Yenilenebilir enerji, temiz enerji midir? (3) – Caner Gökbayrak

Caner Gökbayrak
DOĞADER Başkanı

Bu güne kadar kullandığımız enerji kaynaklarından en masumu belki güneş enerjisidir. Güneş olmadan dünyadaki yaşam var olamazdı. İlk bitkiler karbonu bünyelerine alıp gelişirken, oksijeni atık gaz olarak havaya bıraktı. Uzunca bir dönem oksijen o dönemin ilkel canlıları için atık, hatta zehirli gaz olarak kaldı. Bu da havadaki oksijen oranının artmasına yol açtı. Oksijenli solunum yapan canlıların ortaya çıkmasıyla denge kuruldu. Oksijen soluyan canlılar karbondioksiti atık gaz olarak havaya veriyor, bitkiler havadaki bu karbondioksiti alıp oksijene çeviriyordu.

Bilimsel araştırmalardan 4,5 milyar yaşında olduğunu öğrendiğimiz dünyamız için ilk insan ateşi bulana kadar başka bir enerjiye gereksinimimiz olmadı. Günümüzden 790 bin yıl önceye tarihlenen bu dönemden sonra insanların ısınmak ve yemek yapmak için kullandığı enerjinin dünyaya büyük bir zararlı etkisi olduğu söylenemez. Ancak durum sonraları dramatik hal almaya başladı.

Sanayi devrimiyle işler değişti. Fabrikalarda üretim için gerekli enerjiyi kömürden, yeni geliştirilen taşıtlar için petrolden sağlamaya başladı. Kömür ve petrol, dünyamızın ilk devirlerinde organizmaların çeşitli doğal etmenlerce toprak altına gömülmesi, sıcak ve basıncın etkisiyle başkalaşması sonucu oluşmuştu. Isıl gücünün fazla olmasının nedeni sahip oldukları yoğun karbon miktarıydı.

Kömür ve petrolü enerji elde etmek için yakmaya başladığımız ilk günden bu yana milyonlarca yıl önce toprak altına gömülen karbonu havaya vermeye başladık. Havadaki karbondioksit oranı hızla arttı. Bunun etkisini bugün küresel ısınma, iklim değişimi gibi terimlerle ifade ediyoruz. Havadaki karbon oranı o kadar çoğaldı ki, bilim insanlarının önce 300 ppm sonra 400 ppm olarak açıklandığı m3 başına karbon parçacığı sınır değeri, 2017 yılında 409 ppm’in üzerine çıktı. Bu da insan dahil dünyada yaşamsal varlığın devam etmesi için geri dönülmez sınırın eşiğinde olduğumuz anlamına geliyor.

1973 yıllında ortaya çıkan petrol krizi inanları başka enerji kaynakları aramaya itti. Bu dönem aynı zamanda dünyada çevre bilincinin yaygınlaşmaya başladığı yıllar oldu. Günümüzde türlü adaletsizliklerle Mersin Akkuyu’da nükleer santral kurulmaya çalışılsa da nükleer enerji, 1986’daki Çernobil Nükleer Santrali felaketinden sonra kabul edilebilir niteliğini yitirmişti. Elektrik üretimi için kömürlü termik santraller yerine rüzgar, güneş gibi kaynaklar öneriliyordu. HES, RES, GES, JES gibi kaynaklar doğal dengenin kurtuluşu olarak gösteriliyordu.

Güneş enerji panellerinin temizliği

Ancak bir şey unutuluyordu. Yapısal özelliği nedeniyle sürekli büyümek zorunda olan bir sistem olan kapitalizmin hükmü altında yaşıyorduk. Kapitalizm, doğal her türlü varlığın aksine büyümesi hiç bir zaman durmayacak bir sistemdi. Öyle ki büyüme, yani satışlardaki artış miktarı durmak şöyle dursun, bir dönem önceye göre aynı kaldığı zaman bile ciddi krize giriyordu. Büyüme, her an bir öncekinden daha çok üretmek ve dolayısıyla bir öncekinden daha çok enerji talebi anlamına geliyordu. İşte burada işler karışıyordu. Kapitalizmin büyüme ivmesinde enerji gereksinimi sürekli artarken bunu yenilenebilir kaynaklardan karşılamak pembe gözlükler takmaya benziyordu.

Bu pembe gözlükler, ‘sürdürülebilir kalkınma’ diye bir kavram geliştirilmesine neden oldu. Bunda çevreye ve insana duyarlı bir kalkınma hedefleniyor görüntüsü vardı. Zamanla iklimsel felaketler artmaya başladıkça Birleşmiş Milletler öncülüğünde iklim konferansları düzenlenmeye başlandı. Kyoto Protokolü bu çerçevede doğdu. Ülkelerin atmosfere bıraktığı karbondioksit gazının 1990 yılı düzeyinden %5 aşağıya çekmesini hedefleyen protokol, 2012’de tam bir fiyasko ile sürecini doldurdu. Bundan sonraki iklim görüşmelerinde havanda su dövüldü. 2016 Paris İklim Anlaşması dünyadaki 195 ülke tarafından imzalandı. ABD’nin anlaşmadan çekilmesi ve önceki deneyimler, anlaşmanın iklim değişimini durdurmaya yönelik etkisi olmayacağı izlenimi yaratıyordu.

Biz enerji konulu yazı dizimizde, yenilenebilir enerjiyi ve özellikle siyasiler tarafından yaygınlaştırılan ‘enerji ihtiyacı’ kavramını tartışmayı hedefleyen, ‘Neden enerji ihtiyacımız hiç bitmiyor?’, ‘Enerji kimin için?’ kavramlarına varmaya çalışan yazı dizimizin 3. bölümünde bugün ‘güneş enerji santrallerini’ (GES) ele alacağız. GES’lerin söylendiği kadar temiz enerji olup olmadığına bakacağız.

GES’ler günümüzde aynalı ve fotovoltaik olmak üzere iki farklı temelde gelişim gösteriyor. Güneş ışınlarının aynalar yardımıyla bir noktada toplayıp bu noktada bulunan suyun/kimyasalın buharından enerji üretilebiliyor. Fotovolaik sistemde ise güneş ışınları doğrudan elektriğe çevirebiliyor. Her iki sistem de oldukça çevreci gibi gözüküyor. Ancak daha önceki makalelerimizde belirttiğimiz gibi yenilenebilir enerji de olsa elektrik üretimi endüstriyel boyuta çıkarıldığında bu çevreci niteliklerini yitiriyorlar.

GES’lere yatırım yapmak isteyen sermayedar güneşlenme endeksinin en çok olduğu yerleri seçiyor. Dağlık arazideki yükseltilerin yarattığı gölgeler bu endeksi düşürüyor. Bu da bizi doyuran ovaları, gözde GES mekanları haline geliyor. Türkiye’nin en büyük GES’i tahıl ambarı Konya Karapınar’a kurulacağı açıklandı.  Bursa Büyükorhan Belediyesi ormandan ağaç keserek açılan alana GES kurdu. Günümüzde kurulan GES’lerin büyük çoğunluğu verimli ova toprakları üzerine geniş düzlüklere ya da doğal alanlara inşa edilmekte. Gelecekte gıda krizi olasılıkları gündemdeyken tarım alanlarının daha çevreci olduğu söylenen güneş enerji yatırımları tarafından yok edilmesi, kendi bindiğimiz dalı kesmekten farkı yok.

Aynalı GES’lerde ise başka bir sorun var. Bu tür GES’ler onlarca hektar (1 hektar = 10bin metrekare) düzlük, ovalara ya da sahillere kuruluyor. ABD’de dünyanın en büyük aynalı güneş santrali Arizona çölüne kuruldu. İlk bakışta “Evet, tam yeri” denecek bu sistemin kusurlarından biri temel mantığında yatıyor. Onbinlerce ayna güneş ışığını ortada bir kulenin tepesine yönlendiriliyor. Burada oluşan sıcaklıkla su ya da kimyasal kaynatılarak buharından elektrik üretiliyor. Ancak buradaki sorun, kulenin etrafında bezen 100 bazen 500 metre çapındaki bir alanda 300 °C sıcaklığa varan ısı adalarının oluşması. Çöl de olsa uçan kuşlar için bir felaket. Uçarken farkında olmadan bu ısı adasına giren kuşlar acı bir şekilde kavrulmuş olarak yere düşüyorlar.

Voltaik güneş enerji sistemi

Aynalı ve fotovoltaik GES’lerde panellerin ya da aynaların en çok verimi alabilmesi için güneşe yönlendirilmesini gerektiriyor. Bu da ek bir enerji ihtiyacını doğuruyor. Ayrıca bu GES’ler için en büyük sorunlardan biri toz. Özellikle bozkırlara, çöllere kurulan panel ve aynalar, kimi zaman her gün yıkanması gerekiyor. Bu da ek enerji ve su gereksinimini ortaya çıkarıyor.

Güneş enerjisi yine de yabana atılır bir enerji değil. Fotovoltaik güneş panelleri, binaların çatılarına, yoğun güneş alan duvarlarına kurulduğunda anlattığımız sorunlardan oldukça uzakta ve gerçekten çevreci enerji üretilebilir. Bazı gelişmiş ülkeler bu tür çatılara güneş panellerini teşvik için üretilen elektriği yüksek fiyattan alma politikası uyguluyor. Ancak bu politikalar daha önce anlattığımız kapitalizm ruhuna aykırı. Kapitalizm, endüstriyel boyutta enerji üretilmesini istiyor. Bu nedenle destekleyici alımlar son beş yıl içinde ciddi değer kaybetti.

Doğadan gasp edip kurduğumuz evlerin çatılarına kurulacak paneller gelecekte enerji gereksinimimizin tamamını sağlayabilir. Güneş fotovoltaik panellerde daha geniş ışık tayfını kullanarak elektrik üretim miktarını arttıran yeni buluşlar yapılıyor. Bu teknolojiye yönelik güneş enerjisi üreten kiremit sistemleri, pencere camlarından elektrik üretimi gibi yeni teknolojiler geliştiriliyor. Gelecekte bir gün bütün binaların çatısında kurulacak güneş enerjisi üreten kiremitler, bizi diğer bütün enerji üretim biçimlerine gerek kalmayacak bir noktaya taşıyabilir. Ancak bu yeterli değil. Ortaya diğer faktörleri de koymamız gerekiyor. Bunu enerji konulu en son yazı dizimizde ele alacağız. Ondan önce yenilenebilir enerji olarak belirtilen jeotermal enerji ve biyokütleyi ele almamız gerekiyor. Bunu yazı dizimizin bir sonraki makalemizde ele alacağız. Şimdilik hoşça kalın.

Bursa Muhalif Gazetesinde yayınlanmıştır