Atalarımın Orta Asya'nın bağrından kopup geldiklerinden daha önceki yazılarımda bahsetmiştim.
Orada daha net bir kimlikleri varken, kadim Anadolu topraklarına attığımız adımlarla birlikte 'Yörük' kollarıyla tanımlanmaya başlıyoruz.
Özünde 'Türk' üst kimliği altında dünyanın arşınlanabilir her dağında, ovasında ayak izlerimiz olmaya başlıyor.
Tarih dersine evrilmeyecek yazı elbette.
Bir ırkı yüceltmek gibi bir niyetim de yok asla, insani bakış açıma ters!
Hümanizm adı altında kendimi ikna edemediğim bir düşünceyi de dile getirmeyeceğim!
Yaptıklarıyla, yazdıkları arasında yerin yedi kat altı ile yedi kat üstü arasındaki mesafe kadar fark olanlardan değiliz şükür!
Benim derdim samimi ve bunu kendi bildiğim, deneyimlediğim bir mirastan, kendi süzgecimden geçirerek anlatmaya, sorgulamaya çalışacağım.
Bilmediklerimi de öğrenme aşkıyla...
İçine doğduğum aile, o soğuk yıldızlarla dağ köyünde yaşatılan, nesillerdir aktarılan kültürel miras beni her seferinde Orta Asya'nın bozkırlarına geri döndürüyor.
İnanç konusunda bir ikiliktir sürüyor.
Gelenek adı altında aslında Türklerin en eski inancı Tengricilik- Gök Tanrı inancını belli rutinlerle -farkında olmadan belki de- devam ettirdiklerini görebilirsiniz.
Bu sadece benim büyüdüğüm o küçücük köyde değil Anadolu'nun hatta dünyanın dört bir yanında devam ediyor.
Anneannemin yayla evinde geçirdiğim zamanlarda bir davranışı beni çok etkilemişti.
Saçlarını taradıktan sonra dökülenleri bahçesinin çitlerine astığını hatırlıyorum.
Hafızamda eksik bir sohbet olarak kaldı hep.
Merakla izlediğimi görünce sanırım kendisi açıklama gereği duymuştu.
'Saçlar yakılmaz, atılmaz' demişti.
Nedenini sorabilseydim bir cevabı var mıydı bilmiyorum ama bunun aslında bir anlamı olduğunu bugün biliyorum.
Bir insanın nesiller boyunca devam eden ama gelenek halini almış davranışı.
Saçlar ruhun birer parçası!
Dökülen saçlarını bile rüzgara teslim eden bir anlayış...
İnsanın yaradılışında sahip olduğu her zerreye karşı duyduğu bu saygı, doğayla olan bu bağı benim de atalarımla olan bağımı diri tutuyor anlayacağınız.
Öğrenmeye ve anlamaya çalışıyorum.
Kıyaslıyorum, sorguluyorum...
Umay; bu inancın tam göbeğinde, bir kadın olarak beni etkiliyor.
Çağlar boyunca toplumların onun ile ilgili algısının değişimi benim için sorgulanması gereken bir çok gerçekliği içeriyor.
Umay Türk mitolojisinde çok önemli bir figür olarak karşımıza çıkıyor.
Güneşin kızı, yeryüzü tanrıçası, doğanın anası gibi isimlerle 'Ak Umay' halinden nasıl Kara Umay'a dönüştürüldü?
Oldukça bilinçli ve sistemli bir şekilde kadının toplumdaki saygınlığı ile paralel, mitolojik olarak karşılığı olan 'Umay' gibi tanrıçaların ya da etkileyici figürlerin de itibar kaybına ugratıldığını görüyoruz.
Kötülük sanılanın aksine gelişigüzel değil oldukça bilinçlidir.
Bilinçli olarak kaybettiklerimize bakalım...
Türkler;
'Ak Umay'dan 'Kara Umay'a,
'Anaerkil' yapıdan 'Ataerkil yapıya,
Var eden ve koruyandan, yok eden anlayışa nasıl evrilebildi!
Orta Asya Türkleri'nde anaerkil bir aile ve toplum yapısı vardı.
Kadın; bulunduğu her ortamda söz sahibi olan, özüne sözüne kıymet verilen, saygınlığı tartışmaya kapalı bir konumdaydı.
Gerçek bir eşitlikten bahsediyoruz!
Sorgulanmayan, tartışılmayan bir adalet anlayışı ve toplumsal yapı...
Türklerin inançlarını değiştirmeleri önemli bir kırılmaya sebep oldu ve o kırılma her zerresine kadar hissettiğimiz haliyle devam ediyor.
İnanç sisteminin değişmesi kadının toplum içindeki konumunu büyük ölçüde değiştirdi.
Bakın sadece İslam dininden bahsetmiyorum!
Türklerin asimile olanları çeşitli sebeplerle göç ettikleri her coğrafyada farklı bir inanca geçti.
Gök Tanrı inancı ise yaşantılarının bilinçli ya da bilinçsiz ritüellerinde devam ediyor.
Benim yakın atalarımda şahit olduklarım da bundan ibaret!
Dökülen her bir saç telinin doğada devam eden döngü ile bağına hassasiyet gösteren bir anlayış; sevgisini, saygısını, doğuştan sahip olduğu adalet duygusunu yitirdi ve sonuç ortada...
Kadını toplum içinde 'Hatun'dan, dört duvar içine ve böyle bir zindani düşünceye evrilten toplumlar iflah olmaz, olmuyor.
Umay korusun...
Yorum Ekle
Yorumlar
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Günnur Ekşi Ataokay
Umay korusun
Atalarımın Orta Asya'nın bağrından kopup geldiklerinden daha önceki yazılarımda bahsetmiştim.
Orada daha net bir kimlikleri varken, kadim Anadolu topraklarına attığımız adımlarla birlikte 'Yörük' kollarıyla tanımlanmaya başlıyoruz.
Özünde 'Türk' üst kimliği altında dünyanın arşınlanabilir her dağında, ovasında ayak izlerimiz olmaya başlıyor.
Tarih dersine evrilmeyecek yazı elbette.
Bir ırkı yüceltmek gibi bir niyetim de yok asla, insani bakış açıma ters!
Hümanizm adı altında kendimi ikna edemediğim bir düşünceyi de dile getirmeyeceğim!
Yaptıklarıyla, yazdıkları arasında yerin yedi kat altı ile yedi kat üstü arasındaki mesafe kadar fark olanlardan değiliz şükür!
Benim derdim samimi ve bunu kendi bildiğim, deneyimlediğim bir mirastan, kendi süzgecimden geçirerek anlatmaya, sorgulamaya çalışacağım.
Bilmediklerimi de öğrenme aşkıyla...
İçine doğduğum aile, o soğuk yıldızlarla dağ köyünde yaşatılan, nesillerdir aktarılan kültürel miras beni her seferinde Orta Asya'nın bozkırlarına geri döndürüyor.
İnanç konusunda bir ikiliktir sürüyor.
Gelenek adı altında aslında Türklerin en eski inancı Tengricilik- Gök Tanrı inancını belli rutinlerle -farkında olmadan belki de- devam ettirdiklerini görebilirsiniz.
Bu sadece benim büyüdüğüm o küçücük köyde değil Anadolu'nun hatta dünyanın dört bir yanında devam ediyor.
Anneannemin yayla evinde geçirdiğim zamanlarda bir davranışı beni çok etkilemişti.
Saçlarını taradıktan sonra dökülenleri bahçesinin çitlerine astığını hatırlıyorum.
Hafızamda eksik bir sohbet olarak kaldı hep.
Merakla izlediğimi görünce sanırım kendisi açıklama gereği duymuştu.
'Saçlar yakılmaz, atılmaz' demişti.
Nedenini sorabilseydim bir cevabı var mıydı bilmiyorum ama bunun aslında bir anlamı olduğunu bugün biliyorum.
Bir insanın nesiller boyunca devam eden ama gelenek halini almış davranışı.
Saçlar ruhun birer parçası!
Dökülen saçlarını bile rüzgara teslim eden bir anlayış...
İnsanın yaradılışında sahip olduğu her zerreye karşı duyduğu bu saygı, doğayla olan bu bağı benim de atalarımla olan bağımı diri tutuyor anlayacağınız.
Öğrenmeye ve anlamaya çalışıyorum.
Kıyaslıyorum, sorguluyorum...
Umay; bu inancın tam göbeğinde, bir kadın olarak beni etkiliyor.
Çağlar boyunca toplumların onun ile ilgili algısının değişimi benim için sorgulanması gereken bir çok gerçekliği içeriyor.
Umay Türk mitolojisinde çok önemli bir figür olarak karşımıza çıkıyor.
Güneşin kızı, yeryüzü tanrıçası, doğanın anası gibi isimlerle 'Ak Umay' halinden nasıl Kara Umay'a dönüştürüldü?
Oldukça bilinçli ve sistemli bir şekilde kadının toplumdaki saygınlığı ile paralel, mitolojik olarak karşılığı olan 'Umay' gibi tanrıçaların ya da etkileyici figürlerin de itibar kaybına ugratıldığını görüyoruz.
Kötülük sanılanın aksine gelişigüzel değil oldukça bilinçlidir.
Bilinçli olarak kaybettiklerimize bakalım...
Türkler;
'Ak Umay'dan 'Kara Umay'a,
'Anaerkil' yapıdan 'Ataerkil yapıya,
Var eden ve koruyandan, yok eden anlayışa nasıl evrilebildi!
Orta Asya Türkleri'nde anaerkil bir aile ve toplum yapısı vardı.
Kadın; bulunduğu her ortamda söz sahibi olan, özüne sözüne kıymet verilen, saygınlığı tartışmaya kapalı bir konumdaydı.
Gerçek bir eşitlikten bahsediyoruz!
Sorgulanmayan, tartışılmayan bir adalet anlayışı ve toplumsal yapı...
Türklerin inançlarını değiştirmeleri önemli bir kırılmaya sebep oldu ve o kırılma her zerresine kadar hissettiğimiz haliyle devam ediyor.
İnanç sisteminin değişmesi kadının toplum içindeki konumunu büyük ölçüde değiştirdi.
Bakın sadece İslam dininden bahsetmiyorum!
Türklerin asimile olanları çeşitli sebeplerle göç ettikleri her coğrafyada farklı bir inanca geçti.
Gök Tanrı inancı ise yaşantılarının bilinçli ya da bilinçsiz ritüellerinde devam ediyor.
Benim yakın atalarımda şahit olduklarım da bundan ibaret!
Dökülen her bir saç telinin doğada devam eden döngü ile bağına hassasiyet gösteren bir anlayış; sevgisini, saygısını, doğuştan sahip olduğu adalet duygusunu yitirdi ve sonuç ortada...
Kadını toplum içinde 'Hatun'dan, dört duvar içine ve böyle bir zindani düşünceye evrilten toplumlar iflah olmaz, olmuyor.
Umay korusun...