Son Haberler

Sandık ne yana düşer, kavga ne yana? – Ahmet Keskin

4 Ocak 2014

Halk güçleri yaklaşan yerel seçimler ile ilgili  tavır belirlemekte çeşitli zorluklar yaşıyor. Bu zorlukların yaşanmasının  temel nedeni sol unsurların kendi toplumsal yerlerini ve amaçlarını net olarak belirleyememesi ve hedefin ziyadesiyle bulanıklaşması. Özelikle uzun yıllardır yasal partiler aracılığıyla siyaset yapan solun yaşama dair  tavrı, seçim tavrından ibaret kalmış olup, devrimciler açısından olmayacak bir şeyi olur hale getiren, sandığı, seçimi, koltuğu önemsemekle kalmayan, amaçlaştıran bir vaziyeti ortaya çıkardı. Hal böyle olunca seçim zamanları “solun iktidar iddiasına sahip olması gerekir”lerden tutun da “şurayı da bizim arkadaşımız yönetse fena mı olur?”lara kadar tipik seçim söylemleri gelişmektedir. Hatta solcu olmanın derecesi seçimde alınan tavırla ölçülürmüş gibi, ne kadar sosyalist bir partiyi desteklersen o kadar solcusun sonucu ortaya çıkarılmaya çalışılmıştır.

Sol ve solculuk  bu kadar gündelik değerler değil, devrimcilerin görevi asla bu kadar basit değildir. Kendi önüne halk iktidarı hedefi koymuş, bunun pratiklerini gezi direnişi esnasında yapmış bir hareketin bu tartışmayı Haziran’da hiçbir şey olmamış gibi yapmaya hakkı yok. Halk iktidarı kurmak, şu ya da bu biçimde “iktidarı almak” değildir.Halk iktidarı kurmak seçim sandıklarına doğru arkalarından çoban köpekleriyle koşturulan bir kalabalığın oyuna talip olmak değildir. Bu sadece  sistemin aldatmacasına kanmak değil, “kalabalık koşacaksa bize koşsun” kurnazlığıyla durumdan vazife çıkarmaktır..

Özellikle son yıllarda neoliberalizme karşı çeşitli alanlarda yürütülen hak mücadeleleri, TEKEL  gibi sınıf direnişleri, 1 Mayıs direnişleri, Haziran gibi, Eylül gibi halk isyanları göstermiştir ki; halkın iktidar olma imkanı piyasalaştırmaya, talana karşı mücadelesinin ve sömürünün sürdürülebilmesi için yapılan faşist baskıya karşı direnişinin içinde yatmaktadır. Bu isyanlarda direnişçilerin ne hangi partiye oy verdiğinin ne de kendini hangi partide tanımladığının anlamı kalmış, direnişçiler halk iktidarına giden yolun içinde kardeşleşmiş, eşitlenme eğilimine girmişlerdir.

Bu direnişlerin sonuçlarının birer sandık tavrı olarak yansımasını beklememek gerekir. Çünkü bizler bu mücadeleyi verirken tanışıyoruz. Her direnişte kendimizi yeniden tartışıyoruz. Sol TEKEL direnişi sonrası kendi pozisyonunu “direnişin öncüsü” olarak tanımlamadı. Haziran isyanında kabaran kitle hareketi  sol bir merkezden yapılan çağrıya yanıt vermiş olmasına rağmen solun kavrayabildiği bir topluluk olmadı. Çünkü Haziran İsyanı’nı yaratanların birileri tarafından “kavranma talebi” ve ihtiyacı yoktu. Bu direniştekiler, yani ölmeyi göze alanlar asla AKP beni yönetemiyor, gelsin de şu parti yönetsin gibi bir tavır belirleme eğiliminde bulunmadı. Aslında  ölümü göze aldıran zaten “halk iktidarı” özlemi. Yani kendi yaşamını kendisi belirleyebilecek kadar özgür, Taksim Meydanı’nda kurduğu komünü dünyaya yayacak kadar eşitlikçi ve paylaşımcı, ölümü göze aldığı anda bile hayatla şakalaşabilecek kadar  saygın, ülkenin  her yerinden gelen işçileri çadırlarda kardeşleştirecek kadar barışçı, Taksim’e her  1 Mayıs’ta canı pahasına sahip çıkacak kadar inatçı isyanlar gördü bu memleket.

Şimdi ortaya çıkıp “işte bu özelliklerin hepsi bende var! Bana oy verin ,benim iktidarım halkın iktidarı demektir” diyen herkese de cevabını verecek bu direnişler süreci. Biz bir direniş örgütlüyor, direniyor, yoruluyor, tanışıyoruz. Tanıştıklarımızla birlikte yenileniyor, bu şekilde yol alıyoruz. Her sokağa çıkışımızda AKP biraz can kaybediyor, halk “level atlıyor”.

Bize “AKP gidecekte daha iyisi mi gelecek?”  diye soranlara biz soruyoruz…

Sanki siz daha mı iyisiniz?

Bizi, bizim adımıza, bu sistemle yönetmeye kalkışan hiç kimse diğerine göre daha tercih edilebilir değildir. Ve şu basit cevap neden aklınıza gelmiyor?

AKP’yi tarihin çöplüğüne gönderecek, halkın iktidarını kuracağız. Bu kadar mı unutturdu size yasal partileriniz devrimcilerin iddialarını, ezilenlerin taleplerini? AKP gitsin sizin sol partiniz iktidara gelsin de rahat edin inşallah. Allah evinize iktidar salsın.Başbakan olun da rahat edin.

Dönelim sözün başına…

Seçim tavrı hiç kimsenin direnişteki  yerini belirlemez, ya da özelleştirmez. Seçimi amaçlaştıran zaten direnişin içinden sayılmaz. Direnişte polise su vermeyen CHP’li belediye yetkilisi  direnişin parçasıdır, TOMA’ları besleyen CHP’li belediye direnişin karşısındadır. Bizim açımızdan CHP de diğerleri de yalnızca bu minvalde kayda değerdir. Halk iktidarı kurma iddiası koyacaksak seçim belli bölgelerde, bazı mahallelerde araç olarak kullanılabilir. Bu araç çeşitli ittifaklarla, çeşitli partilerle geçekleşebilir. Ancak direnenler açısından değişmeyecek olgu belli. Seçim amaç değil en fazla araç olabilir.

Peki neyin aracı olabilir yerel seçimler?

Özellikle hak mücadelelerinin yürütüldüğü bölgelerde, örneğin HES’lere karşı mücadele verilen bir köyde yerel seçim sonrası bu mücadeleyi “muhtar”la birlikte vermek kıymetli bir gelişme olacaktır. Köy halkı hem HES şirketine tavrını göstermiş hem mücadelede bir deneyim kazanmış olacaktır. Seçilen  muhtar  baş tacı edilmemeli, bundan önce nasıl mücadele veriyorsa bundan sonra da aynı şekilde mücadele etmeli, bundan önce kararlar nasıl halk toplantılarında alınıyorsa bundan sonra da öyle olmalı. Yani direnenlerin amacı muhtar seçtirmek değil, mücadelenin içerisinden muhtar çıkarmak, muhtarlık makamını mücadelenin aracı yapmak olmalı. “Hele biz bir muhtar olalım nasıl olsa solcuyuz, halk yararına bir şeyler yaparız.”diyenler  yıllardır memleketin çeşitli yerlerinde denendi ve hiçbir sonuç alınamadı. Alınan tek sonuç çeşitli sol yapıların tıpkı sistem partileri gibi şu mahallenin-köyün muhtarını biz seçtirdik diye böbürlenmeleri oldu.

Belediyelerden örneklemeler yapmak daha da mümkün. Bırakalım CHP’yi çeşitli sol sosyalist hareketler birçok belediyecilik deneyimi yaşattılar 2000’li yıllarda. Peki hangisi örnek bir halkçı yerel yönetim örneği sunabildi? Nerede Halk Meclisleri? Halkın taleplerinin tartışıldığı meclisler, belediye işçilerinin söz yetki karar hakkı nerede? Bu deneyimler gösteriyor ki seçimde hangi partiyi desteklediğiniz sizin ne kadar solcu olduğunuzu göstermez. Birçok sosyalist belediye Dikili’nin ortaya çıkardığı halkın su hakkı mücadelesinin yanına bile yaklaşamadı. Çünkü seçilme mantıklarının herhangi bir AKP’li veya CHP’li belediyeden farkı yoktu. İlçenin geniş sülalesinden zengin bir adam bulunur, zaten solcu olan ilçe halkının önüne konulur, seçim kazanılır, zafer ilan edilir.

Oysa halk iktidarı kurmayı hedefleyenlerin bu tip basit zafer sarhoşlukları ile halkı oyalamaya, basit güç  gösterilerine girişmeye ihtiyacı olmamalı. Direnişler dönemindeyiz diyebiliyorsak formül çok karmaşık değil. Her direnişin bir talebi var, kiminin barınma, kiminin yaşanılabilir bir çevre, kiminin ise talebi güvenceli ve insanca yaşamaya olanak veren bir çalışma düzeni. Direnişler TEKEL’den, HES  karşıtı mücadeleden beri verdiği sinyali gezi direnişindeki forumlarla birlikte netleştirdi. Hareket kendini temsil eden örgütler aramıyor, taleplerini belirliyor ve kendi  karar alma mekanizmalarını kuruyor. Bu hareket seçimde çeşitli tavırlar gösterebilir. Birlikte karar verdiği mücadele perspektifini simgelesin diye aday koyabilir, herhangi bir partinin seçilebilecek bir yerinden[i] kendi adayını gösterebilir veya sandıkla ilgili herhangi bir tavır belirleme mecburiyeti hissetmeyebilir. Sonuç itibariyle  alacağı her tavır; talebinin, ilgili hak mücadelesinin büyümesini ve halk iktidarının kurulmasını amaçlar.

Yerel seçimleri hem abartan hem de hak ettiği değeri hiçbir biçimde vermeyen bir sol anlayışla karşı karşıyayız. Yerel seçimlerden muhtar çıksa da çıkmasa da mahallede hak mücadelesi devam edebilir. Belediye meclis üyesi ya da başkanı olsa da olmasa da yereldeki hak mücadeleleri devam edecek, büyüyecek ve gerçek yerel yönetim mekanizmaları ortaya çıkaracaktır. Fakat hak mücadelelerinin doğrudan temsilcilerinin yerel yönetimlerde yer tutmaları ve mücadelenin kendisini temsil etmeleri de hafife alınmayacak kadar değerli sonuçlar ortaya çıkarabilir. Seçim tavrı belirlenirken tartışılması gereken sol’un oyu diye uyduruk, ne olduğu belirsiz  bir istatistiği tartışmak yerine halk iktidarına yürürken elde edeceğimiz deneyimler olmalıdır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



[i] CHP, HDP veya herhangi bir sol parti olabilir. Aday halkın talebinin, hak mücadelesinin adayıdır, mutlaka bu mücadelenin içinden çıkmış olmalıdır. Hak mücadeleleri dışarıdan temsiliyetleri kabul etmemelidir.

Yoruma kapalı.

Scroll To Top