Hepimiz bir yol yürüyoruz hayatta. Kimimiz sağdan, kimimiz soldan, kimimiz tam ortadan... Bazı yollar hazırdır, konforludur, düzlüktür; bazıları ise dışarıdan engebeli, meşakkatli, bir o kadar da tehlikeli görünür. Kimi yollar öğretilmiştir, sapmazsın; kimini de bile isteye tercih edersin. Asıl mesele hangi yoldan gittiğimizden ziyade, o yolu neden seçtiğimizi bilip bilmediğimizdir.
Çoğu zaman gelenekler, ezberlenmiş inançlar ya da konfor arzusu iter bizi bir yola. Oysa her yolun bir bedeli vardır. Kolay ve keyifli görünen o asfalt yollarda yürürken, bazen bilerek bazen de farkında olmadan başkalarının sırtına basıp geçmeyi göze alırsın. Güzeldir, rahattır ama altta birilerinin canı çıkar; sesi çıksa da feryadını duymazdan gelirsin.
Orta yolcuları ise hiç sorma, belki de hiç ama hiç sormamak gerekir... Onlar hep arafta yaşarlar. Neyin iyi neyin kötü olduğunu bal gibi bilirler ama ne şiş yansın isterler ne kebap. Rüzgâra göre yön değiştiren, her iki tarafa da göz kırpan zübükzadelerdir onlar; duruma göre şekil alır, nabza göre şerbet verirler... Onlarınki, hayatı sadece idare etmekle, eyyamcılıkla sürdürülen bir yolculuktur. Ve her dönemde yığınla yolcusu vardır. Oysa gerçek ve doğru olan, o zor ve engebeli yolu göze alarak yürümek değil midir?
Biliriz ki akıntıya kapılmak kolaydır. Oradan ilerlemek yormaz insanı. Hazır kalıplara sığınırsın, kimseyle ters düşmezsin, sürüye katılıp yaşar gidersin. Ama hayata soldan bakmak ve o yolda yürümek, ritmi bozmayı göze alan katıksız bir cesaret işidir. O yol; çizilmiş sınırlara ve ezberlere açık yüreklilikle itiraz etmektir. Çünkü bazen kalabalık bir caddede, herkesin aktığı yönün aksine yürümek gerekir. Çoğunluk bunu göze alamasa da…
Soru sormaktan kaçıp hazır reçetelere ve kurulu düzene yaslanma kolaycılığı; basit ve ucuz olmanın yanında insanı kendisi olmaktan uzaklaştıran bir tuzaktır. "Gittiğim yol gerçekten benim seçimim mi, yoksa zihnimi akıntıya mı bıraktım?" İşte bu kolaycılığa düşmemek, o akıntıya itiraz edebilmek başlı başına bir devrimdir. Kendi devrimini gerçekleştirebilmek, belki de hayatta kazanabileceğimiz gerçek zafer olacaktır.
Dünyaya soldan bakanlar ve bilhassa o yoldan yürüyenler için dünya sabit, düz ve değişmez değildir. Onlar en çok da kendi inandıklarını masaya yatırır, kendi doğrularının üzerinde düşünürler. Hani Sokrates'in o meşhur "Sorgulanmamış bir hayat yaşanmaya değmez" sözü vardır ya... Soldan düşünmek tam da budur işte. Durup kendi kendine ardı arkası kesilmeyen sorular sorabilmektir: "Ya öyle değilse?", "Ya başkaları haklıysa?", "Ya benim doğru bildiğimin tersi mümkünse?" İşte sola inananlar, tam da bu soruların yarattığı o sarsıcı boşlukta debelenmeyi tercih ederler. Tek bir doğru yoktur; belki de bütün meselelerin çözümü burada, ‘en doğruyu arama’ çabasında yatıyordur.
Soldan adımlayanlar için hiçbir fikir, isim veya sembol dokunulmaz değildir; sorgulanmadan her şeyin üstüne çıkarılan sarsılmaz bir "kutsallığa" bürünemez. Çünkü soru sorulmayan yerde hiçbir ilerleme olmaz. Hani bazen insan bir değere sıkı sıkıya sarılır da "Bunun altını gerçekten doldurabiliyor muyum, yoksa sadece ezbere mi inanıyorum?" diye sormaz ya kendine...
İnanmak, anlamanın ve sorgulamanın yerini aldığında zihnin düşünmeyi bıraktığını bilir soldan bakan insan. Kolaycılığa düşmez; zihnindeki Don Kişot’u rahat bırakmaz, salar yel değirmenlerinin üzerine. En azından kendine karşı dürüsttür. İçi boş ezberlerin peşine takılmak yerine; aklın, mantığın, vicdanın ve merhametin süzgecinden geçmeyen hiçbir şeyi sorgusuz sualsiz kabul etmez.
Muhafazakâr değildir, olmamalıdır da soldan yürüyenler; geçmişin kalıplarını kutsayıp bugünü oraya hapsetmezler. Dünyayı da insanı da sürekli değişen ve dönüşen bir varlık olarak görürler. Kendine acımasızca soru sorabilen biri "öteki"ni düşmanlaştırabilir mi? "Onun penceresinden baksam ne görürüm?" diyebildiğin an, sığ kalıplar darmadağın olmaz mı? Bu yüzden sana hiç benzemeyenle bile yan yana gelebilirsin. Bu yolda yürürken kimsenin sesini kesmeye, kısmaya çalışmazsın zira o kaldırımda herkesin sözüne yer vardır. Aklına kim gelirse gelsin, o alan herkese kendiliğinden açılır zaten; kimse kimseyi susturmaya, bastırmaya kalkmaz. Ne renge bakar gözün, ne memlekete, ne de hayatı okuma biçimine... Fikri fikrinle çatışsa bile bilirse ki o kaldırımda onun da sözünü söyleyebilmesi kıymetlidir.
Çoğulcu olabilmek, ötekinin fısıltısını bile duymaya niyet etmektir biraz da. Kimsenin susturulmadığı, sesinin bastırılmadığı bir sokakta beraberce yürüyebilmenin ferahlığıdır bu. En ağır fikirleri acı tatlı tartışmaktan çekinmezsin. "Peki ya ben yanılıyorsam?" şüphesi, insanı kibirden korumaz mı? Soldan yürümenin böyle güzel bir tarafı vardır işte:"Ya ben yanılıyorsam, peki ya onlar yanılıyorsa?" Ne kadar kıymetli sorular, değil mi? Yeni limanlara yelken açmak gibi...
Gelenekçiliğin o dar kalıplarına teslim olmamak gerekir. Yeri geldiğinde en yakınındakilerin, o çok sevdiklerinin fikirleriyle bile çatışmayı göze alabilmektir mesele. "Biz böyle gördük, böyle devam etmeli" ezberine karşı, "Gerçekten öyle mi olmak zorunda?" sorusunu fısıldamalı dudaklar. Sorgulamadan kabul ettiğimiz her düşünce bizi çürütmez mi? Yalnızlaşacağımızı bilsek bile sahte kalabalıklar arasında kaybolmaktansa kendi gerçeğimizle kalabilmek daha cesur bir adım değil midir?
Sürü psikolojisinden sıyrılmak pek kolay değildir, biliyorum. Nietzsche’nin dediği gibi: "Bütün o kitleler arasında kendi yolunu çizmeye çalışan insan, her zaman mücadele etmek zorunda kalır." Çünkü kalabalıkların "akıl sağlığı" saydığı şey, çoğu zaman sürüye uyma halinden başka bir şey değildir.
Herkesin aynı tarafa koştuğu bir yerde durup "Bir dakika, ben nereye gidiyorum?" diyebilmek gerçekten yürek ister. Tek başımıza dünyayı değiştiremeyebiliriz belki ama tek bir insanın bile bir şeyleri dönüştürebileceğine inanmaktır soldan yürümek. Değişim, tam da küçük bir itirazla başlamaz mı?
Direnmenin özü de tam olarak burada gizlidir işte. Direnmek; sadece sokaklarda, meydanlarda bir baskıya karşı ses yükseltmek değildir. Asıl direnç, akıntının seni sürüklemek istediği o kolaycı sulara kapılmamakta, kendi kalbini ve aklını çürümekten koruyabilmektedir. Zamana, vicdanı körelten yozlaşmaya ve çoğunluğun konforlu sessizliğine karşı bir itiraz bayrağı açmaktır. Herkesin teslim olduğu, "Düzen böyle gelmiş, böyle gider" dediği yerde; "Hayır, böyle gitmek zorunda değil!" diyebilme gücüdür. Bazen tek başına kalsan da o dik duruşu bozmamaktır direnmek. Çünkü bilirsin ki; direnen zihin pas tutmaz, direnen yürek kabuk bağlamaz.
Aslında en zor yüzleşme tam da burada başlar... Mesele süslü devrimci cümlelerin arkasına saklanmak değildir elbette. Dünyaya soldan bakmak kolaydır; oturduğun pencereden adil bir dünya hayali kurarsın, eşitlikten, adaletten bahsedersin, yapılan haksızlıklar yüreğini darlar. Ama sadece bakmak, izleyici kalmak değil midir?
Asıl mesele bakmakla yetinmek mi, yoksa yürüyebilmek mi? Konforumuz bozulmasın diye karnımızdan mı konuşuyoruz, yoksa lafını ettiğimiz o değerler için risk alabiliyor muyuz?
Bazen sadece konforlu bir koltuğa kurulup soldan bakmak zihinsel bir kolaycılıktır. Vicdanı rahatlatan bir açıdan, pencerenin sol kanadından sokağa bakarak ahkâm keser, kendi kabuğumuza çekiliriz. Biber gazına maruz kalmamanın güvenli alanında kahvemizi yudumlarız. Oysa soldan yürümek; Ahmed Arif’in dizeleriyle:
Nerede olursak olalım,
İçerde, dışarda, derste, sırada,
Üstüne yürümektir,
Tükürmektir yüzüne celladın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının...
Dayanmaktır kitap ile, iş ile,
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile...
İlkelerin uğruna yaşamı anlamlı kılmaktır soldan yürümek. Koşarak sokağa inmektir; rüzgâra karşı bağrını açmaktır.
Güçle, otoriteyle sınavımız zordur bizim. Birilerinin gölgesine sığınmak, bir güce sırtını yaslayıp yaşamak çok zahmetsizdir neticede. Konforludur da... Oysa soldan yürümek, o tatlı söğüt gölgesinden çıkıp güneşin yakıcı sıcaklığında durabilmektir. Eğilip bükülmeden, sırf bir yerlere yaranmak için el pençe divan durmadan, yalnız kalmayı göze alıp kendi iradene sahip çıkmaktır.
Soldan bakmak aslında sadece yetinebilmektir. "Daha fazlası benim olsun" diyen o hırslı yarıştan çekilip, gözünü de gönlünü de doyurabilmektir. Başkasının hakkına girmeden yaşamanın ilk yolu, kendi isteklerimize bir sınır çizebilmekten geçiyor zira. Biriktirmek yerine paylaşmayı, üstün gelmek yerine omuz vermeyi seçersin.
Vicdan dediğimiz şey de tam olarak burada devreye girer. Birinin eksiği üzerine kendi konforunu kurmaktan utanmaktır bu. Başkasının acısını hissettiğin, birine karşılıksız el uzattığın o ince sızı var ya; işte o insanı insan yapan en güzel duygudur.
Hırsın, bencilliğin, "Önce ben!" anlayışının her yanı sardığı şu dünyada hiçbir karşılık beklemeden birine elini uzatmak, başkasının derdiyle dertlenebilmek insanı gerçekten insan yapıyor. Bencilliğin o daracık dünyasından çıkıp ferahlamaktır bu.
Kavganın, gürültünün ortasında ısrarla barıştan, bir arada yaşamaktan yana olmayı ne kadar da özlemişiz, değil mi? Hele ki her şeyin parayla ölçüldüğü, doğanın kâr hırsıyla yağmalandığı şu çağda soldan adımlamak insana nerede duracağını öğretir. Paranın ve betonun o doymak bilmeyen iştahına karşı; kurdun, kuşun, dalda kalan son bir yaprağın hakkını kendi hakkın bilmektir...
Derler ya, bu yol ateşten gömlektir herkes giyemez; demirden leblebidir herkes çiğneyemez. Bu yol adaletin yoludur. Öyle "bizim mahalleye" istenen bir ayrıcalık olamaz asla. Sana hiç benzemeyenin, hatta hiç sevmediğinin bile hakkını kendi hakkın gibi savunabilmektir.
Tarih boyunca süslü lafları, bayrakları ya da soyut kutsalları öne sürüp kavgayı, savaşı meşrulaştırmak hep çok kolay olmuştur. Birileri var ya işte o birileri sürekli öfkeyi körükleyip insanları karşı karşıya getirmeye çalışırken, karşı kaldırımdan yürüyenler için en gerçek kutsal, insanın bizzat kendisi ve nefes alabilmesidir. İşte bu yüzden soldan soldan yürümek; öldürmeyi değil, yaşamayı ve yaşatmayı esas alır.
Önemli olan herkesin öfkeyle bağırdığı zamanlarda bile ısrarla barışın, bir arada huzurla durabilmenin tarafında olmaktır. Çünkü bilirsin ki kavganın kazananı olmaz; faturasını her zaman birileri öder. Bu birileri hiç değişmiyor zira. Masumlar, mazlumlar ve gencecik insanlar… Öfkenin diline kapılmadan, insanı yaşatmanın o ince ve güzel yoluna sarılmaktır bütün mesele.
Akıl, bilim ve bilinçtir bu yolun pusulasıdır aslında. Gerçeği hayallerde değil, aklın aydınlığında ararsın. Ama bu seni katı ya da soğuk biri yapmaz. Aksine; akıl vicdanla buluşunca güzeldir. Empati dediğimiz o içten duygu en çok bu yolda anlam bulur. Başkasının acısını içinde hissettiğin o ince sızı var ya... İşte o sızı en çok bizim sol yanımıza yakışır. Zaten bu yüzden, herkesin kalbi biraz soldan atmalıdır bu hayatta.
Soldan yürümek sadece bir hayalin peşinden koşmak değildir. Kendi doğrularından bile şüphe edebilme olgunluğuyla, cesaretle sürülen bir yaşam biçimidir. Hayat dediğimiz; tercihlerimizin, sorularımızın ve reddettiklerimizin toplamı değil midir? Aklının, vicdanının ve kalbinin sesini dinleyen herkes için bu yolda yürümek; dünyayı güzelleştirmenin en samimi yolu gibi görünüyor.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Mesut Akça
Hayatı soldan yürümek
Hepimiz bir yol yürüyoruz hayatta. Kimimiz sağdan, kimimiz soldan, kimimiz tam ortadan... Bazı yollar hazırdır, konforludur, düzlüktür; bazıları ise dışarıdan engebeli, meşakkatli, bir o kadar da tehlikeli görünür. Kimi yollar öğretilmiştir, sapmazsın; kimini de bile isteye tercih edersin. Asıl mesele hangi yoldan gittiğimizden ziyade, o yolu neden seçtiğimizi bilip bilmediğimizdir.
Çoğu zaman gelenekler, ezberlenmiş inançlar ya da konfor arzusu iter bizi bir yola. Oysa her yolun bir bedeli vardır. Kolay ve keyifli görünen o asfalt yollarda yürürken, bazen bilerek bazen de farkında olmadan başkalarının sırtına basıp geçmeyi göze alırsın. Güzeldir, rahattır ama altta birilerinin canı çıkar; sesi çıksa da feryadını duymazdan gelirsin.
Orta yolcuları ise hiç sorma, belki de hiç ama hiç sormamak gerekir... Onlar hep arafta yaşarlar. Neyin iyi neyin kötü olduğunu bal gibi bilirler ama ne şiş yansın isterler ne kebap. Rüzgâra göre yön değiştiren, her iki tarafa da göz kırpan zübükzadelerdir onlar; duruma göre şekil alır, nabza göre şerbet verirler... Onlarınki, hayatı sadece idare etmekle, eyyamcılıkla sürdürülen bir yolculuktur. Ve her dönemde yığınla yolcusu vardır. Oysa gerçek ve doğru olan, o zor ve engebeli yolu göze alarak yürümek değil midir?
Biliriz ki akıntıya kapılmak kolaydır. Oradan ilerlemek yormaz insanı. Hazır kalıplara sığınırsın, kimseyle ters düşmezsin, sürüye katılıp yaşar gidersin. Ama hayata soldan bakmak ve o yolda yürümek, ritmi bozmayı göze alan katıksız bir cesaret işidir. O yol; çizilmiş sınırlara ve ezberlere açık yüreklilikle itiraz etmektir. Çünkü bazen kalabalık bir caddede, herkesin aktığı yönün aksine yürümek gerekir. Çoğunluk bunu göze alamasa da…
Soru sormaktan kaçıp hazır reçetelere ve kurulu düzene yaslanma kolaycılığı; basit ve ucuz olmanın yanında insanı kendisi olmaktan uzaklaştıran bir tuzaktır. "Gittiğim yol gerçekten benim seçimim mi, yoksa zihnimi akıntıya mı bıraktım?" İşte bu kolaycılığa düşmemek, o akıntıya itiraz edebilmek başlı başına bir devrimdir. Kendi devrimini gerçekleştirebilmek, belki de hayatta kazanabileceğimiz gerçek zafer olacaktır.
Dünyaya soldan bakanlar ve bilhassa o yoldan yürüyenler için dünya sabit, düz ve değişmez değildir. Onlar en çok da kendi inandıklarını masaya yatırır, kendi doğrularının üzerinde düşünürler. Hani Sokrates'in o meşhur "Sorgulanmamış bir hayat yaşanmaya değmez" sözü vardır ya... Soldan düşünmek tam da budur işte. Durup kendi kendine ardı arkası kesilmeyen sorular sorabilmektir: "Ya öyle değilse?", "Ya başkaları haklıysa?", "Ya benim doğru bildiğimin tersi mümkünse?" İşte sola inananlar, tam da bu soruların yarattığı o sarsıcı boşlukta debelenmeyi tercih ederler. Tek bir doğru yoktur; belki de bütün meselelerin çözümü burada, ‘en doğruyu arama’ çabasında yatıyordur.
Soldan adımlayanlar için hiçbir fikir, isim veya sembol dokunulmaz değildir; sorgulanmadan her şeyin üstüne çıkarılan sarsılmaz bir "kutsallığa" bürünemez. Çünkü soru sorulmayan yerde hiçbir ilerleme olmaz. Hani bazen insan bir değere sıkı sıkıya sarılır da "Bunun altını gerçekten doldurabiliyor muyum, yoksa sadece ezbere mi inanıyorum?" diye sormaz ya kendine...
İnanmak, anlamanın ve sorgulamanın yerini aldığında zihnin düşünmeyi bıraktığını bilir soldan bakan insan. Kolaycılığa düşmez; zihnindeki Don Kişot’u rahat bırakmaz, salar yel değirmenlerinin üzerine. En azından kendine karşı dürüsttür. İçi boş ezberlerin peşine takılmak yerine; aklın, mantığın, vicdanın ve merhametin süzgecinden geçmeyen hiçbir şeyi sorgusuz sualsiz kabul etmez.
Muhafazakâr değildir, olmamalıdır da soldan yürüyenler; geçmişin kalıplarını kutsayıp bugünü oraya hapsetmezler. Dünyayı da insanı da sürekli değişen ve dönüşen bir varlık olarak görürler. Kendine acımasızca soru sorabilen biri "öteki"ni düşmanlaştırabilir mi? "Onun penceresinden baksam ne görürüm?" diyebildiğin an, sığ kalıplar darmadağın olmaz mı? Bu yüzden sana hiç benzemeyenle bile yan yana gelebilirsin. Bu yolda yürürken kimsenin sesini kesmeye, kısmaya çalışmazsın zira o kaldırımda herkesin sözüne yer vardır. Aklına kim gelirse gelsin, o alan herkese kendiliğinden açılır zaten; kimse kimseyi susturmaya, bastırmaya kalkmaz. Ne renge bakar gözün, ne memlekete, ne de hayatı okuma biçimine... Fikri fikrinle çatışsa bile bilirse ki o kaldırımda onun da sözünü söyleyebilmesi kıymetlidir.
Çoğulcu olabilmek, ötekinin fısıltısını bile duymaya niyet etmektir biraz da. Kimsenin susturulmadığı, sesinin bastırılmadığı bir sokakta beraberce yürüyebilmenin ferahlığıdır bu. En ağır fikirleri acı tatlı tartışmaktan çekinmezsin. "Peki ya ben yanılıyorsam?" şüphesi, insanı kibirden korumaz mı? Soldan yürümenin böyle güzel bir tarafı vardır işte:"Ya ben yanılıyorsam, peki ya onlar yanılıyorsa?" Ne kadar kıymetli sorular, değil mi? Yeni limanlara yelken açmak gibi...
Gelenekçiliğin o dar kalıplarına teslim olmamak gerekir. Yeri geldiğinde en yakınındakilerin, o çok sevdiklerinin fikirleriyle bile çatışmayı göze alabilmektir mesele. "Biz böyle gördük, böyle devam etmeli" ezberine karşı, "Gerçekten öyle mi olmak zorunda?" sorusunu fısıldamalı dudaklar. Sorgulamadan kabul ettiğimiz her düşünce bizi çürütmez mi? Yalnızlaşacağımızı bilsek bile sahte kalabalıklar arasında kaybolmaktansa kendi gerçeğimizle kalabilmek daha cesur bir adım değil midir?
Sürü psikolojisinden sıyrılmak pek kolay değildir, biliyorum. Nietzsche’nin dediği gibi: "Bütün o kitleler arasında kendi yolunu çizmeye çalışan insan, her zaman mücadele etmek zorunda kalır." Çünkü kalabalıkların "akıl sağlığı" saydığı şey, çoğu zaman sürüye uyma halinden başka bir şey değildir.
Herkesin aynı tarafa koştuğu bir yerde durup "Bir dakika, ben nereye gidiyorum?" diyebilmek gerçekten yürek ister. Tek başımıza dünyayı değiştiremeyebiliriz belki ama tek bir insanın bile bir şeyleri dönüştürebileceğine inanmaktır soldan yürümek. Değişim, tam da küçük bir itirazla başlamaz mı?
Direnmenin özü de tam olarak burada gizlidir işte. Direnmek; sadece sokaklarda, meydanlarda bir baskıya karşı ses yükseltmek değildir. Asıl direnç, akıntının seni sürüklemek istediği o kolaycı sulara kapılmamakta, kendi kalbini ve aklını çürümekten koruyabilmektedir. Zamana, vicdanı körelten yozlaşmaya ve çoğunluğun konforlu sessizliğine karşı bir itiraz bayrağı açmaktır. Herkesin teslim olduğu, "Düzen böyle gelmiş, böyle gider" dediği yerde; "Hayır, böyle gitmek zorunda değil!" diyebilme gücüdür. Bazen tek başına kalsan da o dik duruşu bozmamaktır direnmek. Çünkü bilirsin ki; direnen zihin pas tutmaz, direnen yürek kabuk bağlamaz.
Aslında en zor yüzleşme tam da burada başlar... Mesele süslü devrimci cümlelerin arkasına saklanmak değildir elbette. Dünyaya soldan bakmak kolaydır; oturduğun pencereden adil bir dünya hayali kurarsın, eşitlikten, adaletten bahsedersin, yapılan haksızlıklar yüreğini darlar. Ama sadece bakmak, izleyici kalmak değil midir?
Asıl mesele bakmakla yetinmek mi, yoksa yürüyebilmek mi? Konforumuz bozulmasın diye karnımızdan mı konuşuyoruz, yoksa lafını ettiğimiz o değerler için risk alabiliyor muyuz?
Bazen sadece konforlu bir koltuğa kurulup soldan bakmak zihinsel bir kolaycılıktır. Vicdanı rahatlatan bir açıdan, pencerenin sol kanadından sokağa bakarak ahkâm keser, kendi kabuğumuza çekiliriz. Biber gazına maruz kalmamanın güvenli alanında kahvemizi yudumlarız. Oysa soldan yürümek; Ahmed Arif’in dizeleriyle:
Nerede olursak olalım,
İçerde, dışarda, derste, sırada,
Üstüne yürümektir,
Tükürmektir yüzüne celladın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının...
Dayanmaktır kitap ile, iş ile,
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile...
İlkelerin uğruna yaşamı anlamlı kılmaktır soldan yürümek. Koşarak sokağa inmektir; rüzgâra karşı bağrını açmaktır.
Güçle, otoriteyle sınavımız zordur bizim. Birilerinin gölgesine sığınmak, bir güce sırtını yaslayıp yaşamak çok zahmetsizdir neticede. Konforludur da... Oysa soldan yürümek, o tatlı söğüt gölgesinden çıkıp güneşin yakıcı sıcaklığında durabilmektir. Eğilip bükülmeden, sırf bir yerlere yaranmak için el pençe divan durmadan, yalnız kalmayı göze alıp kendi iradene sahip çıkmaktır.
Soldan bakmak aslında sadece yetinebilmektir. "Daha fazlası benim olsun" diyen o hırslı yarıştan çekilip, gözünü de gönlünü de doyurabilmektir. Başkasının hakkına girmeden yaşamanın ilk yolu, kendi isteklerimize bir sınır çizebilmekten geçiyor zira. Biriktirmek yerine paylaşmayı, üstün gelmek yerine omuz vermeyi seçersin.
Vicdan dediğimiz şey de tam olarak burada devreye girer. Birinin eksiği üzerine kendi konforunu kurmaktan utanmaktır bu. Başkasının acısını hissettiğin, birine karşılıksız el uzattığın o ince sızı var ya; işte o insanı insan yapan en güzel duygudur.
Hırsın, bencilliğin, "Önce ben!" anlayışının her yanı sardığı şu dünyada hiçbir karşılık beklemeden birine elini uzatmak, başkasının derdiyle dertlenebilmek insanı gerçekten insan yapıyor. Bencilliğin o daracık dünyasından çıkıp ferahlamaktır bu.
Kavganın, gürültünün ortasında ısrarla barıştan, bir arada yaşamaktan yana olmayı ne kadar da özlemişiz, değil mi? Hele ki her şeyin parayla ölçüldüğü, doğanın kâr hırsıyla yağmalandığı şu çağda soldan adımlamak insana nerede duracağını öğretir. Paranın ve betonun o doymak bilmeyen iştahına karşı; kurdun, kuşun, dalda kalan son bir yaprağın hakkını kendi hakkın bilmektir...
Derler ya, bu yol ateşten gömlektir herkes giyemez; demirden leblebidir herkes çiğneyemez. Bu yol adaletin yoludur. Öyle "bizim mahalleye" istenen bir ayrıcalık olamaz asla. Sana hiç benzemeyenin, hatta hiç sevmediğinin bile hakkını kendi hakkın gibi savunabilmektir.
Tarih boyunca süslü lafları, bayrakları ya da soyut kutsalları öne sürüp kavgayı, savaşı meşrulaştırmak hep çok kolay olmuştur. Birileri var ya işte o birileri sürekli öfkeyi körükleyip insanları karşı karşıya getirmeye çalışırken, karşı kaldırımdan yürüyenler için en gerçek kutsal, insanın bizzat kendisi ve nefes alabilmesidir. İşte bu yüzden soldan soldan yürümek; öldürmeyi değil, yaşamayı ve yaşatmayı esas alır.
Önemli olan herkesin öfkeyle bağırdığı zamanlarda bile ısrarla barışın, bir arada huzurla durabilmenin tarafında olmaktır. Çünkü bilirsin ki kavganın kazananı olmaz; faturasını her zaman birileri öder. Bu birileri hiç değişmiyor zira. Masumlar, mazlumlar ve gencecik insanlar… Öfkenin diline kapılmadan, insanı yaşatmanın o ince ve güzel yoluna sarılmaktır bütün mesele.
Akıl, bilim ve bilinçtir bu yolun pusulasıdır aslında. Gerçeği hayallerde değil, aklın aydınlığında ararsın. Ama bu seni katı ya da soğuk biri yapmaz. Aksine; akıl vicdanla buluşunca güzeldir. Empati dediğimiz o içten duygu en çok bu yolda anlam bulur. Başkasının acısını içinde hissettiğin o ince sızı var ya... İşte o sızı en çok bizim sol yanımıza yakışır. Zaten bu yüzden, herkesin kalbi biraz soldan atmalıdır bu hayatta.
Soldan yürümek sadece bir hayalin peşinden koşmak değildir. Kendi doğrularından bile şüphe edebilme olgunluğuyla, cesaretle sürülen bir yaşam biçimidir. Hayat dediğimiz; tercihlerimizin, sorularımızın ve reddettiklerimizin toplamı değil midir? Aklının, vicdanının ve kalbinin sesini dinleyen herkes için bu yolda yürümek; dünyayı güzelleştirmenin en samimi yolu gibi görünüyor.