Türkiye ve Bursa’da işçi sınıfı tarihi: Bursa’daki işçi mücadelesinin kölecilikten sınıf bilincine evrilişi

Araştırmacı Yazar Elçin Arabacı ve Araştırmacı Yazar Raif Kaplanoğlu ile Türkiye ve Bursa’da işçi sınıfı tarihini ele aldığımız röportaj dizisinin bu bölümünde sözü Raif Kaplanoğlu’na bırakıyoruz. Raif Kaplanoğlu, Bursa’daki işçi mücadelesinin kölecilikten sınıf bilincine evrilişini anlatırken, dokumacılığın gelişimini toplumsal kimliklerin üretime katkılarını, grevlerin tarihini ve işçi mücadelesine yarattığı kazanımları derinlikle ele alıyor. Ardından Tanzimat’tan Cumhuriyet dönemine, sonrasında da yakın dönem Türkiye’nin toplumsal tarihine işçi mücadelesinin gelişimi çerçevesinden bakıyor. 

Bursa’da ilk fabrika İstanbul’un fethinden 16 yıl önce kuruldu

Osmanlı döneminde sanayi, dokumacılık, tekstil sanayi büyük ölçüde Türklerin elindeydi. Yani Bursa’da klasik dönemde tezgahların büyük bölümü Müslümanlarındı. Ölen kişinin kaç tane tezgahının olduğunu, elindeki ürettiği kumaş miktarının ne kadar olduğunu terekelerden öğreniyoruz. Dolayısıyla aslında Osmanlı klasik döneminde bugün ki gibi bir işçi sınıfı olmasa da merkantilist üretim daha çok parça başı evlerde üretim olsa da aslında kârhane dediğimiz büyük atölyelerde vardı. Hatta ilk kez benim yayınladığım bir kadı sicilinde 16.yüzyılda Bursa’da ilk fabrikasyonun nasıl kurulduğunun hikayesi anlatılıyor. 1437 yılında, yani daha İstanbul fethedilmeden önce.

Orta Asya’dan Bursa’ya gelen meslek: Dokumacılık

Bursa’da dokumacılık, Orta Aysa’dan gelerek üç kozalar tekkesini kuran, üç kardeşin kızlarının tezgah kurarak yanlarına yirmi öğrenci alıp onlara dokuma öğretmesiyle yerleşiyor. Bursa bir antropol merkezi yani Orta Asya’dan ve Çin’den gelen ipekler Bursa geliyor, Bursa pazar yeri olarak kullanılıyor, sadece satış yapılıyordu. Daha sonra bu olayın gelişmesi sonucunda artık Bursa’da dokuma tezgâhları oluşarak dokumacılık gelişiyor. 

Üretimde köleler kullanılıyor

Ama bu dönem de tabii ki klasik dönemden daha çok köle emeğinin kullanıldığı anlaşılıyor. Çünkü özellikle klasik dönem, 16. yüzyılda köleler oldukça ucuzdu. Çünkü fetihler yapılıyor ve çok köle geliyor. Köleler de kumaş üretimde yoğun olarak kullanılıyorlardı. Halil Salüloğlu’nun yaptığı bir araştırmaya göre; yılda 6 bin köle satışı yapılıyor. Yani 40-50 bin nüfusu olan bir şehirde yılda altı bin kölenin satılmış olması bu köle emeğinin ne kadar kullanıldığını gösteriyor. Kölelerle özgürlükleri karşılığında “Mukatebe” denilen karşılıklı bir sözleşme yapılıyor. Anlaşmadaki kadar kumaş yaptığında özgür bırakılıyor köle. Hatta bunu bir kadıya gidip teşhir ettiriyor. Kölede bir an önce özgürlüğüne kavuşması için gece gündüz çalışarak bütün enerjisin bütün bilgi ve becerilerini o üretime harcayarak en kısa sürede üretim yapıp özgürlüğüne kavuşuyor. Dolayısıyla bu üretimde patlama yaşatıyor. Aslında bu köle kullanımı üretim gücünü arttırıyor. Dolayısıyla Bursa’da kullanılan yoğun emek gücünün köle olduğunu söyleyebiliriz. Bu açıdan kölelerin işçi bilinci söz konusu olamaz. Bu atölyelerde çalışanlarında genellikle kadın olduğunu görüyoruz. Ama sadece tekstil sektöründe değil çini kârhaneleri gibi başka sektörlerde de bu durum geçerliydi

19. yüzyılda Bursa’nın küresel sermaye girişimi: Flatür fabrikaları

Üretim için esas diyebileceğimiz dönem 19. yüzyılda daha çok flatür fabrikaları gerçekleşiyor. Flatür nedir? Kozadan ipeğin elde edildiği fabrikalar.  Bu fabrikalar tamamen yurt dışına ham madde üreten fabrikalardır. İlk fabrika 1837 yılında bir yabancı tarafından kuruluyor ancak beceremiyor. Çünkü yabancı birisinin Bursa’da hatta Türkiye’de bir iş yapması zor. Sonra işbirlikçi olarak bir Ermeni ile birlikte çalışma yapınca başarılı oluyor. Yabancılar sermayeyi veriyor, Bursa’dan ve Müslüman olmayan Rum, Ermeni, Yahudi yerli işbirlikçilerle ortaklaşa bu fabrikaları kuruyorlar. 

İşçi yatakhaneleri Yahudi kamplarına benziyor

Bu fabrikaların özelliği; çok sayıda işçi çalışması ve bu işçilerinde büyük bölümünün kadın olmasıdır. Hatta çocuk olmasıdır. Bunlarında büyük bölümü aslında fabrikalar çoğalınca Bursa’daki Rum, Ermeni işçilerin yetersiz kalması üzerine çevredeki Rum, Ermeni köylerinden mevsimlik işçi olarak getiriliyor ve sağlıksız ortamlarda işçi yatakhaneleri yapılıyor. İkinci Dünya Savaşı’ndaki Yahudi kamplarına benzeyen, çok sağlıksız koşullarda yatakhaneler vardı. Zaten fabrikalar da son derece sağlıksızdı. Üretim 16 saat sürüyor, yani gün doğumu ile başlayıp, güneşin batması ile son bulan bir üretim. Son derece zor ve sağlıksız koşullarda devam ediyordu.

İşçi grevlerinin kısmen başarıya ulaşmasının arkasındaki güç: Hınçak Örgütü

Talimatnameye baktığımız zaman şöyle bir şey görüyoruz; bu işçilerin çalışma saatleri yine gün doğumundan yarım saat sonra, gün batımından yarım saat öncesine kadar devam etmekte. Yine sağlıksız ve çok uzun koşullarda çalışıyorlar ama hiç değilse her iş yerinde bir doktor bulundurulması, sürekli ve düzenli olarak sağlık kontrollerinin yapılması, sağlık bilgileri ile ilgili bir rapor hazırlanması gibi bazı maddeler konulmuştur. O açıdan baktığımızda bu işçi grevleri belli bir başarıya ulaşmış ve ilk kez işte işçi hakları konusunda bir takım yasal veri ortaya çıkmıştı. Bunun getirdiğini koşullarda 1. Meşrutiyet döneminde herhangi bir faaliyet olmasa da 2. Meşrutiyet döneminde ciddi yasal girişimler oluyor ama o tarihte sendika diye bir kavram yok. Sendikanın yerine cemiyet bugünkü dernek dediğimiz kavramlar vardı. Dernek çatısı altında işçiler örgütleniyor. İlk kadın grevi, bu kadınlar tabii çoğu çocuk yaşta ve birçoğu da evli olmayan işte çeyiz için mevsimlik geliyorlar, çalışıyorlar. Çeyiz parası kazanıp evlendiği zaman gidiyorlar. Dolayısıyla bu ortamdaki işçilerin işçi bilinci kazanması söz konusu değil. Aslında bu  grevlerde bu işçi bilincinin yarattığı bir tepki ile alakalı değil daha çok tabii ki bu işler büyük bölümünün Ermeni olması ve Sosyalist içerikli Hınçak Örgütü’nün bu  grevlerini arkasında olduğu, hatta işte grev konuşmasını kadın grevinde  kadın bir lider olarak Ermeni bir erkeğin bulunması bunların hepsi dönemin koşullarında artık tam bir işçi bilinci oluşmasa da birilerinin özellikle sosyalist hareketlerin etkisiyle, özellikle Hınçak Örgütü’nün  bu grevlerde etkili olduğunu söyleyebiliriz.

Cumhuriyet döneminde işçi penceresi: Yoldaş Gazetesi ve İbrahim Hilmi

Madenlerde de Rum ve Ermeniler çalışıyor orada da yine benzer bir şekilde bu örgütlerin etkili olduğunu biliyoruz. Türk ve Müslüman bu hareketlere destek veren Bursa’daki en önemli kişi İbrahim Hilmi’dir. Aslında Tatar kökenli birisi. Tatar olmasının özelliği ne?  Bunlar Rusya’dan geldikleri için daha Osmanlı’da tebaa bilinci yeni oturmuş yani kulluktan tebaalığa yeni geçmiş bir kişinin sosyalist bilince erişmesi mümkün değil. Ama Tatarlar daha çok Rusya’dan geldikleri için bu sosyal fikirlere aşinalar. Muhtemelen Nazım gibi Milli Mücadele döneminde Rusya’ya gidip geliyor. Bursa’ya döndüğünde “Yoldaş” diye bir gazete çıkarıyor. Milli Mücadele döneminde çok etkili bir gazete ama sadece Bursa’ya özgü bir gazete değil bu, bütün işçi kentlerine; Zonguldak’a Trakya’ya, İstanbul’a dağıtılan bir gazete çıkarıyor. Yoldaş Gazetesi, hem Bursa’da hem bölgede etkili bir yayın süreci başlatıyor. Dolayısıyla Cumhuriyet dönemine kadar bu bilinçle geliyor. Ama Cumhuriyet döneminde 1925’e kadar da oldukça etkili. 1925 öncesinde 24’te İstanbul’da tramvay grevi oluyor. Tramvay grevi de enteresan. Yine bu grevin kökeni, Hristiyan bir yöneticiye yapılan bir tepki. O tepkinin sonucu oluşan bir grev. Yani bir işçi ve emekçi bilinciyle oluşmaktan çok, antiemperyalist, yabancı düşmanlığı ve buna benzer daha çok milliyetçi unsurlarla beslenen bir tepki ile oluşan güçlü bir grevdir. Bursa’da da örgütlenmeler var. 1924’te 25’te güçlü işçi birliği oluşuyor. 1925’te ki Takrir-i Sükun yasası ile Terakkiperver’in kapanması ile beraber İbrahim Hilmi tutuklanıyor, Yoldaş Gazetesi kapanıyor.

Bursa’da, Türkiye’de büyük bir sessizlik süreci başlıyor. Ama tabi bu dönemde de işçi dernekleri kuruluyor ama 1936 yılında çok net bir şekilde  “Dernek Yasası” düzenlenirken, sınıf temeline dayalı dernek kurulamayacağı net bir şekilde belirleniyor. Dolayısıyla bu anlamda sendikal, işçi birliği gibi sınıfsal temele dayalı bir tüzük ve yönetmelikle sendika kurulamıyor. 1946 yılında da yine bir dernekler yasası oluşuyor ve bu dernekler yasasında yine aynı şekilde sınıf bilinciyle dernek kurulamayacağı belirtiliyor. Dernek kurulamayacağı konusundaki yasaklar 1946’da çok partili sisteme geçene kadar devam ediyor.

Çok partili hayat sürecinde işçi hareketleri ve Bursa

Çok partili sisteme geçişle beraber tabii CHP içerisinde de artık birtakım açılımlar başlıyor. 1947 yılında çıkarılan dernekler yasasında sınıf bilincine ilişkin yasaklar kaldırılıyor ve daha sonra da sendikalar yasası oluşturuluyor. Tabii süreç içerisin de Bursa önemli bir merkez. Bursa’da çok güçlü birkaç fabrika var. Onlardan bir tanesi Merinos, ikincisi Suni İpek Fabrikası. Bu çok güçlü fabrikalarda büyük işçi kitleleri var. 1946’dan sonra Demokrat Parti aslında bizim gerici olarak nitelediğimiz bu parti, hem sendikaları hem işçileri destekleyen parti konumunda. Çünkü Demokrat Parti CHP’nin zıttı olan, yapmadığı her şeyi içine alabilen bir parti oldu. Bu dönemde yani 1950’lerde kurulan Bursa İşçi Birliği’nin başkanı olan Recep Kırım çok uzun yıllar Demokrat Parti milletvekilliği yapmıştır. Aslında Bursa’daki ilk işçi hareketlerini örgütleyen, sendikalaşmasını sağlayan, örgütlenmesi sağlayan kişilerin Demokrat Parti üyesi olduğunu görüyoruz. İlk dönem de kurulan sendikalar bir anlamda işçileri denetlemek için onları kontrol altına almak için kurulmuş sendikalardı. Yani kontrollü sendikalar diyelim.Bursa’daki 50’lili yıllardan 60’lı yıllara kadar neredeyse işçi liderlerinin Demokrat Parti tarafında, hatta bu dönem de Mehmet Ali Aybar’ın Demokrat Parti’den aday olması falan da bu mantıkla ilgili olmalıdır. 

1961 Anayasası, İşçi Partisi ve işçi mücadelesi                                                

Türkiye’de gerçek sendikaların emek kavramı 1961 anayasasıyla ortaya çıkıyor. 61’den sonra İşçi Partisi kuruluyor. İşçi Partisi’nin geliştirdiği anlayışla işçiler fabrikalarda örgütlenmeye başlıyorlar ve ardından DİSK kuruluyor. DİSK işçilerin bilinçlenmesinde son derece etkili oluyor ve 12 Eylül’e kadar çok güçlü bir sendikacılıkla işçiler örgütlü bir şekilde varlıklarını sürdürüyorlar. Fabrikalar taşeron sistemi diye bir şey geliştirdi, yaklaşık 20-30 yıldır. Taşeron sistemi sendikaları tamamen güçsüzleştirdi, etkisizleştirdi. Dolayısıyla sendikaların güçsüzleştirilmesinde ki en büyük etkenin Özal dönemindeki taşeronlaşma sistemi olduğunu söyleyebiliriz.

BursaMuhalif.com/Ezgi Bulut

escort izmir

izmir escort

izmir escort bayan

türk porno

porno izle

escort antalya

antalya escort

tiktok takipçi paketleri

buca escort

fake taxi

escort eskişehir