Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
SON DAKİKA

IMF raporu ve Türkiye ekonomisinin gerçek sorunu: Büyüdük ama kalkındık mı?

Yazının Giriş Tarihi: 27.02.2026 11:32
Yazının Güncellenme Tarihi: 27.02.2026 11:36

Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) 2025 yılı 4. Madde Konsültasyonu Raporu, Türkiye ekonomisinin kısa vadede kontrollü bir iyileşme sürecine girdiğini ortaya koyuyor. Enflasyondaki düşüş, mali disiplin ve sıkı para politikalarının eş zamanlı uygulanmasıyla destekleniyor; bazı makro göstergelerde olumlu sinyaller gözlemleniyor. Ancak raporun ışığında sorulması gereken temel soru değişmiyor: Türkiye gerçekten yapısal olarak güçleniyor ve toplumsal refahı artırıyor mu, yoksa büyüme yalnızca rakamsal ve kırılgan bir tablo mu sunuyor?

Dikkatli bir analiz, değerlendirmelerin büyük ölçüde geleneksel IMF politika çerçevesi içinde şekillendiğini; dış finansmana bağımlı büyüme yapısı, üretim dönüşümündeki sınırlılıklar ve derinleşen gelir dağılımı sorunlarının ise yeterince merkezde yer almadığını göstermektedir. Bugün Türkiye açısından temel mesele artık ekonominin büyüyüp büyümediği değildir. Asıl tartışılması gereken konu, ortaya çıkan büyümenin neden toplumsal refaha, üretken kapasite artışına, ekonomik dayanıklılığa dönüşemediği ve sürdürülebilir kalkınmayı hedeflemediğidir. Başka bir ifadeyle sorun, makro göstergelerdeki geçici iyileşmeden ziyade büyüme ile kalkınma arasındaki giderek açılan mesafedir.

IMF’nin 2025 Türkiye değerlendirmesi: Kontrollü iyileşme mi, kırılgan denge mi?

Türkiye ekonomisinde uygulanan dezenflasyon programına ilişkin en kapsamlı uluslararası değerlendirmelerden biri, IMF’nin yayımladığı 2025 yılı 4. Madde (Article IV) Konsültasyonu Raporu ile ortaya konuldu. Rapor, mevcut ekonomi politikalarının kısa vadede belirli sonuçlar üretmeye başladığını kabul ederken, elde edilen iyileşmenin henüz kalıcı bir yapısal dönüşüme dayanmadığını da dolaylı biçimde ortaya koyuyor.

IMF’ye göre sıkı para politikası, mali disiplin ve gelir politikalarının eş zamanlı uygulanması enflasyondaki gerilemede belirleyici rol oynadı. Nitekim yıllık enflasyonun Eylül 2024’te yüzde 49,4 seviyesinden 2025 yıl sonunda yüzde 30,9’a düşmesi, uygulanan politika bileşiminin kısa vadede etkili olabildiğini gösteriyor. Programın sürdürülmesi halinde enflasyonun 2026 sonunda yüzde 23 civarına gerileyebileceği, ekonomik büyümenin ise yüzde 4 dolayında daha dengeli bir patikada ilerleyebileceği öngörülüyor.

Ancak raporun genel çerçevesi incelendiğinde ortaya çıkan iyimser tablonun oldukça hassas bir dengeye dayandığı görülüyor. Türkiye ekonomisinin büyüme performansı hâlâ büyük ölçüde küresel finansal koşullara ve dış sermaye hareketlerine bağlılığını koruyor. Küresel ticarette artan belirsizlikler, jeopolitik riskler, enerji fiyatlarındaki dalgalanmalar ve iklim kaynaklı arz şokları, dezenflasyon sürecini kolaylıkla sekteye uğratabilecek temel kırılganlık alanları olarak öne çıkıyor.

Raporda en dikkat çeken başlıklardan biri ise ücret politikalarına ilişkin değerlendirmeler oldu. IMF, enflasyonla mücadelede ücret artışlarının geçmiş enflasyona endekslenmemesi gerektiğini vurgulayarak, asgari ücret ve kamu maaşlarının gerçekleşen enflasyon yerine hedeflenen enflasyon doğrultusunda belirlenmesini öneriyor. Teknik açıdan enflasyon ataletiyle mücadeleyi amaçlayan bu yaklaşım, reel ücretlerin uzun süredir gerilediği ve gelir dağılımının bozulduğu Türkiye gibi ekonomilerde önemli bir soruyu gündeme getiriyor: Enflasyonla mücadele toplumun hangi kesimi üzerinden yürütülecek?

Ücretlerin baskılandığı ancak servet birikiminin hız kesmeden devam ettiği bir ekonomik yapı, fiyat istikrarı sağlansa bile toplumsal refahı güçlendirmekte yetersiz kalabilir. Bu nedenle dezenflasyon politikalarının yalnızca makro dengeleri değil, sosyal adalet boyutunu da gözetmesi giderek daha kritik hale gelmektedir.

IMF raporunun ikinci önemli vurgusu para politikası üzerine yoğunlaşıyor. Enflasyon hedeflerine ulaşılıncaya kadar sıkı para politikası duruşunun korunması gerektiği belirtilirken, kredi büyümesinin iç talebi canlı tuttuğu ve finansal koşulların henüz tam anlamıyla sıkılaşmadığına dikkat çekiliyor. Bu çerçevede politika faizinin uzun süre yüksek seviyelerde tutulabileceği mesajı veriliyor. Bu yaklaşım, fiyat istikrarını kısa vadeli büyüme maliyetlerinin önünde konumlandıran klasik IMF perspektifinin devamı niteliğinde.

Bununla birlikte rapor, Türkiye ekonomisinin yapısal kırılganlıklarının sürdüğünü de açık biçimde ortaya koyuyor. Yüksek dolarizasyon oranı, reel sektörün döviz borcu, rezerv yeterliliğine ilişkin tartışmalar ve finansal sistem üzerindeki dezenflasyon baskısı ekonominin hassas alanları arasında yer alıyor. IMF’nin de dolaylı biçimde işaret ettiği üzere kalıcı istikrar yalnızca para politikası araçlarıyla sağlanamaz. Hukukun öngörülebilirliği, eğitim kalitesinin yükseltilmesi, verimlilik temelli üretim dönüşümü ve özellikle KOBİ’lerin finansmana erişiminin güçlendirilmesi sürdürülebilir kalkınmanın temel unsurları olarak öne çıkmaktadır.

Raporda dikkat çeken bir diğer unsur ise IMF’nin son yıllarda daha görünür hale gelen sosyal politika vurgusudur. Çocuklu hanelere yönelik vergi destekleri, düşük gelirli çalışanlara ücret sübvansiyonları ve kadın istihdamını artıracak bakım hizmetlerine ilişkin öneriler, ekonomik istikrar ile sosyal dayanıklılık arasındaki ilişkinin artık daha açık biçimde kabul edildiğini göstermektedir.

Buna rağmen IMF değerlendirmeleri ekonomik başarıyı büyük ölçüde enflasyon, faiz, bütçe dengesi ve borç sürdürülebilirliği gibi makro göstergeler üzerinden tanımlamayı sürdürmektedir. Oysa Türkiye’nin son yıllardaki deneyimi önemli bir gerçeği ortaya koymaktadır: Ekonomi dönemsel olarak büyüse bile bu büyüme geniş toplum kesimleri için kalıcı refah artışına dönüşmeyebilmektedir. Bu nedenle IMF raporu yalnızca bir istikrar değerlendirmesi değil, daha temel bir soruyu da gündeme getirmektedir: Türkiye ekonomisi gerçekten yapısal olarak güçlenmekte midir, yoksa dış finansman koşullarına bağlı kırılgan bir dengelenme süreci mi yaşamaktadır?

Orta gelir tuzağı değil, orta kalkınma tuzağı: Büyüme var, paylaşım yok- gelir ve servet eşitsizliğinin derinleşmesi

Türkiye ekonomisine ilişkin tartışmalar uzun yıllardır “orta gelir tuzağı” kavramı etrafında şekillense de, mevcut tablo sorunun yalnızca gelir seviyesine indirgenemeyeceğini ortaya koyuyor. Gerçekte Türkiye’nin karşı karşıya olduğu sorun daha derin, yapısal ve kapsamlı bir nitelik taşıyor: orta kalkınma tuzağı.

Ekonomi belirli dönemlerde büyüme kaydedebilmekte, milli gelir artabilmekte ve makro göstergelerde geçici iyileşmeler gözlemlenebilmekte. Ancak eğitim, sağlık, teknoloji ve üretim yapısındaki dönüşüm, kurumsal kapasite ve verimlilik gibi kalkınmanın temel unsurlarında aynı ölçüde ilerleme sağlanamıyor. Sonuç olarak, büyüyen ama dönüşemeyen bir ekonomi görüntüsü ortaya çıkıyor.

Bu nedenle Türkiye’de ekonomik büyüme çoğu zaman kalkınma ile karıştırılıyor. Oysa kalkınma yalnızca rakamsal büyüme değil; yüksek katma değerli sektörlerin güçlenmesi, üretim kapasitesinin artması ve toplumun geniş kesimlerinin refahının kalıcı biçimde yükselmesi demektir. Bugün ise büyümeden elde edilen kazanımlar topluma eşit şekilde dağılmamakta, ekonomik ilerleme sosyal refaha dönüşememektedir.

Bu durum, özellikle gelir ve servet eşitsizliğinin derinleşmesiyle daha görünür hale gelmektedir. Finansal varlıklarda ve yüksek gelir grubunda gözlenen artış, ekonomik refahın toplumsal tabana yayılmadığını; aksine büyüyen bir eşitsizlik ve kırılgan bir sosyal yapı oluşturduğunu gösteriyor. Milyoner sayısındaki yükseliş çoğu zaman ekonomik başarı olarak sunulsa da, bu artışın büyük bölümü üretken yatırımlardan değil, finansal dengesizlikler ve varlık fiyatlarındaki yükselmelerden kaynaklanmaktadır.

Özetle, Türkiye’de büyüme var; fakat paylaşım yok. Ekonomik büyüme toplumun geneline yayılmadığında, orta sınıf zayıflıyor, yoksulluğun kalıcılığı artıyor ve refah yalnızca sınırlı bir kesimde yoğunlaşıyor. Kalkınmanın temel ölçütü ise tam tersine, büyümenin toplumsal refahı yayma kapasitesidir.

Bu çerçevede Türkiye ekonomisinin uzun vadeli kırılganlığını anlamak için bir diğer kritik boyut, büyümenin yapısal niteliğine bakmaktır. Son kırk yılda uygulanan büyüme modeli, dış finansmana bağımlı ve tüketime dayalı bir mekanizma üzerinden ilerlemiş; üretim temelli ve teknolojik kapasiteyi güçlendiren bir kalkınma süreci çoğu zaman ikinci planda kalmıştır. Bu da ekonomi ne kadar büyürse büyüsün, sürdürülebilir refah ve dayanıklılık yaratamayan bir döngü oluşmasına yol açmıştır.

Bu noktada sorulması gereken soru açıktır: Türkiye yalnızca büyüyen bir ekonomi mi olacak, yoksa toplumsal refahı ve yapısal dönüşümü merkeze alan bir kalkınma modeli mi inşa edecek? IMF raporunun kısa vadeli makroekonomik istikrar odaklı önerileri bu temel sorunu çözmekte yetersiz kalmaktadır.

Dış sermayeye bağımlı ve kırılgan büyüme modeli

Türkiye ekonomisinin son kırk yıldaki büyüme dinamikleri incelendiğinde belirgin bir döngü ortaya çıkıyor: Yurtdışından gelen sermaye girişlerinin hızlandığı dönemlerde ekonomi güçlü büyüme performansı gösteriyor; küresel likiditenin daraldığı veya finansman koşullarının zorlaştığı dönemlerde ise büyüme hızla yavaşlıyor, hatta kriz eğilimleri ortaya çıkıyor.

Bu yapı, ekonominin iç tasarruflar, üretken yatırımlar ve teknolojik dönüşüm yerine büyük ölçüde dış finansmana dayandığını gösteriyor. Küresel konjonktürdeki en küçük değişim bile ekonomik dengeleri etkileyebiliyor; kur oynaklığı ve finansal kırılganlıklar derinleşiyor.

Son yirmi yılda izlenen büyüme modeli, üretim ve verimlilik artışına dayalı olmaktan çıkarak, büyük ölçüde tüketim ve kredi genişlemesine bağlı bir mekanizma hâline gelmiştir. Küresel finansal genişleme dönemlerinde sermaye girişleri iç talebi hızla genişletmiş, ekonomi yüksek büyüme oranları yakalamıştır. Ancak aynı mekanizma, finansman koşulları sıkılaştığında ekonomik yavaşlama ve kriz riskini de beraberinde getirmiştir.

Bu nedenle Türkiye ekonomisi giderek “sermaye girişleriyle büyüyen, sermaye çıkışlarıyla kırılganlaşan” bir yapıya dönüşmüştür. Başka bir ifadeyle büyüme, üretim temelli değil, finansman temelli hâle gelmiştir. Bu model, kısa vadede yüksek büyüme yaratıyor olsa da, uzun vadede cari açık sorununu derinleştiriyor, dış borç ihtiyacını artırıyor ve ekonomiyi dış şoklara karşı savunmasız bırakıyor.

Dahası, bu büyüme modeli toplumsal refah açısından da sürdürülebilir değil. Tüketim temelli genişleme dönemlerinde ortaya çıkan büyüme, gelir dağılımını iyileştirmek yerine borçluluk artışı üzerinden geçici bir refah algısı yaratıyor. Ekonomi büyürken yoksulluğun kalıcı hâle gelmesi, bu yapısal sorunun en somut sonucudur.

Kısacası, Türkiye’nin asıl gündemi artık büyüme hızını artırmak değil; büyümenin niteliğini dönüştürmektir. Üretim, verimlilik, teknoloji ve insan sermayesine dayanmayan bir ekonomik genişleme modeli, kaçınılmaz olarak belirli aralıklarla kriz üretmeye devam edecektir. IMF’nin önerileri ekonomiyi istikrara kavuşturmayı hedeflese de, uzun vadeli kalkınmayı güçlendirecek sanayi politikaları ve kapsayıcı refah mekanizmaları çoğu zaman sınırlı kalmaktadır.

Bu noktada ortaya çıkan temel soru açıktır: Türkiye ekonomisi, dış sermaye akımlarına bağımlı kırılgan bir büyüme döngüsü içinde mi kalacak, yoksa üretim ve teknoloji temelli bir kalkınma modeline mi yönelecek?

Hormonlu büyüme modeli: Tüketime dayalı ekonominin sınırları

Türkiye ekonomisinin son yirmi yıllık performansı, büyümenin niteliğine ilişkin tartışmayı giderek daha önemli hale getiriyor. Ekonomik göstergeler belirli dönemlerde yüksek büyüme oranlarını işaret etse de, bu büyümenin üretim kapasitesini kalıcı biçimde artıran, teknolojik dönüşümü hızlandıran ve toplumsal refahı yaygınlaştıran bir kalkınma sürecine dönüşmediği görülüyor.

Zaman içinde Türkiye, üretim ve verimlilik artışına dayalı bir modelden uzaklaşarak, büyük ölçüde tüketime ve dış kaynak girişlerine dayalı bir büyüme yapısıgeliştirmiştir. Küresel finansal genişleme dönemlerinde artan sermaye girişleri kredi hacmini büyütmüş, iç talep hızla genişlemiş ve kısa vadede yüksek büyüme oranları yakalanmıştır. Ancak finansman koşulları sıkılaştığında, aynı mekanizma ekonomiyi hızlı yavaşlamaya ve kriz riskine açık hâle getirmiştir.

Bu yapı, ekonomiyi “sermaye girişleriyle büyüyen, sermaye çıkışlarıyla kırılganlaşan”bir modele dönüştürmüş, büyüme üretim temelli değil, finansman temelli bir karakter kazanmıştır. Kısa vadede yüksek büyüme oranları sağlasa da, uzun vadede cari açık ve dış borç yükünü artırmakta, ekonomiyi dış şoklara karşı savunmasız bırakmaktadır.

IMF raporları genellikle bu kırılganlığı faiz politikası, bütçe disiplini ve para politikası çerçevesinde değerlendirmekte; üretim yapısının dönüşümü, sanayi stratejileri ve yüksek katma değerli üretimin güçlendirilmesi ise ikinci planda kalmaktadır. Oysa sorun yalnızca makroekonomik dengelerde değil, ekonominin üretim kompozisyonunda ortaya çıkmaktadır. İthal girdiye bağımlı üretim, düşük teknolojili sektörlerin ağırlığı ve sınırlı katma değer üretimi sürdüğü sürece, fiyat istikrarı sağlansa bile ekonomik dayanıklılık sınırlı kalacaktır.

Daha da önemlisi, bu büyüme modeli toplumsal refah açısından da sürdürülebilir değildir. Tüketim temelli genişleme dönemlerinde oluşan büyüme, çoğu zaman gelir dağılımını iyileştirmek yerine borçluluk artışı üzerinden geçici bir refah algısı yaratmaktadır. Ekonomi büyürken yoksulluğun kalıcı hâle gelmesi, tam da bu yapısal sorunun sonucudur.

Bu nedenle Türkiye açısından asıl tartışılması gereken konu artık büyüme oranının artırılması değil, büyümenin niteliğinin değiştirilmesidir. Üretim, verimlilik, teknoloji ve insan sermayesine dayanmayan bir ekonomik genişleme modeli, kaçınılmaz olarak belirli aralıklarla kriz üretmeye devam edecektir. IMF’nin politika önerileri, ekonomiyi kısa vadede istikrara kavuşturmayı amaçlasa da, uzun vadeli kalkınmayı güçlendirecek sanayi politikaları, kapsayıcı refah mekanizmaları ve üretim odaklı stratejiler çoğu zaman sınırlı kalmaktadır.

Bu noktada sorulması gereken temel soru açıktır: Türkiye ekonomisi, dış sermaye akımlarına bağımlı, kısa vadeli dalgalanmalara açık bir büyüme modeliyle mi ilerleyecek, yoksa üretim, teknoloji ve kapsayıcı kalkınma odaklı bir stratejiye mi yönelecek?

Büyüme mi kalkınma mı? Türkiye’nin asıl stratejik tercihi

Türkiye ekonomisine ilişkin tartışmaların çoğu uzun yıllardır büyüme oranları etrafında şekilleniyor. Oysa ekonomik tarih açık biçimde gösteriyor ki, yüksek büyüme oranları tek başına kalkınma anlamına gelmiyor. Asıl mesele, ekonominin ne kadar büyüdüğü değil; bu büyümenin toplumsal refaha ne ölçüde yansıdığı ve sürdürülebilir bir üretim kapasitesi yaratıp yaratmadığıdır.

Son kırk yıllık deneyim, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu sorunun yalnızca orta gelir tuzağıyla sınırlı olmadığını ortaya koyuyor. Daha derin, yapısal bir sorun söz konusu: orta kalkınma tuzağı. Ekonomi belirli bir gelir seviyesine ulaşmış olsa da, yüksek katma değerli üretime geçiş sınırlı kalmış, teknolojik dönüşüm yeterince sağlanamamış, eğitim ve kurumsal kalite alanlarında kalıcı sıçramalar gerçekleşmemiştir. Büyümenin kazanımları toplumun geniş kesimlerine eşit biçimde yansımamış; gelir dağılımı bozulmuş, orta sınıf zayıflamış ve çalışan yoksulluğu artmıştır.

IMF raporlarında büyüme çoğunlukla makro istikrarın bir sonucu olarak ele alınmakta; fiyat istikrarı sağlandığında ekonomik dengenin kendiliğinden oluşacağı varsayılmaktadır. Ancak kalkınma iktisadı perspektifinden bakıldığında bu yaklaşım yetersizdir. Makroekonomik istikrar önemli olsa da tek başına yeterli değildir. Türkiye’nin temel ihtiyacı, kısa vadeli finansal istikrar programlarından ziyade uzun vadeli, üretim ve teknoloji odaklı sürdürülebilir kalkınma stratejisidir.

Kalıcı çözüm, yalnızca büyüme oranlarını artırmakla değil, ekonominin yapısal niteliğini dönüştürmekle mümkündür:

• Üretim ve teknoloji temelli büyüme modeline geçiş,

• Sanayileşme politikalarının güçlendirilmesi,

• İnsan sermayesine yatırım yapılması,

• Sosyal devlet mekanizmalarının etkinleştirilmesi,

• Gelir dağılımını iyileştiren kapsayıcı politikaların uygulanması zorunludur.

Aksi halde Türkiye ekonomisi, sermaye girişleriyle hızlanan, sermaye çıkışlarıyla yavaşlayan; büyüyen fakat toplumsal refah üretemeyen kırılgan bir döngü içinde kalmaya devam edecektir.

Özetle, önümüzdeki dönemin belirleyici sorusu açıktır: Türkiye, fiyat istikrarını hedefleyen dar bir istikrar programıyla mı yetinecek, yoksa üretim, adalet ve sürdürülebilir kalkınmayı merkeze alan gerçek bir kalkınma yoluna mı yönelecek?Çünkü deneyim göstermektedir ki, sürdürülebilir kalkınma olmadan sağlanan hiçbir istikrar kalıcı değildir.

IMF politikalarına yönelik temel eleştiri

IMF’nin 2025 Türkiye değerlendirmesi, enflasyonun düşürülmesi ve makro dengelerin sağlanması gibi kısa vadeli hedeflerde başarılı olabileceğini gösteriyor. Ancak Türkiye’nin esas sorunu, yapısal kalkınmayı sağlamaktan uzak kalan bir büyüme modeli ile karşı karşıya olmasıdır.

IMF politikaları, ağırlıklı olarak fiyat istikrarı, mali disiplin ve finansal dengelenmeye odaklanıyor. Büyümenin niteliği ve kalkınma boyutu ise çoğu zaman ikinci planda kalıyor. Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca enflasyonu düşüren bir program değil; üretim yapısını dönüştüren, teknolojik kapasiteyi artıran ve gelir dağılımını iyileştiren kapsamlı bir kalkınma stratejisidir.

1980 sonrası neo-liberal politikalar ve Washington Konsensüsü çerçevesinde şekillenen IMF yaklaşımı, mali disiplin, fiyat istikrarı, sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi ve piyasa mekanizmasının güçlendirilmesini ekonomik başarının temel kriteri olarak gördü. Ancak kırk yılın ardından ortaya çıkan tablo, bu politikaların kalkınma açısından ciddi sınırlılıklar taşıdığını gösteriyor.

IMF programları çoğu zaman ekonomiyi kısa vadede istikrara kavuşturmayı önceliklendirdi; üretim yapısını dönüştürme, teknolojik kapasiteyi artırma ve gelir paylaşımını iyileştirme hedefleri ikinci planda kaldı. Sonuç olarak Türkiye’de büyüme rakamları artarken, toplumsal refah ve yapısal dayanıklılık sınırlı kaldı.

Bugün Türkiye ekonomisi, dış sermaye girişleri hızlandığında büyüyen; küresel finans koşulları sıkılaştığında ise kırılganlaşan bir yapıya sahip. Bu durum, ekonomiyi üretim temelli bir dönüşümden uzaklaştırmış ve büyümeyi finansal akımlara bağımlı hâle getirmiştir. IMF raporları ise çoğunlukla bu kırılganlığı finansal istikrar perspektifiyle sınırlı şekilde ele alıyor, sorunun kaynağı olan üretim yapısı, sanayileşme stratejisi ve katma değer sorunu yeterince tartışılmıyor.

Kısacası, IMF politikaları Türkiye için kısa vadeli istikrar sağlayabilir; ancak uzun vadeli kalkınma, teknoloji ve üretim dönüşümü, gelir adaleti ve toplumsal refahkonularında kapsamlı çözümler sunmaktan uzak kalıyor. Bu nedenle Türkiye’nin asıl sınavı, sadece istikrar programlarıyla yetinmeyip, üretim ve kalkınma odaklı bir ekonomik modele geçip geçemeyeceğinde yatıyor.

Sonuç: Türkiye ekonomisi için asıl soru — İstikrar mı, kalkınma mı?

IMF’nin 2025 Türkiye değerlendirmesi, kısa vadede kontrollü bir toparlanma ve dezenflasyon sürecinin ilerlediğine işaret ediyor. Enflasyondaki gerileme, politika koordinasyonunun güçlenmesi ve finansal dengelenme teknik açıdan önemli gelişmeler olarak değerlendirilebilir. Ancak tüm tabloya geniş bir kalkınma perspektifiyle bakıldığında, Türkiye ekonomisinin uzun süredir taşıdığı yapısal sorunlar hâlâ varlığını koruyor.

Bugün Türkiye’nin temel meselesi artık yalnızca makroekonomik istikrar değil. Asıl soru, bu istikrarın neden sürdürülebilir kalkınmaya dönüşemediğidir. Son kırk yıllık deneyim, dış sermaye girişlerinin hızlandığı dönemlerde büyüyen, küresel finans koşulları değiştiğinde ise kırılganlaşan bir ekonomi modelini gözler önüne seriyor. Bu yapı, ekonomiyi üretim temelli dönüşümden uzaklaştırıyor, büyümeyi finansal akımlara bağımlı hâle getiriyor.

Dış ticaret açığı, döviz bağımlılığı ve dış finansman ihtiyacı, ekonominin sürdürülebilir istikrarını sınırlayan temel unsurlar olmaya devam ediyor. IMF politikaları ise çoğunlukla bu kırılganlığın sonuçlarına odaklanıyor; yapısal dönüşüm ihtiyacını ve toplumsal refahı ikinci planda bırakıyor.

Ücretlerin baskılanmasını öngören dezenflasyon stratejileri kısa vadede fiyat istikrarını sağlayabilir; ancak gelir dağılımının bozulduğu bir ekonomide sosyal maliyetleri artırma riski taşıyor. Ekonomik istikrarın toplumun geniş kesimlerinin refah kaybı üzerinden sağlanması, hem ekonomik hem de siyasal sürdürülebilirliği zayıflatıyor.

Sonuç olarak Türkiye ekonomisinin önündeki kritik tercih şudur:

• Sadece fiyat istikrarını hedefleyen dar bir istikrar programıyla yetinmek mi,

• Yoksa üretim, teknoloji, insani gelişme, refah, bölüşüm, adalet ve sürdürülebilir kalkınmayı merkeze alan gerçek bir kalkınma yoluna mı yönelmek?

Çünkü tarih ve deneyim gösteriyor ki, kalıcı refah finansal dengelerden değil, üretim gücünden doğar. Üretim ve kalkınma odaklı bir model benimsenmedikçe, ekonomi her küresel likidite döngüsünde büyüyüp daralan kırılgan bir döngüde kalmaya devam edecektir.

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.