Çare bizdedir! – Ahmet Keskin

Katillerimize karşı direniş, hem de sonuna kadar direniş en doğal hakkımızdır, AKP’ye karşı verdiğimiz mücadele sağ kalabilmek içindir.

Bursa yüzbinlerce emekçinin Soma’yla benzer koşullarda çalıştığı büyük bir sanayi kenti. Türkiye’nin dört bir yanından göç edip gelmiş olan işçilerin ortak derdi belli; kendisinin ve ailesinin aç, çıplak kalmaması, çocuklarını okula gönderebilme, sigorta sayesinde sağlık hizmetlerinden faydalanma ve başını sokacak bir ev sahibi olma hayali… İşte hergün organize sanayi bölgelerinde, fabrikalarda milyarlarla fiyatlandırılamayacak ürün çıkaran binlerce insanın hayalleri, talepleri bunlarla sınırlı. Bu saydıklarımız en temel insan haklarını bile kapsamıyor. Fakat bu kentte sırf bu haklar için gözünü kırpmadan, hiç bir iş güvenliği önlemini önemsemeden, can pahasına çalışacak binlerce insan bulabilirsiniz. Bu pazar böyle dizayn edilmiş, son derece serbest ve özgürlükçü bir pazar. Bu koşullarda çalışmak istemezseniz kimse sizi zorlamıyor. Aç kalma, çıplak kalma hakkınız, çocuklarınıza trafik lambalarında mendil sattırma hakkınız her zaman var. Biriktirdiğiniz üç-beş kuruşla her türlü vergiye, soyguna göğüs gerip mahallenizde bir dükkan açabilir, kendi işinizin patronu olabilirsiniz. Fakat burada önemli bir risk var. Elinizdekini de kaybedebilirsiniz, üstelik Bağ-Kur borcunuz sağlık hizmetlerinden yararlanmanızı da engelleyebilir. Bu risklerle daha az karşılaşmak istiyorsanız memlekette kalan ne varsa satıp dükkana yatırma, piyasaya katma, ekonomiye can katma ve ilk krizde batma serbestliğiniz var. Bunların hepsini yapmak serbest ama bir tek şey yasak bu özgürlükçü sistemde: örgütlenmek ve sisteme sistemli itiraz etmek.

Başınıza ne gelirse gelsin mücadele etmeye hakkınız var ama yalnız başınıza olmak kaydıyla. İş koşullarını beğenmiyorsanız çalışmayabilirsiniz, zaten memlekette işsizlik yok, iş beğenmeyen vasıfsız olan ve her fırsatta vasıfsız olduklarının altı çizilmesi gereken işçiler var. Gerçi ben hiç vasıflı ya da vasıfsız patron görmedim ama Soma’daki ‘vasıfsızların’ vasfı belli mesela: çaresizlik!

Çaresizliğin verdiği cesaret… ‘Banka kredisi için madene tekrar inmeliyim’ cümlesindeki israr aptallığın, cahilliğin ortaya çıkardığı bir ısrar değil. Mesleğe olan bağlılığın ortaya çıkardığı bir cesaret değil bu… Düpedüz çaresizlik…

Bursa’da çalışanların çoğu SOMA’dan çok farklı koşullarda çalışmıyor. Çalıştığınız yerin iş güvenliği olanakları farklı olsa ne yazar… çaresizliğiniz aynı! Banka kredileri, taksitler, her ay kapıya gelen yüzlerce liralık faturalar, çocuğun dersanesi, eczanelerde, özel sağlık kurumlarında karşınıza dikilen sağlık hizmeti faturaları…. uzar gider bu liste, uzar gider bu çaresizlik.

Örgütlenelim diyecektim, lafım boğazımda düğümlendi… Soma’dakiler örgütlü değil miydi? Sendika üyesi değiller miydi? Ya da Bursa’nın özellikle büyük üretim tesislerinde çalışan sendikalı işçilerinin çaresiz olmadığını söyleyebilir miyiz. Sendikaların büyük oranda patron yanlısı olduğu, işçilerin gerçek mecralarında örgütlenmemesi için kurulan paravanlar olduğu tartışmasız bir gerçek. Sendika temsilcilerinin aldığı maaşlar, altlarındaki arabalar hangi sınıfa hizmet ettiklerini açık seçik ortaya koyuyor. Gerçekten işçi sınıfını temsil eden sendikayı ayırmak çok kolay; patron örgütlenmenizi engellemeye çalışıyorsa, sırf o sendikaya üye olmayasınız diye başka sendika getiriyorsa, işten atmakla tehdit ediyorsa doğru yoldasınız demektir. Aynı zamanda meşakatli bir yoldasınız… Haklarımızı istiyorsak, insanca bir yaşam istiyorsak yürüyeceğimiz yol hep meşakatli olacak…

Fakat bu günlerde başka bir yol daha çıkıyor önümüze… Bu yolda yürüyüp yürümemek tercihe bağlı değil. Bu yolda yürüyüşe başlamak için örgütlenmeyi, sendikalaşmayı, noteri falan bekleyemeceğiz. Her gün iş cinayetleriyle, katliamlarla karşılaşıyoruz. Heybesine çaresizliğini koymuş emekçiler katlediliyor her gün. Ama katilin ruh hali farklı bu defa. Belli ki ‘Usta’ bu işte çok usta. 1840’lardan örnekler veriyor, ‘bu işin fıtratında ölüm var’ diyebiliyor, sorumluluğun yanına bile yanaşmıyor. Cinayet katilini de yıpratır. Bu. savaşta bile böyleyken ufak bir pişmanlık yok Bakanların ve Başbakanın ifadesinde. Hala söyledikleri aynı, hiç kimse ölmemiş gibi, bir kamyon kömür dökülmüş, ziyan olmuş gibi, ziyan olanlar insan değilmiş gibi… ‘Maden kapanır, işsiz kalırsınız, banka kredileri nasıl ödenir sonra…’ diye diye tehdit ediyorlar… Çaresizliğimize, en zayıf noktamıza vuruyorlar üst üste. Canımızın nasıl acıdığını anlamadıkları kesin.

Kum taşlarken verdiğimiz canlar, tersanelerde kaybettiklerimiz, inşaatlarda can verip kayda bile geçmeyenler, yeraltına gömdüğümüz madencilerimiz… Ölümü tariflemek için ne çok söz biriktirmişiz bu güne kadar…

Şimdi yaşamı tariflemek için de sözler biriktireceğiz meydanlarda. Fakat bu meydan farklı meydan, bu meydan yeni bir kavganın üzerine, yaşam kavgasının, sağ kalabilme kavgasının üzerine kuruldu. Bu meydan birileri konuşma yapıp caka satsın diye değil, adalet sağlansın diye kuruldu. Haziran isyanında yitirdiklerimiz, Soma’da yitirdiklerimiz ve katilin her cinayetten sonra yüzümüze baka baka tehditler savurması… Hiçbiri boşuna değil… Ne ölenler boşuna öldüler, ne de katilleri boşuna tehdit ediyor. Mafya filmlerinde şebeke, cinayet tanıklarını tehdit eder ya; öyle tehdit ediyorlar bizi. Madem ki ölümden öte köy yok korkmuyoruz artık, tanığız, sonsuza kadar, adalet yerini bulana kadar tanığız, susmayacağız.

Yaşamı tarifleyebilmemiz için önce adalet lazım, katillerimizden hesap sorulması lazım… Bunu yapabilecek tek güç var o da biziz. Bunu yapabileceğimiz tek yer var, o da sokak… Çaresizliğimizi bir kenara bırakıp hesap sormaya başlayacağız… Ve bir kenarda bıraktığımız çaresizliğimizi oradan hiç almayacağız. Çünkü hesap sormaya başladığımız, meydana çıktığımız anda gördüğümüz bir şey var. Çare bizdedir… Üreten biziz, yöneten de biz olacağız!