Son Haberler

Yalnız milyonlarız – Ahmet Keskin

26 Şubat 2014

Tayyip Erdoğan ve oğlu Bilal Erdoğan arasında geçen telefon konuşmasının  ses kayıtlarıyla beraber ülke sokaklarında yeni bir direnişin tohumları atıldı. Bu direnişin sahibi, ses kayıtlarının hemen arkasından sokağa çıkan güçler. Bu güçleri oluşturan belirli unsurlar var. Başta sosyalistler olmak üzere, tüm ezilen kimlikler, AKP’ye “ARTIK YETER!” diyenler, Gezi Direnişi’nden beri aklı, gözü, vicdanı sokakta olan  gezi direnişçileri var.

AKP’nin montaj*,şantaj, dublaj tartışmalarının arasında geçiştirmeye çalıştığı bu gündem Tayyip Erdoğan ile Gülen cemaati arasındaki bir savaş olarak tarifleniyor. Peki Gezi’de ortaya çıkan halk güçleri ,devrimciler, direnişçiler neden bu kavganın bir tarafında yer alıyorlar? Neden ses kayıtlarının montaj olup olmadığını bilmeden sokaklara dökülüyorlar, hükümeti protesto ediyorlar? Eğer bu ses kayıtları montaj çıkarsa utanmayacaklar mı?

Hayır, asla utanmayacaklar. Çünkü bu ülkenin insanları  AKP** konusunda bunca yıldan sonra yeterince tecrübe sahibi .Çünkü bu ülkede hakları için mücadele edenler Tayyip Erdoğan, Fetullah Gülen gibilerin hırsızlığını yolsuzluğunu ispatlamak için, bunlara inanmak için tapelere, ses kayıtlarına ihtiyaç duymaz. Tereddütsüz sokağa çıkabilmenin arkasında böyle bir bilinç, irade ve kararlılık var. Bu kararlılığın elbette nedenleri var. Hem de yüzlerce. Ben aklıma gelenleri sayayım geri kalanını da sizin değerlendirmenize bırakayım.

Türkiye işçi  sınıfı kiralık işçi bürolarını açarken, taşeron çalışma sistemini tüm ülkeye yayarken, emekçilerin kıdem tazminatlarını iç etmeye çalışırken çoktan suç üstü yakalamıştı AKP’yi. Her yıl zorla işe giriş-çıkış yaptırılarak gasp edilen haklarımız, asgari ücretin yarısıyla kira; diğer yarısıyla fatura ödeyip bütün ayı borçla harçla geçirdiğimiz yıllar karar vermemizi çok kolaylaştırdı. Zorla çalıştırıldığımız fazla mesailerde ürettiğimiz, hak ettiğimiz  hiçbir değerin bize ve halkımıza dönmemesi, örgütlenmeye ve sendika kurmaya kalkıştığımızda uğradığımız baskılar, işten atılmalar her şeyi gösteriyordu. Hakkımız olanı zorla alıyorlar ve aralarında bölüşüyorlardı.

Bu ülkenin emekçileri; GSS yasasıyla sağlığı piyasalaştırırken, halkın sağlık hakkını ilaç şirketlerine peşkeş çekerken, MEDİCAL PARK’ları, özel  hastaneleri halkın parasıyla hem de canına kast ederek beslerken çoktan suçüstü yakalamıştı AKP’yi. Eczanelere ilaç almaya gittiğimizde  karşımıza çıkan birikmiş muayene borçlarımız, aylarca işsiz kaldıktan sonra bir anda ortaya çıkan GSS prim borçlarımız karar vermemize çok yardımcı oldu. Canımızı hiçe sayanları hiçe saymaya çoktan hazırdık.

Yıllardır kamuya ait okullarda bütçe yetersizliği bahane edilerek yanmayan kalorifer, alınamayan tebeşir, yapılamayan eğitim, atanamayan öğretmen kavramları bilinçlerimize işlenmeye çalışıldı. Bunlar bahane edilip çocuklarımızdan 40 ayrı kalemde para topladılar. Paramız yok diye çocuklarımızı arkadaşlarının yanında rezil rüsva ettiler. UNUTMADIK. AKP imkansızlıkları bahane ederek bunları yaparken özel okullara teşvik vaatleri veriyordu. Palazlanan eğitim sektörü sermayesi kentlerimize ağ gibi ördükleri özel okullar, cemaat okul ve yurtları bizden çaldıklarıyla kalkınıyordu. Emeğimizi çalıp aralarında pay edenlerin çocukları bu okullarda eğitilirken bizim çocuklarımız para vermediğimiz takdirde kaloriferi yanmayan okullarda, ücretli öğretmen belirsizliğiyle yüz yüze kalıyordu. Bu eşitsizlik yetmezmiş gibi, yaygınlaşmakla kalmayan dershaneler adeta birer mecburiyet haline getirildi. Omuz omuza verip yarattıkları bu eşitsizliği savunmaya da hiç mi hiç utanmadılar. Türkiye ara eleman ülkesidir, mucit çıkaramaz dediler. Bu cümlenin içeriğini yabana atamazdık. Bilimi boşver, sanatı boşver, eğitimin niteliğini boşver, sermayeye hizmet etmeye bak. Sen çalış, biz bölüşelim. Aman yerinden kıpırdama demek istediler. Geleceğimizi hiçe saydılar, emeğimizi hiçe saydılar, haklarımızı hiçe saydılar. Karar vermekte, bize bu zulmü yapanları hiçe saymakta hiç zorlanmadık.

HES’lerle, barajlarla, nükleerle, termikle, madenle, egzozla, TOMA’yla, jopla, dozerle saldırdılar üzerimize. Derelerimizdeki suyu hem bizim hem doğanın elinden almaya çalıştılar. Daha çok tüketmek daha çok kar elde etmek için tüm şiddetleriyle bu memleketin köylüsüne saldırdılar. Yetmedi cezaevlerine attılar doğa direnişçilerini. Yetmedi, öldürdüler Metin Lokumcu öğretmenimizi sırf Tayyip Erdoğan efendiye rahatsızlık verdi diye. Sırf köyümün deresi köyümde kalacak dedi diye.. Biz ne 2B projeleriyle ormanlarımızı, köylerimizi sermayeye peşkeş çekenlerin  kim olduğunu unuttuk, ne Nilüfer çayını 2-3 tane fabrikatör için zehir akıtanları unuttuk. Unutmayacağız. Biz, ne  o paraları bölüştükleri Çalık’ları Cengiz İnşaatları semirtmek için derelerimizi kurutanları unuttuk ne de Metin Lokumcu öğretmenimizi. Unutmayacağız. Söz verdiğimiz gibi direneceğiz. Başköy’ü hiçe saydılar, Kozağacı’nı hiçe saydılar, Nilüfer çayının köylülerini, Nilüfer Çayı’ndan beslenen Bursalıları, tüm Türkiye halkını  hiçe saydılar. Bu halk da onları hiçe saymakta hiç mi hiç zorlanmayacak.

Ve Haziran’dan bu yana yaşadıklarımız karar vermekte hiç tereddüt etmememizi sağladı. Ahmet Atakan, Ali İsmail Korkmaz, Medeni Yıldırım, Ethem Sarısülük, Abdullah Cömert, Mehmet Ayvalıtaş, Hasan Ferit Gedik, Berkin Elvan ve daha niceleri… Haklarını istedikleri için ölenler, “milyon dolar”ların peşine hiç düşmemiş olanlardı. Ve onlar milyonlardı. Onlar bizdik. Biz milyonlardık. Haklarımızı yerken, canlarımızı alırken tereddüt etmediler. Karar vermekte hiç  mi hiç tereddüt etmedik.

Ben yoruldum yazarken; biraz da üzüldüm ve öfkelendim. Gerisini siz sayın. Evet, bu kavganın iki tarafı var .Bu kavga çok eski bir kavga. Ezenlerle ezilenlerin kavgası. Ve biz üretenler, hak edenler bu  kavganın bir tarafıyız. O yüzden sokaklara dökülmekte hiç zorlanmadık. Fetullah cemaatiyle aynı safa düşer miyiz endişesi hiç taşımadık. Çünkü Fetullah Gülen kavganın bu tarafına geçemez. Ne yüreği yeter, ne vicdanı yeter, ne de tasmasını tutanlar izin verirler. Çünkü kavganın bu tarafında hep yalnızdık ve bundan sonra da yalnız  olacağımızı çok iyi biliyoruz. Yalnızız. Yalnız halkız. Yalnızca milyonlarız. Kararımızı verdik. Akpyi göndereceğiz.

*Ses kayıtları montaj ya da değil. Konunun bu kısmıyla ilgilenmiyoruz. Bunları siyaseti bu kadar kirletirken düşünseydiniz. Baykal vakası, MHP kasetleri pek keyiflendirmişti sizi zamanında.

**Bu yazıdaki AKP tarifi bellidir. Saptırılmamalıdır. Yaşadığımız koşullarda  AKP dendiği zaman  akla Tayyip Erdoğan, istinasız tüm cemaat ve tarikatlar, şimdi muhalefet edenler de dahil olmak üzere bütün para babaları ve kodamanlar, medya patronları, yetmez ama evetçiler, polisi, miti, yargısı, hukuğu, ordusu, ABD’li ve AB’li dostları, işbirlikçilik, emek düşmanlığı, güvencesizlik, özelleştirmecilik, piyasacılık, gericilik, savaş kışkırtıcılığı, savaş tüccarlığı, mezhepçilik, kadın düşmanlığı, doğa düşmanlığı  ve mutlaka faşizm gelir.

 

Yoruma kapalı.

Scroll To Top