Son Haberler

‘Sağlam viraj’ – Gökhan Nazlı

12 Şubat 2014

Başkanlık sistemi tartışmalarında Türk işi vurgusu dikkat çekiciydi. Osmanlı, padişah, vakıf gibi terimler eşliğinde düşündüğümüzde sistemin Türk versiyonu sanırım daha anlaşılır hale geliyor.  Şu an yürürlükteki fiiili başbanlık sisteminin görüngülerini ise tekrar etmeninin manası yok. Rüşvet ve yolsuzluk konusunu katakulliye getirmek için yapılanlar mevcut hukuk düzenini dinamitlemekle eş değer. AKP ile gönül, çıkar ve rehine ilişkisi olmayan tüm kesimlerin bu ‘fecaat’ karşısındaki şaşkınlıkları ortada. Hele bir de tüm bu ahlaksızlıkları şeyhülislam benzeri figürlerin fetvalarıyla İslami göstermeye çalışmak, özellikle liberal çevrelerin gözünü faltaşı gibi açtırtacak türden.

Solun oluşan de facto durumu kavramsallaştırmakta kullandığı fiili başkanlık sistemi, aslında  iktidar tarafından programlanmış bir yönetim pratiği. Bu anlamda Gezi ve 17 Aralık sonrasında ‘korunma’ gibi gözüken adımların gerçekte bir ‘niyet beyanı’ olduğunu söylemek mümkün. Karşı hamlelerin sıkıştırması nedeniyle uygulamadaki hukuk ve meşruiyet zafiyetleri ve tabii ki Erdoğan’ın gitmeme ısrarı oldukça belirleyici. Ancak bütün bunlar, yönelimin esasını değiştirmiyor. Ve bunu Özal’la başlayıp AKP ile bitecek bir macera olarakta düşünmemek gerekiyor.

Otoriterizm neoliberal dönemin baskın bir eğilimi. Kamusal haklara dönük bir saldırı programının gerek duyduğu ‘yönetim mizacı’ olarak da aslında ‘belirlenen’ bir iktidar ilişkisi. Doğu toplumlarının lider odaklı merkezileşme geleneği de eklendiğinde bu sürecin daha hızlandığını ve makulleştiğini gözlüyoruz. Her ne kadar Putin benzetmeleri kabak tadı vermiş olsa da, bu proje taraftarlarının model olarak daha çok Rusya’dan esinlendiklerini fark etmek önemli. Sosyoekonomik avantajlar, süper güç mirası, askeri kapasite kuşkusuz ayırt edici  faktörler. Ancak bütün bu sebeplerle ülke dokusuna uymaz bildiğin revizyonların, siyasal felç durumlarında cazip hale gelebildiğini ve Rusya’nın da bu anlamda bir öykünme ve yakınlaşma odağı olabileceğini olasılıklar dahilinde bulundurmak lazım.

Zira mevcut küresel dalgalanmanın nedenlerinden biri de hegemonik sistemdeki sarsıntılar, daha doğrusu güç kaymaları. Tüm düzen odaklarının da bu değişime göre yeniden pozisyon almak gibi bir zarureti var ve değişik coğrafyalarda birbirinden ayrılmış toplumsal parçaların farklı emperyal merkezlere meyillenme içinde olduğunu da fark etmek zor değil. Kısacası seçim, yolsuzluk, paralel devlet gibi popüler konular üzerinden oluşan çalkantıyı yeni sömürge sisteminin krizi  olarak düşünmek gerekiyor ve bu aynı zamanda, dünya ölçeğinde belirsizliklerin, iç savaşların, yeniden tasarlamaların olabileceği bir döneme de kapı aralandığını gösteriyor.

Konuya bu açıdan yaklaşıldığında Erdoğan’ın ortalığı yıkıp döken hareket tarzının kimileri için ‘yıkıcı yenilik’ anlamına gelebileceğini ve mevcut uluslararası dengeler içerisinde kendine bir dayanak bulabileceğini görmek gerekiyor. En sıkıştığı dönemde kendini yurt dışına atması ve hasar verdiği ilişkileri yeniden tamir çabası göstermesi boşuna değil. Ancak bugüne kadar izlenen iç-dış politikanın sonuçları iktidarın bu konuda elini bağlıyor.

Erdoğan sırtını dayayacağı bir duvar arıyor. Bölgesel liderlikten yüz geri ettiğine dair demeçlerinden tutun, füze alım ihalelerindeki tutumuna kadar bir sürü ikircikli davranış bunu ele veriyor. Ancak burada gözden kaçmaması gereken önemli bir nokta var. Emperyal merkezlerin   ‘ıslah planlarının’ ortak şartı, ‘siyasal İslamın reddi’ geçerli sermaye hiyerarşine riayet ve tabii ki sırası gelişmekte olan ekonomilere gelmiş olan ‘tasarruf’.

Erdoğan’ın açmazı da burada başlıyor. Çünkü onca zamandır beraber yürünen bu yoldan yine hep beraber çark etmek kolay olmayacak. Bu virajı alamayabilir ancak şansını zorlamaktan başka seçeneği de yok. Ne kadar muvaffak olacağını da sanırım vaktiyle ayaklar altına aldığı kimlikler belirleyecek. Ulusalcı merkezlerle geliştirilecek bir yakınlaşmanın sonuçları ile Kürt siyasal hareketinin şart koştuğu demokratik taleplerin nasıl birlikte idare edilebileceği de yeni bir ‘performans gösterisi’ olacak. Kısacası farklı eğilimleri kervanına katmakta maharet kazanmış ‘sağlam iradenin’ kaderi, artık başkalarının elinde ve ‘ağır abiler’ için en kötü son da bu olsa gerek.

Yoruma kapalı.

Scroll To Top