istanbul escort

Yılbaşı’nın bana hatırlattıkları – Raif Kaplanoğlu

Raif Kaplanoğlu Araştırmacı-Yazar

“Acı, 5000 sene evvel bir kraliçenin doğumu, bir başkasının da ölümüyle başladı. Gün soğuk-buz gibi ve aynı gün ateş ve kor gibiydi. iki Cehennemin arasında kaldık. Öyle ki, kıyâmet bize teselli, başlangıç ise acı oldu. Gök yarıldı, kaynar bir taş indi başımıza, yer yarıldı bir ejder çıktı, ateşten ve demirden atların çektiği bir erimiş araç ve bütün erkeklerin kılıçları birbirine girmiş. Kaçtık, kaçtık ve dünya böyle kuruldu. 5 günde, 5 kötünün bağrında saklanan Ay kadınları ve Kara Güneş erkekleriyle ve beş dar geçitin gizli dehlizlerinde doğdu. Acı ve azâb bu dünyayla geldi. Giden kadınla ve gelen kadınla birlikte… Zaman aktı ve bir kuyuya saklandı” (Tarsuslu Zinon).

“Nedir zaman, nedir?
Bir su mu, bir kuş mu?
Nedir zaman, nedir?
İniş mi, yokuş mu?”

N.F. Kısakürek’in şiirindeki gibi zaman bir iniş mi, yoksa çıkış mı? Önce elektriği gördük, sonra radyoyu, telefonu TV’yi, bilgisayarı gördü gözlerimiz. Ahşap evrimiz yerine apartmanlarda oturuyor ailemiz. Eşek arabalarının, faytonların yerini otomobiller aldı. Bizim neslimiz bu akıl almaz hızlı gelişmelerle, dokunduğu her şeyi değiştirdi. Diğer yandan zamanla dostlukları, tertemiz aşkları, yemyeşil doğamızı yitiriyoruz…

“Ne içindeyim zamanın
Ne de büsbütün dışında;
Yekpâre, geniş bir ânın
Parçalanmaz akışında”

Ahmet Hamdi Tanpınar, o ünlü Bursa şiirinde zamanı böyle betimliyor. Zaman bir su gibi akıp gidiyor; insan ne durduruyor zamanı, ne de buna gerek duyuluyor. Hızla akıp giden bu zamanda, özellikle de bizim neslimiz, müthiş bir değişime tanık oldu. Asırlardır değişmeyen gelenekler-görenekler, düğünler, bayramlar son yirmi-otuz yılda birden değişiverdi/değişiyor… Zamanı tutmak mümkün değil ellerimizle, o su gibi akıp gidiyor. 

Var olan aşınıyor azar azar zamanla
Anamın bıraktığı yerden sarıl bana.
Anılarım kar topluyor inceden,
(Metin Altıok)

Hayatımızın her alanındaki eski yaşam biçimimiz değişip tek düze bir kültüre doğru giderken -elimde değil ama- değiştirmek istiyorum zamanı. Her şeyin makineleştiği, elektronikleştiği çağımızda, o eski, her mahallede birbirinden farklı kültürler yok artık. Mekanik ve elektronik ilişkilerle oluşan yeni bir sanal kültür oluşuyor çevremizde. Bursalı şair dostum Hilmi Haşal’in bir şiirinde yazdığı gibi: “Elektronik bir yalnızlık bu” 

Takvimler

Gregorian/Gregoryen takvim daha çok ticaridir ve Erken Julian Takvime benzer. Julian takvimi Milattan 50 yıl önce Roma’daki Pagan rahipler tarafından dizayn edilmişti. İmparator Julius Caesar, o sıralarda Roma’da kullanımda olan mevcud takvimden daha kullanışlı bir takvim geliştirmelerini isteyince Julian Takvimi oluştu. 

Hıristiyanlar da daha sonra, 25 Aralık 1 tarihini, Hz. İsa’nın doğum tarihi olarak kabul etmiş ve tarihi buradan başlatmıştır. Oysa İsa’nın şimdiki takvime göre 4 veya 7 yılında doğduğu bilinmektedir. 

Julian takvimi, her yıl 11 dakika 14 saniye artık veriyordu. Bu nedenle 128 yılda bir artık gün oluşacaktı. 16. yüzyılın sonlarında bu hatayı düzeltmek üzere Papa Gregory bir komisyon topladı. Çözüm olarak, 400’e bölünebilen yılların sıçrayıcı yıl olarak kabul edilmesine karar verildi. Böylece Gregoryan Takvimi oluştu. Ancak Ortodoks Kiliselerinin çoğu Julian takvimi kullanmayı sürdürüyor. Julian takvimi, Gregoryen takviminden 13 gün daha geçtir. 

Yahudi takvimi, evrenin yaratıldığına inanılan tarihle başlamaktadır. Bu tarih, Milattan önce 3761’de başlamaktadır. Yahudi takvimi aya göre düzenlenir. Her 3, ya da 4 yılda bir, bir ay eklenir. Böylece, Yahudi yılı, 354 ilâ 385 gündür. 

İslam takvimi ise Hz. Muhammed’in Mekke’den Medine’ye hicret yılı olan 622’den başlar. Aya göre düzenlenen bu takvim her 33 yılda bir kendini tekrar eder.  Bir yılı 354 gün olup güneş yılına göre 11 gün daha kısadır, 

Hind takvimi, Saka çağının başlangıcı olarak kabul edilen, Milattan önce 78’e tekabül eder. Bu takvim, Jupiter gezegeninin hareketlerine göre düzenlendiğine inanılan bir takvim olup Milattan önce 3012’ye kadar iner. 

Bahaî takvimi, Bab’ın kendini ilâh ilân ettiği tarihe denk gelir. Milattan önce 1844’e tekâbül etmektedir. Takvim 19 aydan oluşmakta olup her yıl 361 günden oluşur. 

Zerdüş takvimde 12 ay vardır. Her bir ay 30 gündür. Son ay, 5 gatha fazladır. Takvimin başlangıcı, son Zerdüştî Sasanî kralı Yazdegird 2’nin, Milattan önce 631’de gerçekleşen taç giyme törenine denk gelir. Yeni Yıl, 21 Mart’tır. 

Yılbaşı Bir Hıristiyan Geleneği değil

Çocukluğumda, dindar bir aile olarak Yılbaşı’na pek ilgi gösteremezdik. Bunun bir Hıristiyan inancı olduğu söylenmekteydi. Oysa bunun bir Hıristiyan geleneği olmadığını yakın zamanlarda öğrendik. 24 Aralık gecesi de Hz. İsa’nın doğum günü olarak bilir. Oysa İsa’nın doğum günü kesin olarak bilinmemekle birlikte, bu gecenin ‘yeni yıl’ ile bir ilgisi de yoktur. Yılbaşı törenlerinde yapılan tüm ritüeller ve kutlamalar pagandır, yani Hıristiyanlık öncesi geleneklerdir. Hıristiyanlar da bu törenlere başta şiddetle karşı çıkmıştır. Hatta Bugün Hıristiyan dünyanın ünlü dindarları 25 Aralık ve yılbaşı kutlamalarını pagan/putperest gelenekleri olduğunu dile getiriyor.

Hıristiyanlık yayılmadan önce 25 Aralık tarihinde hasat tanrısı ‘Saturnus’ ve ışık tanrısı ‘Mithras’ onuruna şenlikler düzenleniyordu. Çünkü putperestler kutsal addettikleri Güneş’in (ışık tanrısı Mithras) her gün biraz daha erken kendilerini terk etmesine üzülürlerdi. Kutlamalar Kuzey Yarıküre’de yılın en kısa gününde (kışın gündönümünde) yapılırdı ki bu da kışın sonsuza dek sürmediği ve hayatın devam ettiği anlamına geliyordu. 25 Aralık’ta günler tekrar uzamaya başlayınca, Güneş’in kendileri ile kalmaya razı olduğuna sevinerek kutlamalar yaparlardı. Bu kutlamalar sırasında dans ederler, içki içerler ve ışıklandırma yaparlardı. Aralarında çeşitli hediyeler verirlerdi. İşte bugün yapılan Yılbaşı törenlerinin kökeni bu olaya dayanmaktadır.

Yılbaşında Hediye Vermek

Hıristiyanlık popülerlik kazandığında ve yayılmaya başladığında ilk kilise önderleri hediye verme geleneğinin bu öğretilere uygun olmadığına inanıyorlardı. Aslında bu geleneği, “pagan” diyerek yasaklamaya çalıştılar. Yine de bu, günlük yaşama derinden kök salmıştı ve insanlar o dönemlerin geleneklerini sürdürdüler, kapalı kapılar ardında hediye vermeye devam ettiler. Kilise önderleri, daha sonra bu geleneğin yıkılmayacağını anlayarak onu kabul ettiler. Kısa süre sonra, Müneccimlerin Çocuk İsa’ya verdikleri hediyelerin ilk “Noel hediyesi” olduğundan söz ederek hediye verme geleneğine kucak açtılar. Benzer biçimde, dünyadaki birçok dinde de hediye vermek resmi gelenek olarak benimsendi.

Hediyelerin birçoğu gönüllülük düzeyinde verilse de, tarih boyunca birçok lider, açacakları çok sayıda hediyenin gelmesini sağlamak için gerçekten de yasalar koydu. Roma İmparatoru Caligula bir yıl herkese, Yılbaşı’nda hediye kabul edeceğini ve kendi endamına uygun bulmadığı hediyelerin herkesin içinde alay konusunu edileceğini ilan etti. Daha sonra da III. Henry, aralık aylarından birinde İngiltere’deki tüccarların verdikleri para hediyelerinden etkilenmediği için, onların dükkanlarını kapadı. 

Yılbaşı’nda hediye verme düşüncesinin amacı, birbiriyle görüşmek ve hediye değiş tokuş ederek kişilerin bereketlerini kutlamaktı. Buradaki niyet, bu bereketin Yeni Yıl’da da sürmesiydi.

Yılbaşı benim için tüketilmiş, yitirilmiş bir yaşamın hatırlatılmasından başka bir şey değil. Zaman, aslında her gün biraz daha tükenmekte olan bir ömür demek. İnsanlar her gün bir şeyleri ürettiği gibi tüketme, hatta yok etmekte değil mi? 

“Zaman bir cambazdır
Geçerken yanıbaşımızdan
Gülümseyen gürültüsü” (Bahri Çokkardeş)

porno porno izle gaziantep escort gaziantep escort gaziantep escort gaziantep escort gaziantep escort gaziantep escort ankara escort