Türkiye için yeni kalkınma hikayesi ‘eğitim’ – Atakhan Erdağı

Eğitim Sen Bursa Şube Başkanı Atakan Erdağı

Ülkemizde eğitim her geçen gün kan kaybetmeye, içinden çıkılamaz bir hal almaya devam ediyor. İnsanlığın günümüze kadar taşıdığı ve artık herkesin üzerinde hem fikir olduğu eğitim yoluyla insanlar yaşamlarını sürdürebildikleri ve mutlu-huzurlu olduğudur. Ekonomisi yerinde, gelişmiş ülkeler, acaba bu durumlarına nasıl geldiler! İnsanlık kendi değerini kendisi yaratıyor. Yarattığı bu değerlerle yaşamlarını sürdürüyorlar. Bu konuda tercihleri açıktan ya da örtük bir şekilde siyaset-politika belirliyor. İktidarlar eliyle şekillenen eğitim, insanların gelişimini ya da hayatlarımızı doğrudan etkiliyor. Bu nedenlerle nasıl bir eğitim sorusu her zaman güncelliğini koruyor. İnsanlık çeşitli evrelerden geçerek günümüze geldi. Her çağa damga vuran önemli gelişmeler var, bu gelişmeleri zaman içinde uygulayamazsanız çağdışı kalmanız kaçınılmaz oluyor. İnsanlık bilimsel araştırmalara göre 19.yy hammadde çağını 20.yy da coğrafya çağını, 21.yy da ise katma değerli üretim çağını yaşadığı biliniyor. Bu yüzyılın gerçekleri ile yaşamak istiyorsanız katma değerli üretime geçmeniz gerekir. Gerçekleşmesi için bilimin ışığında bilginin öğretilmesi ve hayatın her alanına uygulanması ile olacaktır. Bu ancak günümüzde eğitimle gerçekleşmektedir. Bu eğitim nasıl bir eğitim olmalıdır. Türkiye ve benzeri ülkeler için öngördüğüm eğitim aslında Türkiye’de zaten uygulanmış olan ve başarısını gördüğümüz eğitim modelinin tekrar güncellenip yaygınlaştırılmasıdır. Nedir bu eğitim modeli? Yaparak yaşayarak öğrenme. Bu eğitim modeli, ülkemizde Köy Enstitüleri modelinden başlayarak daha sonra Fen Liseleri geleneği ile devam eden bir model. Çocukların öğrendiği her şeyi daha sonra karşılaştıkları durumlara uyguladığı, özgürce düşünüp özgürce çözümler aradığı bir eğitimi gerçekleştirmesidir. Bu sözünü ettiğimiz eğitimi sadece ben düşünmüyorum, dünyadaki bütün ekonomik kalkınma örgütlerinin odağında artık eğitim var. Çünkü içinde bulunduğumuz yüzyılda yeni ekonomi tamamen becerikli insanların ortaya koyduğu katma değerle ortaya çıkan bir ekonomi. Yani eskiden olduğu gibi doğal kaynaklarla, coğrafyayla, tarımla değil bütün bu kaynakları işleyebilme, kullanabilme, dönüştürebilme becerilerine sahip insan gücü ile artık ekonomiler kalkınıyor. Dünyayı yeniden keşfetmemize gerek yok. Başka ülkelerden iyi örnek modeller aramamıza da gerek yok. Bu söylediğim model 1940’larda ortaya konan Köy Enstitüleri modelidir. Köy Enstitülerinin yaparak öğrenme felsefesi biliyorsunuz John Dewey’e dayanır. Bugün dünyada Finlandiya en başarılı eğitim modellerinden bir tanesi ve okullarının temel felsefesi yaparak yaşayarak öğrenmedir. Bu bütün başarılı eğitim örneklerinde böyledir. Çünkü çocuklara siz bir öğrenme fırsatı ve ortamı yaratırsanız onlar zaten yollarını bulur. Dolayısıyla Köy Enstitülerinin modası geçmemiştir, aksine şu an dünyanın geldiği nokta orasıdır. Türkiye’de yeni bir kalkınma hikayesi yazmak için yapmamız gereken şey katma değeri yüksek bir ekonomi modeline geçmek. Onun da yolu ve formülü çok net ve tek; becerili insanlar yetiştirmek. Yani bu da nedir, kişinin aklı, tasarımı ve sanatı birleştirmesidir. İnsanın bilim ve sanatı yaptığı her işin içine işlemesi gerekir. Kişi domates üretiyorsa, domates üretirken de bilimi kullanacak. Domatesi salçaya ya da başka ürünlere dönüştürürken de tasarımı kullanacak. Bizlere uzun uzun fındık örneği üzerinden bu konuyu anlatırlar. Türkiye’de biz fındığı hammadde olarak üretiyoruz, dünyada fındığın tekeli bizde; %70-80 oranında fındığı biz üretiyoruz ve kıymetli bir ürün. Ama fındıktan bizim elde ettiğimiz gelir yıllık 3 milyar dolar bile değil. Bütün dünyaya fındık satıyoruz düşünün. Elbette, bizim o fındığı alıp o sözünü ettiğimiz anlamda bilim, sanat yani tasarım ile katma değer yaratarak ortaya koyan bir İtalyan firması var; bu firmanın yıllık geliri 10 milyar doları geçiyor. Bizde binlerce insan bir yıl boyunca çalışıp ancak 3 milyar dolarlık bir değer ortaya koyuyor. İşte bu aradaki fark katma değeri yüksek ekonomiden kaynaklanıyor. Endüstri için de aynı şey geçerli, tarım için de aynı şey geçerli yani öyle bir domates yapmanız lazım ki pazara girdiğinde bir haftada değil iki haftada çürüyecek. Aklınıza gelebilecek bütün ürünler için söylenebilir. Bu çalışmaların olması için bilim insanları, sanatçılar, tasarımcılar da bu süreçlerin içinde olacak. Doğru bir hikâye yazacaksak bu hikâyeyi sadece ve sadece eğitim sistemimizi bu yüzyıla taşıyarak ve bu sistemde yetişen gençlerimizi özgür bırakarak gerçekleştirebiliriz.

Bugün eğitim sistemimizde insanlarımıza beceri kazandıramayışımızın temel nedeni yapılan reformların veriye dayalı olmaması. Dünyada reform deyince akla gelen ilk uygulama alanı eğitim. Eğitimde reform kadar hayatın doğasına uygun başka bir şey yoktur. Çünkü hayat değişiyor, biz de eğitimciler olarak bu değişen hayata hazır bireyler yetiştirmek istiyoruz. Dolayısıyla hayat değiştikçe eğitimde reform olmalıdır. Fakat bu reformu neye göre yapıyorsunuz? Yani sabah kalktım aklıma şu esti, bunu uygulayalım diyerek de reform yapmayı tercih edebilirsiniz. Ya da kapsamlı bir araştırma yaparak ortaya çıkan, tespit edilen sorunlara çözüm için kapıları açalım herkesle görüşelim ve ortak aklı işletelim diyerek de reform yapmayı tercih edebilirsiniz. Türkiye’de genelde reformlar ilk söylediğim şekilde yapılıyor. Nereden geldiği çok bilinmeyen, bilimsel bir sorun tespiti, ihtiyaç analizi yapılmayan, çözüm geliştirme noktasında kapıların kapalı olduğu ve kapalı kapılar ardında kararların alındığı bir reform biçimimiz var. Böyle olduğu için de Türkiye’de iki üç yılda bir eğitimin rotası sürekli değişiyor. Her gelen Milli Eğitim Bakanı kendi çözümüyle geliyor. Ve adeta sihirli bir değnekle aklından geçen reformu devreye sokarak sorunları düzelteceğini söylüyor. Sıkıntı şu ki, 20 yılda 10 tane Milli Eğitim Bakanı geldi. Ortalama iki seneye bir bakan düşüyor. Dolayısıyla iki yılda bir eğitimde reformdan söz ediyoruz. Böyle olduğunda da dünyada ilk 30-40 ülke arasındayken, şu an ilk 50 ülke arasında yokuz. Yani geriliyoruz, bu sadece başka ülkelere göre değil yıllar itibariyle kendi içimizde de geriliyoruz. Diğer taraftan, eğitime harcanan bütçeye bakıyorsunuz, harcanan para artıyor, okullaşma oranları artıyor, okul binalarının kalitesi fiziksel imkanları iyileşiyor. Tüm bunlarda iyiye giden bir durum söz konusuyken başarının niçin düştüğünü vergi veren herkesin sorgulaması lazım. Yani Türkiye’de eğitim niçin böyle dediğimizde bunun yanıtı nasıl reform yaptığımız ile açıklanabilir. Türkiye veriye dayalı reform yapmak zorunda. Milli Eğitimde herkese kapı açık olmalıdır. Uzmanlar, ebeveynler, öğretmenler, akademisyenler gelirler, sorunun bütün boyutları masaya yatırılır ve herkes aklından geçen çözümü ortaya koyar. O çözümlerden öne çıkanlar benimsenir, pilot uygulama ile belirli bölgelerde uygulanır ve bunun neticesinde başarılı olan model ülkeye yayılır. Türkiye’nin insanların fikirlerini özgürce ifade etmelerine izin verilerek yoluna devam etmesi gerekir. Herkese kapılar açılmalı, bu yöntemi hakkıyla işletirsek Türkiye’nin şu an sahip olduğu bütün sorunların çözümünün kendi içinde zaten mevcut olduğunu görürüz.

Ekonomi ülkemizde eğitimin yönünü belirliyor. Ekonominin eğitimin yönünü belirlememeli. Yani ekonomi eğitime yön vermemeli. Ekonomi dediğiniz şey hayattan bir şey. Sonuçta ekonomi nedir, insanların sınırsız ihtiyaçlarını karşılamak için sınırlı varlıkları devreye sokmak. Yani biz Türkiye’de insanların yaşam kalitesini arttırmak istiyor muyuz? İstiyorsak bunun ölçeği ekonomidir. Dolayısıyla yurttaşların ihtiyaçlarını daha iyi karşılamak, onların yaşam kalitesini arttırmak eğitimin başlıca fonksiyonudur. İnsanların hayatına anlam katmak da vardır bunun içinde. Türkiye’nin şu an bulunduğu ortamda eğitim meseleleri konuşulacaksa; eğitim yaşam kalitesini artırmak için, insanların hayatına anlam katmak için vardır. Ekonomiyi burada yaşam kalitesinin bir ölçeği olarak görmeliyiz. Bu anlamda biz eğer eğitim kurumlarını insanların yaşam kalitesini arttırmak için geliştiriyorsak ve buna yön veren ekonomi ise sıkıntı görmüyorum.

Bu konuda bir değerlendirme yapılacaksa OECD bize bir sıralama ve düzey sunuyor ve bir tartışma platformu oluşturuyor. Bunun dışında tartışma platformları da vardır elbette. Örneğin eğitimi devletin kendi ideolojisini kazandıracağı bir aygıt olarak da tartışabilirsiniz. Bu ideolojiler değiştikçe eğitimin kazandıracakları da değişir. Türkiye’de okullar devletin kendi ideolojik aygıtı olarak algılanmış uzunca bir süre. Yani Cumhuriyet döneminden günümüze kadar bu durum böyle. Dolayısıyla, devlet kendi ideolojisini yurttaşlarına kazandırmak için kullanmış okulları. Gelen her iktidar da biraz okullara böyle bakıyor. Bu durumda da Türkiye’de iktidarlar değiştikçe resmî ideoloji değiştikçe okullar bir nevi bu sıkı siyasal çatışmanın bir zemini olmuştur. Bu yüzden günümüzde gelişmiş ülkeler eğitime bu tartışmanın dışında yaklaşıyor. Çünkü bu tartışma ile alabileceğimiz bir mesafe yok. Bizlerin odağımda çocuklarımızın gelecekte nasıl bir hayat yaşayacağı, dünyadaki rekabet içerisinde nerede olacağı var. Ekonominin bu kadar global olmadığı bir çağda bu belki o kadar da önemli değildi. Türkiye 1920’lerde 40’larda hatta 60’larda kendi içine yoğunlaşarak ilerleyebilirdi ama şu an geldiğimiz noktada artık biz dünya ile yarışıyoruz, fındık örneğini de o yüzden verdim. Biz kendi içine kapalı bir ekonomi değiliz. Biz bunu kabul etmez de çocuklarımıza gerekli becerileri kazandıramazsak onlar dünyada maraba olmaya devam edecekler. Yani çocuklarımızın dünyada nerede kimlerle yarışacağını bizim eğitim politikalarında verdiğimiz kararlar belirliyor. Dünyada senin ülke içi ideolojine bakılmıyor, senin ortaya koyduğun ürünün pazarda bir karşılığı var mı yok mu buna bakılıyor. Eğitime ekonomi yön veriyor yaklaşımının yetersizliğini bu durum ortaya koyuyor. Yani PISA testleri içinde eleştirel düşünce beceri testleri de var. Burada çocukların özgür düşünceye ne kadar sahip olduklarına da ölçülüyor. Aynı zamanda sorgulama, analiz-sentez, problem çözme yeteneklerine bakılıyor. Aynı şekilde çocukların okullardaki mutluluk seviyesi de ölçülüyor bu testlerde. Dolayısıyla sizin dünyada ekonomik anlamda rekabet edebilmeniz için mutlu da olmanız lazım. Yani bunların hepsi bir bütünün parçası.

Bursa Muhalif Gazetesinde yayınlanmıştır