Son Haberler

Irak ve ‘büyük uzlaşma’ – Gökhan Nazlı

2 Ağustos 2014

Irak üç parçaya bölünmüşken ve Irak denildiğinde akla IŞİD, hilafet, Kerkük vs gibi meseleler geliyorken Celal Talabani Süleymaniye’ye döndü. Aslında cumhurbaşkanı olması nedeniyle Irak’a döndü demek icap ederdi. Ama fiiliyatta Irak diye ne bir devlet ve ne de bir ulus var.

Gelir gelmez de cumhurbaşkanlığı makamını en güvendiği isimlerden birine Fuad Masum’a devretti. Yani yeni cumhurbaşkanı da bir Kürt. Öyle olması da gerekiyor çünkü “Yeni Irak”ı vücuda getiren siyasi taksimata göre parlamento başkanlığı Sünnilerin, başbakanlık Şiilerin  cumhurbaşkanlığı da Kürtlerin olacak.

Cumhurbaşkanının resmi siyasal yükümlükleri gereği “bütünleştirici” bir misyonla hareket etmesi gerekiyor. Bu rolün Irak’ın gidişatı üzerindeki tesiri, ayrı bir tartışma konusu ama bağımsızlığı gözüne kestirmiş diğer Kürt iradesiyle rekabet edeceği kesin.

Ortadoğu’da halihazırda iki ayrı çözümü temsil eden Rojava ve Erbil seçeneklerine Süleymaniye’nin de eklenmesi mevcut güç dengelerini ne kadar değiştirecek hep birlikte göreceğiz. Ancak Talabani’nin Irak’ın bütünlüğünden yana tavır belirleyeceği ve ayrı devlet kurma şartlarının olgunlaştığı bir dönemde temel yarılmanın da bu eksende gelişeceği malum. Kısacası önümüzdeki süreçte tecelli edecek parçalı veya bütün Kürt ulusal iradesinin bölgenin tümünün şekillenişinde etkili olacağını görmek gerekiyor.

Talabani’nin dönüşüyle birlikte PKK’nin elinin rahatlayacağını öngörmek mümkün. Çünkü uluslararası sahadaki statüsü ve kullanabildiği olanaklarla PKK ve Rojava karşısında umursamaz bir güçlülük sergileyen Barzani’ye  karşı dengeleyici bir unsur olabilir. Ancak aynı Talabani’nin Irak’a yeni vekaletnamelerle geldiğini öngörmek de zor olmasa gerek. Dolayısıyla Kürt Özgürlük Hareketi’nin bağımsızlığı üzerinde ciddi bir tahribat riski taşıdığını da hesaba katmak lazım.

İşgal sonrası Irak’ın vitrin unsuru olarak öne çıkan cumhurbaşkanının kimliği, konunun içerisine ister istemez Türkiye’deki cumhurbaşkanlığı seçimlerini çekiyor. Kuşkusuz Irak’la retorikteki “yeni Türkiye”yi aynılaştırmak gibi yöntemsel bir cinayet işlemek olamaz. Ancak dinsel ve etnik kodlarla ayrıştırılmış toplumsal yapılar ve  neoliberal uygulamaların sunduğu yeni fırsat alanlarıyla her parçanın kendi kalkınma projeksiyonlarını oluşturması, üzerinde durulması gereken “benzerlikler”. Bütün coğrafyayı etkisine alan bu sosyolojinin yüksek siyaset katında gerçekleştirilen kimlik koalisyonlarına ne kadar müsaade ettiğini de, Irak’ta bir kez daha gördük.

Irak tarihi bu konuda başarısız girişimlerle dolu. Örneğin İngiliz manda yönetimine karşı yürütülen mücadelenin ve ABD eliyle şekillendirilen yeni Irak’ın arka planında da söz konusu “büyük uzlaşmalara” rastlıyoruz. Ancak hatırlanabilecek bu iki örnek bile oldukça kısa ömürlü ve yeni baskı dönemlerini önceleyen aralıklar olarak yaşanmıştır. Dolayısıyla Irak’ın bütünlüğü gibi bir  iddianın bölünmüş toplum gerçeğiyle bağdaşmayacağını ve önümüzdeki süreçte de demokratik bir temenniden öteye geçemeyeceğini söyleyebiliriz.

Bu hükümsüzlüğü belirleyen esas etkenlerin bölgenin siyasal mimarisiyle ilgili olduğu muhakkak. Zira, etnik ve mezhepsel referanslarla oluşturulmuş ve meşruiyetini sürekli olarak bu kaynaklardan devşiren bölge devletleri, sahici toplumsallıklara imkan vermeyen düzenler olarak tanzim edilmişlerdir. Benzer kodlar Türkiye için de geçerlidir. Bunu cumhuriyet tarihi boyunca devam eden ve hatta Osmanlı’dan taşınan bir yönetim üslubu olarak zikredebiliriz. Ama bölgenin içinden geçtiği sürece paralel AKP’nin yürüttüğü ayrıştırıcı toplum idaresi ve siyasal düzeni bir kimlikler hiyerarşisi olarak belirme tercihi gitgide tehlikeli boyutlara taşınıyor. Siyasal alanın Kürt hareketine açılması veya Kürt özgürlük mücadelesinin bu alana hak ederek yerleşmesi gibi öznel değerlendirmelerden bağımsız olarak söz konusu  değişimden kaynaklanan demokratikleşme umut ve tezahüratlarına solda önemlice bir kesimin eşlik etmemesinin sebeplerini sanırım biraz da burada aramak gerekiyor.

Yoruma kapalı.

Scroll To Top