
“Burası bana babamdan kaldı. Çocuklarıma da buradan ekmek kalacak. Değirmenimi satmıyorum.”
Kral Friedrich, değirmenciyi bizzat huzuruna çağırır ve ikna etmeye çalışır. “Ben Prusya Kralıyım” diyerek otoritesini hatırlatır ve değirmeni zorla da olsa alabileceğini ima eder.
İşte tam bu restleşme anında Değirmenci Arnold, hukuk tarihine geçen o meşhur cevabı verir:
“Satmam! Sen kralsın ama Berlin’de de hâkimler var!”
(Değirmenci, arkasındaki gücün Prusya’nın bağımsız mahkemeleri ve adalet sistemi olduğunu haykırmaktadır.)
Kral Friedrich, bu cesur ve hukuka inanan cevap karşısında geri adım atar ve değirmenin yerinde kalmasına izin verir. Saray ve değirmen yan yana var olmaya devam eder.
Yargı Bağımsızlığı ve hukuk devleti anlayışı, gücü mutlak güce sahip hükümdarın bile mahkemelerin iradesine ve yasalara boyun eğmek zorunda olduğunu gösterir. Devletin veya yöneticinin keyfi olarak bir vatandaşın malına çökemeyeceğinin altını çizer. “Kralın kanunu” yerine, “kanunun krallığı” ilkesinin doğuşunu simgeler.
Bugün Potsdam’da Sanssouci Sarayı’nın hemen yanında o tarihi değirmenin durduğunu görürsünüz. O değirmen, sadece buğday öğüten bir yapı değil; adaletin güce karşı kazandığı zaferin dünyadaki en somut anıtıdır.
Mahkemeler zayıfı koruyan bir sığınaktır. İnsanlar, arkalarında o adalet dağının olduğunu bilirse huzurla kafasını yastığa koyar. İşte sistemin bütün varlık sebebi, o masum köylünün içindeki bu temiz ve hilesiz güven duygusunu ayakta tutabilmektir.
Büyük bir tiyatronun tam ortasındayız ve koca bir toplum olarak durmadan “mış gibi” yapıyoruz. Üniversitelerimizde bilim var-mış gibi, okullarımızda ciddi bir eğitim veriliyor-mış gibi, hayatın her alanını kuşatan o kayırmacılık ve torpil hiç yok-muş gibi davranıyoruz. Her şey yolundaymış gibi sahte bir iyimserliği oynuyoruz her sabah. Ama en acısı, hukuk sistemimiz pürüzsüzce işliyor-muş, adalet dürüstçe dağıtılıyor-muş gibi çekilen o koca koca nutuklar...
Herkesin maskelerle gezdiği bu tiyatro, George Orwell’in o meşhur ve sarsıcı tespitini akla getiriyor: “Aslında hiçbir şey yasadışı değildi, çünkü artık yasa diye bir şey yoktu.” İşte biz bugün, tam olarak bu kapkara boşluğun içinde nefes almaya çalışıyoruz.
Adalet dediğimiz şey de aslında o kadar basittir ki... Dağdaki masum bir köylüye sorsanız adaleti, size süslü kanun maddeleriyle, kalın kitaplarla anlatmaz. “Adalet, hakkımın bende kalmasıdır; güçlü olanın canı istediğinde gelip benim tavuğumu, toprağımı elimden alamayacağını bilmektir” der.
Fakat biz bugün adaleti sadece mahkeme duvarlarında yazan süslü bir kelime sanıyoruz. Gücü eline alan her zihniyet, hukukun arkasına saklandığında yaptığı her zulmün masumlaşacağını vadediyor bize.
Oysa hukuk, kendi başına ne kutsaldır ne de mutlak bir adalet güvencesidir. O da sadece bir araçtır. Onun asıl karakterini belirleyen şey, o mekanizmanın direksiyonunda kimin oturduğu ve onu ne amaçla kullandığıyla alakalıdır. Sen adaleti sağlamak için üretilmiş o gücü bir sopa haline getirirsen, sadece döversin, can yakarsın ve arkanda kırıp döktüğün bir toplum bırakırsın.
Bugün dönüp baktığımızda, adaletin en büyük sığınağı olması gereken yargının koca bir oyuncağa dönüştürüldüğüne şahit oluyoruz.
Gücü elinde tutanların yargıyı kendi çıkarları için bir oyun hamuru gibi şekillendirmesi zaten büyük bir trajedidir. Ancak bundan daha acı, daha da üzücü olanı; bizzat adaleti dağıtmakla görevli olan yargıçların, o cübbelerin içindeki insanların eliyle hukukun bir oyuncağa dönüşmesidir.
Vicdanını, aklını ve imzasını siyasi iklimin rüzgârına göre ayarlayan bir yargıç, adaletin celladından başka bir şey değildir.
Siyasal iktidarların ya da onların arkasındaki o devasa gölgelerin, canı sıkıldığında zayıfı ezmek için savurduğu o kirli tehdidi üçüncü sınıf ülkelerde bilmeyen var mı? “Seni hukukla, mahkemeyle döverim, kimse de bir şey yapamaz! Yıllarca sesini soluğunu keserim vallahi! Sonrada karşına geçip vay be, adalet sisteminin kestiği parmak, diyerek kıs kıs gülerim! ” lafı sesli dile getirilmese de uygulamada hepimizin ciğerine kadar işlenmiş kapkara bir gerçektir. Yasalarda ne yazdığı, hukukun nasıl olması değil; gücün, otoritenin ne istediği önemlidir.
Bu süreç karşısında ağzına bal çalınan çoğu sözde hukukçu bu öğrenilmiş çaresizlik karşısında “mış gibi” yapma opsiyonunu kullanıyor. Televizyonlardaki kimi satılmış yorumcular da basın yoluyla bu eli sopalı hukuku, adalet terazisinin adil bir sonucu olarak görüp olan biteni masumlaştırıyor. “Olmadı itiraz etsin,” kolaycılığı bu gibi durumları maalesef daha da sıradan hale getiriyor.
Hukuk gereğini yapar mı, yapıyor mu? “Yapmıyor işte” demenin, çaresizliğine sığınmaktan kaçan aklıselim aydınlar Herkes neyin ne olduğunu bal gibi biliyor ama kendi konforunun bozulmaması uğruna kör, sağır ve dilsiz rolü oynuyor. Meşhur bir anekdot vardır: “Bir restoranda dokuz kişi otururken masaya bir Nazi gelir ve oturur. Irkçılık propagandası yapar, asar keseri gürler, Eğer o masadaki dokuz kişi ayağa kalkıp itiraz edip gitmiyorsa, o restoranda artık on Nazi var demektir.”
İşte biz de adalet katledilirken kafasını çeviren, "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" diyen o masadakiler yüzündendir bugün hukuk sopasının rahatlıkla sallanması. Sessiz kalan her insan, o hukuk sopasını tutan elin gizli suç ortağı konumundadır.
Biz bu ülkede hukuktan korkmalı mıyız, yoksa ona güvenmeli miyiz? Normal bir demokraside hukuk, vatandaşın arkasını yasladığı güvenli bir dağdır. Ama eğer adalet mekanizması bir cezalandırma kırbacına dönüştüyse, insan o dağın altında ezilmekten korkar hale gelir. Haklı olduğun halde adaletten korkuyorsan, haksız olanın elindeki o yasal sopa seni daha mahkeme kapısına varmadan sindirmiş demektir.
Sıradan bir vatandaş olarak o hukukun kapısını inançla çalmalı mıyız, yoksa ardımıza bile bakmadan kaçmalı mıyız? O kapının ardında (varsa tabii) dönen dalaverelere, tezgâhlanan dosya oyunlarına, hele de kılıfına uydurulan sipariş kararlara bakınca insan utanıyor.
“Devletin dini adalettir,” sözü devre dışı kalınca toplumsal yapı kutsal devlet anlayışından, millet olma bilincinden uzaklaşıyor. Her şeyin hikâyeden ibaret olduğu algısı oturuyor zihnimize. Eeee, böyle olunca her şey açık açık yapılıyorsa artık toprağı ranta kurban edilen Köylü Mehmet, hakkını arayan Memur Şeyma, alın teri gasp edilen İşçi Hasan ya da sadece fikrini söylediği için hedef tahtasına oturtulan muhalifler şimdi ne yapmalı? Kime sığınmalı?
Kendini koruması gereken mekanizmanın bizzat kendisi bir tehdit unsuruna dönüştüyse, bu insanlar adalet dağında sığınacak bir kaya parçasını nerede bulsun? Hukukun kapısı, mazlumun sığınağı olmaktan çıkıp güçlülerin dalavere çevirdiği bir arka odaya dönüştüğünde, sokağın payına sadece kapkara bir çaresizlik düşüyor.
Bu korkunç ikilem, günlük hayatımızda bizi yavaş yavaş nasıl sindiriyor, farkında mısınız? Adalete olan inancını kaybeden sıradan insan, her haksızlık karşısında başını öne eğmeye başlıyor. "Mahkemeye gitsem yıllarca sürer, karşımdakinin arkası sağlam, haklıyken haksız çıkarım" sineyi kabulü, toplumu içten içe çürüten sessiz bir zehirdir. İnsanlar hak aramaktan korktuğu gün, medeniyet dediğimiz o ortak yaşam iradesi de tamamen çöker.
Tarihimiz, özellikle de Cumhuriyet tarihimiz, hukukun nasıl bir intikam aracına ve acımasız bir oyuncağa dönüştürüldüğünün ibretlik vesikalarıyla doludur. Kurulan İstiklal Mahkemeleri'nden yükselen o "Önce asın, sonra yargılayın" zihniyetinin gölgesi bu toprakların hafızasından hiç silinmedi. Anayasanın fütursuzca ihlal edildiği o darbe dönemleri, bu ülkenin pırıl pırıl evlatlarını adaletsizlik çarkında acımasızca öğüttü.
İnsanların hayatını bir gecede karartan KHK’lar ve hukuku arkadan dolanan kararnameler ise bu adalet katliamlarının modern zaman devamından başka bir şey değildir. “Hukuk devletiyiz” laflarını bir kenara bırakıp bugünün çıplak gerçeğiyle yüzleşmek gerekiyor. Sırf fikrini söylüyor diye konserleri yasaklanan sanatçılar, barış bildirisine imza atan akademisyenler, koca bir KHK çarkında öğütülüp mahkemeden beraat aldığı halde görevine başlatılmayan nice insanlar...
Basına yansıyan ya da yansımayan, bu topraklarda yaşanan yüzlerce adaletsizlik, mağduriyet ve aile dramları var. İşte tüm bu feryatların karşısında ise her ilde, her ilçede yükselen o “adalet saraylarımız”... Keşke kerpiçte veya çadırdan olsaydı da gözü kapalı güvenseydik, o saraylarda hüngür hüngür “ADALET” dilenmeseydik, boyutuna gelinmiştir.
Peki, bu adliye koridorlarının, çökmüş hukuk sisteminin ötesinde ne var, ne olmalı?
Hukukun bittiği yerde, o beton duvarların ardında başlaması gereken tek şey vardır: Saf, katıksız bir vicdan ve insan onuru! Kanun maddeleri sizi korumaktan vazgeçtiğinde, o cübbelerin içindeki ahlakın ayağa kalkması gerekir.
Hukuk sistemi dediğin şey, eğer içinde o sokağın dürüst ahlakını, insanı insan kılan o kadim adalet duygusunu barındırmıyorsa, sadece zalimin elinde bir zulüm aygıtıdır. Adliyenin ötesinde, her şeyden önce insanı yaşatma iradesi olmalıdır. Çünkü insanı unutan, mazlumun ahını o dev binaların temeline harç yapan bir sistem, er ya da geç kendi yarattığı o kapkara adaletsizliğin altında ezilmeye mahkûmdur.
Hani her fırsatta kürsülerden “Biz bir hukuk devletiyiz” diye bağırıyoruz ya... İnsanın dönüp “Komik oluyoruz Allah aşkına!” diye haykırası geliyor. Bu söylem, küresel güçlerin her hamlesinde içi bomboş bir balona dönüşüyor çünkü.
Hukuk devletinde, bir devlet başkanının bir gecede attığı tehdit tweetleriyle bir rahip, tereyağından kıl çeker gibi alınamazdı. Yine bir başbakan, kendi gazetecisini tek bir diplomatik baskıyla bir gecede uçağa bindirip götüremezdi.Ya o 2018’de İstanbul konsolosluğunda vahşice katledilen Cemal Kaşıkçı olayına ve davasına ne demeli?
Suudi Arabistan'dan özel uçaklarla gelen o suikast timinin, diplomatik dokunulmazlık zırhının arkasına saklanarak koca bir cinayeti kurgulayıp işletmesi ve ardından bizim adalet sistemimizin o koca dava dosyasını paketleyip katillerin eline teslim etmesi... iç hukuk iş ve işlemlerinden hiç bahsetmemek gerekiyor… Orası daha da içler acısı…
İşte "Hukuk devletiyiz" söyleminin içinin nasıl boşaltıldığının küresel ölçekteki en kanlı, en somut belgesi değil midir? Güçlü olanın emriyle koca cinayet dosyasını paketleyip katillerin eline teslim etmedik mi?
İçeride kendi kendimize ejderha olan o hukuk sopası, dışarıdan güçlü bir el uzandığında birdenbire pamuğa dönüşüyorsa, ortada ne bağımsız yargı kalmıştır ne de devlet ciddiyeti.
Siyasal iktidarlar için hukukla dövmek, kendi beceriksizliklerini ve adaletsizliklerini gizledikleri en konforlu kaçış alanı haline gelmiştir. Kendine alan açmak isteyen, gücünü pekiştirmeyi arzulayan her iktidar, ne zaman sıkışsa mahkeme salonlarının kapısını çalmıştır. Kürsülerden yükselen o klişe "Yargı bağımsızdır" masalı ise artık sadece çocukları uyutmaya yarayacak bir tekerlemeden ibarettir. Gerçeği gören gözler için kral çıplaktır ve o kralın çıplaklığı artık gizlenemeyecek kadar ortadadır.
Peki, bu tiyatro oynanırken toplum olarak biz ne yapıyoruz? Ne yazık ki herkesin gözü kör olmuş durumda. Toplumsal samimiyet duygumuz kökünden çürümüş, birbirimizin acısına bakacak mecalimiz kalmamış. En kötüsü de vicdanlar, kördüğüm olmuş bir çıkar sarmalıyla sımsıkı sarılmış. "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" cüceliğiyle, ucu kendimize dokunmadığı sürece adaletsizliğin o kapkara gölgesini görmezden gelmeyi bir yaşam pratiği haline getirmişiz.
Oysa unutulan bir gerçek var: Yazılı olan her metin adalet getirmez. Hukuk, vicdandan ve ahlaktan koptuğu an büyük bir suç ortaklığına dönüşür. Şunu artık çok net görmek ve birbirinden ayırmak zorundayız. Bir şeyin yasalara uygun olması, onun hukuka ve adalete uygun olduğu anlamına gelmez. Gücü arkasına alan her zihniyet, kendi çıkarına göre kanunlar çıkartabilir, kendi koltuğunu korumak için maddeler yazabilir ve kolluk kuvvetleriyle, polis zoruyla bunu topluma dayatabilir.
Evet, kâğıt üzerinde her şey "yasal" görünür ama o yapılan şey asla adaletin, adil olmanın karşılığı değildir. Yönetmenliğini Sinan Çetin'in üstlendiği 2010 yapımı Kâğıt filminde Öner Erkan'ın canlandırdığı Emrah karakterinin hafızalarımıza kazınan, adaletsiz kanunların nasıl kendi isyancısını doğurduğunu yüzümüze vuran o muazzam sahneyi tam da bu yüzden unutmamak gerekir.
Hatırlayalım o ölümsüz diyalogu:
“ Yasalar her zaman masum değildir Müzeyyen Hanım. Bir sabah uyandınız ve birileri diyor ki size; “sabah kahvaltısında zeytin yemek yasak” ne olurdu?
(Müzeyyen Hanım cevap verir) “Sabah kahvaltısında zeytin yemeyiz…”
“Yanlış. Her yasak kendi isyancısını yaratır. Zeytin severler bir örgüt kurarlardı, üzerinde zeytin dalı amblemi olan bir bayrakları olurdu, zeytinlere özgürlük diye bir marşları olurdu belki. Şimdi soruyorum size; zeytin severler ayaklanıp dağa çıksa, dağa çıkan mı suçlu yoksa zeytini yasaklayan mı?”
Usta oyuncunun sorduğu bu soru, hukuku bir baskı aracına dönüştürenlerin asla duymak istemediği o büyük hakikattir. Çünkü adaletsiz her yasa, eninde sonunda kendi karşıtını, kendi isyancısını doğurur.
Eğer biz toplum olarak bu ince ama hayati ayrımı yapamazsak, yasa denen her şeyi mutlak adalet sanırsak, o zaman tam da o meşhur film repliğindeki kapkara durumlarla karşılaşırız. Güçlülerin kendi eziyetlerini yasal kılıfa uydurduğu, mazlumun ise sadece hakkını aradığı için "suçlu" ilan edildiği o çürümüş düzende buluruz kendimizi.
Bir toplumda adaletin terazisi bozulduğunda ve kanunlar insanların en doğal haklarını, en masum alanlarını ezmeye başladığında, ortaya çıkan tepkiyi sadece "suç" diyerek kestirip atamazsınız. Asıl suçlu, o masum hakları hoyratça yasaklayan, hukuku bir kırbaç gibi kullanarak insanları çaresizliğe ve isyana sürükleyen o kör güçtür.
Evet, kanunlar her zaman masum değildir; çünkü onları yazanlar da, uygulayanlar da bazen kendi ikballerinin, koltuklarının ve hırslarının kölesi olmuş insanlardır. Hukuk eliyle adaleti katledip insanları köşeye sıkıştıranlar, kendi yarattıkları o büyük toplumsal patlamaların da asıl sorumlusudur aslında.
Büyük düşünür aydınların da tarih boyunca haykırdığı gibi; ahlakın olmadığı yerde kanunlar hiçbir işe yaramaz. Romalı filozof Seneca’nın o kadim uyarısını zihnimize küpe yapmalıyız: "Yasanın yasaklamadığını utanç duygusu yasaklar."
Eğer bir toplumda o utanç duygusu, o içsel vicdan terazisi yok olmuşsa, en mükemmel anayasayı da yazsanız, o metin zalimin elinde bir zulüm belgesine dönüşmekten kurtulamaz. Bir yapıyı ayakta tutan harç, kanun maddeleri değil, o maddeleri uygulayanların ahlakıdır.
Peki, hukuk gerçekten terbiye mi eder, yoksa insanı ve toplumu daha da mı azdırır? Eğer adaleti gücü olanın zayıfı hizaya getirdiği bir kırbaç yaparsan, kimseyi terbiye edemezsin; sadece öfkeyi, nefreti ve intikam duygusunu azdırırsın.
Normalde hukuk dediğin şey çözüm üretmek, insana derin bir nefes aldırmak için vardır. Ama gelişmemiş veya az gelişmiş toplumlarda tam tersi oluyor; hukuk çare bulacağına, bizzat kendisi kalkıp vatandaşına zorbalık yapar, yapmasa da onun önünü açar. Bu kördüğümü çözmesini beklediğin o adalet liyakatsiz elleri, ipi mazlumun boynuna doluyor. Hukuk devleti koca uydurulmuş bir yalana dönüyor.
Gerçek hukuk insanı sakinleştirir, vicdanı yatıştırır. Ama sen hukuku bir terbiye aparatına dönüştürdüğün an, o kapının ardındaki haksızlık insanı çileden çıkarır, sokağın isyanını ve adaletsizliğini besler. Zorbaların elindeki hukuk terbiye etmez, toplumsal çürümeyi ve vahşeti daha da azdırır.
Eğer bu adalet sarayları, anayasa kitapları, koca koca kanunlar o ihtişamlı kürsülerde oturanlarca; gücün, paranın ve rütbenin karşısında mazlumun hakkını korumuyorsa; doğru olanı, ahlaklı olanı, gerçek olanı savunmuyorsa hukuk sistemi niye var ki? Eğer hukuk, zayıfı zalimin dişleri arasından söküp alamıyorsa, sadece egemenlere hizmet eden bir yasal bir sopadan ibarettir.
Böyle bir düzende kanun dediğin şey, Napolyon’un o gaddar Polis Şefi Fouché’nin o meşhur lafına çıkar en nihayetinde: “Bana en dürüst adamın yazdığı altı satırı getirin, onu asmak için içinde mutlaka bir sebep bulurum.” İşte ahlaktan ve hakikatten kopan hukuk tam olarak budur.
Masumiyetin bizzat kendisini suç ilan edebilen, en temiz kelimeden bile bir idam sehpası kurabilen kurumsallaşmış bir zorbalıktır. İnsanı, doğruyu ve ahlakı yaşatmayacaksa bunun adına hukuk dememek gerekiyor.
Asıl mesele, adalet mekanizmasını bir intikam aparatı olarak kullanmaktan vazgeçip, vicdanı ve insanlığı yeniden o kürsülerin merkezine koyabilmektir. Çünkü bir ülkede hukuk, tiyatroya dönerse devlet çöker. Hele vicdan terazisi çürürse bu defa insanlık ölür.