Soma ve ‘ters köşeye yatmak’ – Gökhan Nazlı

Ve yetmezmiş gibi tokatladı…Gezi’den bu yana geçen süreyi kısacık tek bir cümleyle özetlemek mümkün. Çünkü Tayyip vitesi yükselttikçe ibre yukarı tırmanıyor. Soma yangını karşısında gerçekten yüreği yananla, tokat yiyince kendine gelen arasındaki ayrımda burada başlıyor

Soma yangını öyle bir duman yaydı ki ortalığa, uyuyan ölür. Çünkü bu ‘gündemle’ açılan mezar bizim mezarımız cenaze bizim cenazemiz. 12 yıllık kalkınmanın bedelleri ödettiriliyor bizlere. Hani iyi işler yapıp iyi hizmetler verdiler ya şimdi onun ölümcül etkilerini yaşıyoruz… Her şey meydanda saklayamıyorlar artık; yandaş sermaye çevrelerine tahsis ettikleri maden ocakları ve medarı iftiharları inşaat sektörüdür canımıza kast eden.

Bu öyle bir hırs ki yol açtıkları felaketler umurlarında değil. İnsan olarak siz de üzüldünüz. En azından müteessir oldunuz kabul. Ama be kardeşim senin “bizdendir, bana hizmet ediyor” diye semirttiğin aç gözlülerin sebep olduğu kıyımlardır bunlar. Kabul et.

Bu nasıl görmezden gelinir? Çünkü “Bizde o sayede yaşamımızı idame ettiriyoruz” dedirttirecek bir nesnellik/zaruret var. Taşeron yaygın çalışma biçimi. İşin kötüsü bu geniş işçi kitlesi AKP karşıtlığını ocakların kapanmasıyla eş tutuyor. Öyle bir endişe ki bu ocakların mezarı olma ihtimaline bile rıza gösteriyor. Kısacası yaratılan ekmeğiyle oynanıyor endişesi kararlı bir AK particilik haline getiriliyor. Akıllara köylülüğün işçileşmeyi bir ‘ilerleme’ ve ‘iyileşme’ süreci olarak yaşadığını anlatan Mihri Belli geliyor.

Madencilik nasıl yapılacak? İş güvenliği standartlarına uygun deyip geçmekle olmuyor. Nedir bunlar? Anlaşılır ve somut bir içeriğinin olması lazım. Tüm dünyadaki deneyimler öğrenilmeli ama en nihayetinde sıfır iş kazası hedefine ulaşmayı bir iş olmaktan çıkarıp bir amaç olarak düşünen uzmanlarımızın olması gerekiyor ve bunu işçilerin daha iyi çalışma koşulları talebiyle birleştirebilmek.

Elbette ki bu, işverenin daha az kazanmasına yol açacak dolayısıyla yatırımları kısacaktır şeklinde şablon bir itirazı doğurur. Ancak, gelin görün ki kazın ayağı hiçte öyle değil. Örneğin Türkiye’de faaliyet gösteren yabancı bir banka madencilik sektöründe yatırımları olduğu için Soma Holding’in inşaat projesine kredi vermemiş. Uluslararası paranın gelmesi için risk algısını aşağı çekmek gerekiyor diye düşünen ve bunu kazanç kapısı olarak gören bir sermaye türü de var.

Peki hangi parayla dikti o gökdelenleri sorusunun cevabı da tabi ki çok önemli. Demek ki bir kaynak var Batı veya Körfez sermayesi midir? Yoksa, Tayyip’in elden verdikleri ile mi yürüyor bu kervan bilmek gerekiyor. Belki de esas müşterisi devlet olan kömür işinden yeterince kazanıyordur. Bunların tamamını içeren ve güç kaynağını devletin oluşturduğu toplam bir etkiden söz etmek sanırım daha doğru olur.

Neyse ne sonuçta iki taraf arasında pazara ve finansa daha kolay ulaşmanın yolları üzerine bir kavga yürütülüyor. Bu ciddi bir rekabet ve neredeyse tüm yer küreyi etkisine alan bir çap kazanıyor. Yarılmayı yaratan fay hatlarını açıklayacak bir ‘ekonomizmin’ olması kaçınılmaz. Ancak bu faaliyeti krizi bilen adam olmak için değil, mesela ‘Nedir Batı’nın neo-faşitlerle iş tutmasına yol açan endişe? Kendi silahıyla vurulacak kadar hayati bir hatayı neden yapar?” gibi sorulara cevaplar aramak şeklinde yürütmek daha işe yarar olacaktır.

Solun boş bıraktığı alanlar çoğaltılabilir. Ancak bu gereklilikleri sokak siyasetinin karşısına koymanın da hiç iyi niyetli bir tarafı yok. Hele de sosyalistlerin ‘Sokak mı sandık mı?’,’ÖDP HDP’ye katılsın mı katılmasın mı?’ üzerinden sürdürdüğü tartışmalar mevzuunun ne kadar uzağında olunduğunun işaretleri.

Sosyalistlerin ‘milli sosyalizmler’ dönemini zihinlerinde kapatması zor olacak. 20.yy’da kapitalist sistem kendi krizini ulus devletleri olanaklı hale getiren şartları oluşturarak çözmüştü. Bolşevik devrim dışında önemli addedilen toplumsal hareketlerin çoğunlukla bu arka plana dayandığı malum. Uluslararası sosyalist sistem lehine özellikle Ortadoğu’da ‘milliyetçi devrimci’ bir çizginin sosyalist idealleri içeren ve de sonralayan bir işlev gördüğünü bugün tespit etmek zor olmamalı. Ancak sorun, tarihimizi ‘millici’ diye özetleyip bunun ideolojik olarak iyi mi veya kötü mü olduğunun ayırdında olmamak.

Bu, kategorik olarak iyi denemeyeceği gibi fecaat bir şey de değil. Örneğin milliyetçilik ile sınırsız bir etkileşime müsait olmayan kuramsal bir referans çerçevesi var. Bu sebepledir ki Türkiye tarihinde Kürt varlığının kabulü, ve hatta, sorunun çözüm yolları bu ‘bağlam’ içerisinde tartışılabilmiştir. Kürt siyasal hareketi ilk çıkışını sosyalist mücadelenin varlık şartlarına borçludur desek yeridir. bu konuda kimsenin ayrı düşündüğünü zannetmiyorum. Zira son günlerde Mahir, İbo, Deniz üzerinden çıkarılmaya çalışılan miras kavgasının bu ortak geçmişi kanıtladığı kesin.

Kürt hareketinin temsilcileriyle sosyalistler arasında Gezi dargınlığıyla başlayan nahoşluk yerini, hiçte adil olmayan bir eleştiri dalgasına bıraktı. Bunun zaruri bir ideolojik ayrışma mı yoksa milliyetçi sızıntı olarak temayül eden ‘sapmamı’ olduğunu zaman gösterecek. Zira sosyalistlerin iradesinin dışında ‘rasyonel’ bir milliyetçilik şekline bürünmesi de mümkün. Ancak unutulmamalı ki Kürt siyasal aklının parçası olmaktan ibaret kalan sosyalist hareketin kısıtlarını aşmak anlamında da bir ‘inşa değeri ‘ olabilir.

Kuşkusuz 20.yy’ın zihin haritasıyla hele de ulusal temelli hareketler eliyle bu geçiş hiç de kolay olmayacak. Bir hareketin kendinden vazgeçmesi anlamına da yorulabilecek adımları kolay ve aceleyle atması beklenmemeli. Ancak Türk solu ve Kürt solu diye yerleşmiş kategorilerin artık sosyalizm gibi bir iddiayla bütünleşik ilerlemesi de devasa bir ideolojik problem olarak karşımızda duruyor.

Sosyalistler bu tarihsel engeli aşmak zorunda .bu anlamda da bir arada yaşayabilmenin şartlarını oluşturmak üzere tüm milliyetçiliklerden arınmış bir enternasyonalizm vurgusu arttırılmalı. Üstelik bu çabanın ideolojik duruluk boyutu yanında aktüel bir siyasal kıymeti de var. Örneğin Ortadoğu’da siyasallaşan Müslüman kimliğinin gelişiminde bu birlikte yaşama talebinin etkisi ret edilemez. Ulusların birlikte yaşamasının etkin ve özgürlükçü formülleri yerine bir biriyle kesişmeyen rakip ulusal mücadeleleri ön görmek bu toplumsal eğilimlerin farkında olmamak anlamına gelir. Bu da yeni bir yüzyılın imkanlarını ıskalamak ve tabiri caizse ters köşeye yatmaktır.