Bursa ve çevresinde Alevi/Bektaşi kültürü (1) – Raif Kaplanoğlu

Raif Kaplanoğlu
Araştırmacı-Yazar

Uludağ bölgesine tesadüfen gelen bir hocanın gözlemleri Sultan İkinci Abdülhamid’e yansıtılınca, Şeyhülislam Cemaleddin Efendi ile Meşihat Müsteşarı Raşid Efendi’nin hazırladığı bir raporda ilginç bilgiler bulunmaktadır. Belgeye göre Uludağ’ın 192 köyü cehalet içinde; “okul ve ulema yok…. Ahali dinden, kadınlar tesettürden habersiz. Belki de haberleri var ama uygulamaları böyle” (BOA. Y..PRK.BŞK. 63/73).

Emir Sultan onuruna, Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar sürdürülen “Erguvan Bayramı” da, bir Bektaşi şöleni sayılabilir. Bir tür kutsal haç töreni gibi. XVII. yüzyılda Evliya Çelebi’ye göre; “Yılda bir kez Emirsultan’da ‘Erguvan Cemiyeti’ düzenlenir. Her taraftan deniz gibi insan toplanır ki, bu kalabalık töreni anlatmakta kalem yetersizdir. Böyle bir tören ancak Emir Sultan sevgisi ile olur” (2-1: 12). Genellikle Yörük ve Bektaşi kökenli köylülerin katılımıyla yapıldığı anlaşılan bu törenlere, Karacabey ve Orhaneli’ne bağlı köyler başta olmak üzere Alevi-meşrep Yörüklerin sel gibi aktığı söylenmektedir.

1910’lu yıllara kadar Uludağ’daki Kıranışıklar köyünde Şahan Baba/Buba adına her yıl farklı bir tören yapılırdı. Ve bu törene Uludağ ve hatta Tavşanlı’dan konuklar gelirdi. Kocasu’ya bakan, ulu meşe ve çamlarla örtülü düz alanda tüm halk, en güzel ve en temiz elbiselerini giyerek gelirlerdi. Çünkü Şahan Baba iyi giyinmeyi severdi. Tören alanına gelenler sadece erkekler değil, kadınlar ve özellikle de genç kızlardı. Fakat kadınlar ayrı yerde toplanırlardı. Törene Kızılkilise/Kemaliye köyünden dervişler de gelirdi. Onların ellerinde tuğları vardı, gelirken höykürürlerdi. Her gelen davul ve zurna ile karşılanırdı. Çalgılar yalnız davul ve zurnadan ibaret değildi. Keman, saz ve ut çalanlar da çalgılarını beraberlerinde getirirlerdi. Böylece toplanan halk günlerce, milli oyunlar oynar, saz dinler ve eğlenirlerdi. Çünkü Şahan Baba eğlenmeyi severmiş. Köylünün ortak olarak aldığı ve zenginlerin bağışladığı davarlar kurban olarak kesilir ve yenirdi. Belenören köyünden Şakir Çavuş’un anlattığına göre, çeyrek asır önce Bursa’daki Köse Hoca adlı bir Hoca gelip bu töreni yasaklamış: “Dedeler kötüleri sevmezler, bu dede niçin çalgı çalınmasına, nişanlıların birbirlerini kovalamalarına müsaade ediyor da onları kahretmiyor. Dede hoşlanıyor demişler. O halde bu dede zındıktır. Böylelere hayır yapmayın” demiş. Köylülerde ondan sonra bu töreleri kaldırmışlar.

Dede İnancı/Kültürünün Kökenleri

Alevi/Bektaşi kültürünün temelleri Osmanlı Kuruluş Döneminde atılmıştı. Ancak Hacı Bektaş Veli’nin Osmanlı saltanatına yetişip Osman Gazi’ye kılıç kuşattığı, Bursa’nın fethine katıldığı, Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşunda hami rolü oynadığı gibi çeşitli iddialar bulunsa da bunlar doğru olamaz.1Çünkü Osman Gazi döneminde Alevilik veya Bektaşilik denilebilecek bir kültür yoktu. Bu dönemin dinsel akımını tanımlamak oldukça zordur. Ahmed Yaşar Ocak, heterodoks tanımını uygun bulmuştur. Bu sözcük “din dışı” gibi bir anlama geldiği için belirli çevrelerce pek makbul bulunmamıştır. Ancak Osmanlı Kuruluş Dönemi Yörüklerinin yaşadığı inanç biçiminin Sünnilikle bir ilgisi bulunmadığı için bunu tanımlama gereği duyulmuştur. Osmanlı Kuruluş Dönemi ve sonrasında özellikle Uludağ yöresinde belirlediğimiz inanış biçimini biz “Dede İnancı/Dini/Kültürü” olarak tanımlamayı doğru buluyoruz.

Osmanlı Kuruluş Devri’nin saf değerlerini koruyan Uludağ’da, XIX. yüzyılın sonlarında görülen Sünni İslam anlayışına uygun olmayan yukarıda sözü edilen yaşam ve inanç biçimini ancak ‘Dede İnancı’yla açıklayabiliriz. Tıpkı Kuruluş Dönemi’nde Bitinya’nın dört bir tarafından kurulan yüzlerce “zaviye şeyhinin” tanımlaması gibi… İ. H. Uzunçarşılı, bu konuda şu görüşü savunur:

“Osmanlı Beyliği kurulurken Alp-erenler denilen ve Babâî tarikatından olan Gazi’lere önem verilmiş ve bunlar için zaviyeler yapılmıştı. Orhan Bey’in maiyetinde muhtelif savaşlara iştirak etmiş olan Geyikli Baba, Abdal Musa, Abdal Murad ve Duğlu/Doğlu Baba ve emsali babalar, sonradan adını Bektaşiliğe çeviren Babâî tarikatına mensup alp-erenlerdendi. Orhan Gazi zamanında Bursa’nın Uludağ/Keşişdağı eteğinde Babâîlere mahsus zaviyeler yaptırılmıştı. Orhan Gazi, kendilerinden istifade ettiği Babâîlere riayet etmekle beraber, onların herhangi bir ayaklanmalarına karşı da kontrolü ihmal etmemekteydi; hatta Bursa etrafında çoğalıp akidelerini neşretmekte olan ‘abdal’, ‘torlak’ ve ‘ışık’ların (Babâîlerin) vaziyetlerini teftiş ve tahkik ettiren Orhan Gazi, bunlardan muzır akide neşredenlerin çerağ ve bayraklarını ellerinden alıp memleketinden kovmuştu. Babâîlik daha sonraları yeniçeri ocağına girmiş ve halifeleri aracılığıyla Babâîlerden olup XIII. yüzyılın ikinci yarısında vefat etmiş olan Hacı Bektaş-ı Veli’ye nispet edilmişti. XIV. yüzyıldan başlayarak XVI. yüzyıl sonlarına kadar Anadolu’nun siyasi ve içtimai hayatında, Babâî, Kalenderi, Torlak, Sımavnalı, Işık gibi muhtelif isimler altında Babâîliğin kasaba, köy ve aşiretler arasında yayılmış olduğu görülmektedir” (Uzunçarşılı, 1988: I- 530).

Kaynaklarda Bursa bölgesinde anılan en ünlü abdal dervişi Geyikli Baba’nın, Baba İlyas müridi olduğu yazılıdır ki, Hacı Bektaşi Veli ve Osman Bey’in kayınpederi Şeyh Ede-Balı de yine Baba İlyas’ın müridiydi (Ocak, 1979: 97). Elvan Çelebi, 1358 yılında tamamladığı Menâkıbü’l-Kudsiyye adlı eserinde Hacı Bektaş Veli’yi, Baba İlyas’ın önemli halifeleri arasında saymaktaydı (Elvan Çelebi, 1995: 169-170). Hacı Bektaş Veli’nin Baba İlyas ile ilişki içerisinde olması, onu Kalenderîlik ve Babaîlik’e yaklaştırmakta, bu nedenle Sünni olduğu yargısına varmayı zorlaştırmaktaydı (Ocak, 1996: 172-181).

Türkler Anadolu’ya geldiklerinde, Şamanist inançlarını tümüyle terk etmemişlerdi. Müslümanlık inanışları da, Arap Müslümanlığından farklı bir seyir gösterip hem inanış, hem de ibadet açısından çok farklı özellikler içermişti. Türklerin dinsel törenlerinde Dedeler, adeta Şaman görevini görüyordu. “Türkmen kitleleri, eski geleneklerini muhafaza eden bir dinî anlayışa sahip olmaları, Sünni bir devlet olan Anadolu Selçukluları ile mücadeleye neden olmuş (Köprülü 1972: 161), nihayetinde Türkmen babalarının önderliğinde Babailer İsyanı meydana gelmişti. Bu isyan, XIII. yüzyılda Anadolu’daki en önemli olaylarından biriydi. Selçuklu Dönemindeki etkisinin yanı sıra isyana katılanların bakiyeleri Abdalân-ı Rum adı altında Osmanlı Devleti’nin kuruluşu sırasında da önemli bir rol oynamışlardı. Babaî hareketinin itici gücü, Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda da etkin bir rol oynayan Vefaî tarikatıydı (İnalcık 2000: 136). Nitekim Anadolu/Rum Abdallarının hemen tamamının Ebu’l-Vefa Tarikatına2bağlı olduğunu belirten A. Yaşar Ocak; bu tarikatın kadın-erkek bir arada ibadet yapması, bu törenlerde kadehle şarap sunulması gibi ritüellerin, Bektaşilikte sürdürüldüğü belirtmektedir. Bu da bize, Kuruluş Döneminde toplumun ve hatta devletin heterodoks dervişleri ve dinsel görüşlerini desteklediğini göstermektedir (Ocak, 1980: 98).3

Şehitler Hasan Dede türbesi

Yaylak ve kışlaklar arasında mevsimlik olarak hareket eden konar-göçer Türkmenler İslamiyet’i, kendi sosyal hayatları çerçevesinde öğrenmeye ve yaşamaya çalışırken, bu şeyh ve dervişler arasından dillerini kolayca anlayabildikleri abdal veya dede-baba olarak bilinen kişileri kendilerine önder olarak kabul etmişlerdir (Köprülü, 1991: 19). Türkmenlerin eski inançlarını devam ettirmelerinde tarikat şeyhlerinin, aynı zamanda birer kabile şefi olmasının önemli bir etkisi olmuştur. Bu kişiler hem şeyh, hem de şef olarak kendilerine bağlı grupları daha kolay bir şekilde idare etmişlerdir (Ocak, 2002: 67).

Salih Çift, bilinen şekliyle Bektaşiliğin Bursa’ya ne zaman ve nasıl geldiği bilinmediğini yazdıktan sonra şu notu düşmektedir: “Ancak hemen zikredilmelidir ki, “ilk Bektaşiler” veya “Bektaşiliğin önderleri” denilebilecek ve bazen Kalenderî, Haydârî, bazen Yesevî, bazen de Vefâî, Hurûfî gibi isimlerle anılan tarikat zümrelerinin Bursa’nın fethinden itibaren bu coğrafyada mevcut oldukları bilinmektedir.” Anadolu Selçuklu Devleti’nin dağılmasından sonra ortaya çıkan çeşitli beyliklerde ve Osmanlı Beyliği arazisinde “Abdal” veya “Baba” lakaplı bir takım dervişler görülmeye başlanmıştır. Değişik menşelerden gelen inançları arasında az çok Şiiliğe meyledenleri, hatta yaygın bir Hz. Ali kültü vardır (Çift, 2001: 225). Bu inançlar, onların mürid ve halifeleri, diğer bir deyimle bu ilk Bektaşiler, XIV-XV. yüzyıllarda bir kısım heterodoks dervişlerinde daha da gelişme imkanı buldu. Bu itibarla, Rum abdallarının, Selçukluları uzun süre meşgul eden Babâî hareketine mensup tabakayı ilk Bektaşilere bağlayan ara zümre olduğu söylenebilir” (Ocak, 1981: 297-308). Bunların bir kısmı da, Keşiş Dağı’ndaki boşalan manastırlara yerleşmiştir.4

Hacı Bektaş-ı Veli, XIII. yüzyılda yaşamış olmakla birlikte Bektaşîyenin XV. yüzyıldan sonra teşkilatlanmıştı. XVII. yüzyılda Anadolu’da Bektaşilik, Bursa’nın dışında yirmiye yakın vilayette tekkelere sahip olmuştu. Gerçekten de, Osmanlı Kuruluş Devrindeki Bursa ve çevresinde kurulmuş Abdal zaviyelerinin hemen tümünün, sonraki yüzyıllarda faaliyetini sürdürenlerin Bektaşi tekkelerine dönüştüğü gözlenmiştir.5Mustafa Kara, XVIII. yüzyılla birlikte Bektaşi tekkelerinin sayısında görülen artış, doğal bir gelişme olmayıp Bektaşilerin Yeniçerilerle olan bağları sebebiyle zor kullanarak bazı tekkeleri bir anlamda “işgal” etmelerinin sonucunda olduğunu savunur. Buna gerekçe olarak da, Abdal Murad, Abdal Musa tekkeleri, adlarından hareketle “Bektaşilere aittir” gerekçesiyle el değiştirildiğini gösterir (Kara, 1992: 10). Bu tür iddialar, daha çok 1826 yılında Yeniçeriliğin kaldırılması sonrasında, Yeniçeri ve Bektaşiliği kötülemek üzere kaleme alınmış “Üss-i Zafer” adlı kitabın kaynak gösterilmiştir.

Abdal zaviyeleri ve dervişlerin yaşam ve inançları dikkate alındığında, bu zaviyelerin Bektaşi, Kalenderî veya Haydarî tarikatlarının yoluna daha uygun olduğu çok açıktır. Nitekim bu konular zaman zaman tartışma yarattığı için, birçok kez Saray’dan bu konuda açıklamalar gönderilmiştir. Örneğin 1201/1787 yılına ait bir belgeye göre; “Osmanlı Devleti’nde Baba, Dede, Abdal, Derviş, Sultan isimlerini taşıyan tekke ve hangâhlara, şeyh ve zaviyedâr atanması için Hacı Bektaşi Veli Zaviyesi şeyhlerinin” önerisiyle yapılması istenmişti (BOA. C.EV.. 137/6848). Bu nedenle, Bursa bölgesindeki Bektaşi tekkelerinin kaynağı olan Abdal zaviyelerini aşağıda zikretmek istiyoruz.

1Nitekim Evliya Çelebi de, Hacı Bektaş ve Rum Abdallarına ilişkin şu ilginç bilgileri vermektedir:

Sultan Hacı Bektaş Velî-i Horasani, büyük atamız Türk-i Türkan Hoca Ahmed Yesevî izniyle Horasan’dan Rum diyarına gelip Osmanoğulları’nın ilk çıkışlarında Ertuğrul’a ve Osmancık’a yardım etmeye geldiğinde, Tokat kalesinde yardım etmişti. … Selçuklu Devleti son bulup 600/1300 tarihinde yine Hazret-i Mevlânâ ve Hazret-i Bektaş-ı Velî izniyle devlet Ertuğrul’a doğrulup nice fetihler etti. .. Sözün özü, Hazret-i Hacı Bektaş-ı Velî Osmancık ile Bursa fethine memur olup Osmancık nikris hastalığına tutulduğundan Konya’ya gitti. Orhan ilk defa Bursa içinde Hacı Bektaş-ı Velî izniyle sikke ve hutbe sahibi olup müstakil padişah oldu” (Evliya Çelebi, V.1-85).

Büyük dedemiz Türk-i Türkan Hoca Ahmed Yesevî hazretleri Horasan’dan halifesi olan Hacı Bektaş-ı Veli’yi 300 dervişiyle post sahibi edip def, kudüm, sancak ve çırağ verip; ‘Var Orhan Bey ile Rum fatihi ol ey Bektaş’ diye nefes edip Hacı Bektaş-ı Veli 300 er ile Horasan’dan Orhan Gazi’ye gelip konuştuğu gibi Bursa üstüne gelip fethettiler. Orhan Gazi oğlu Gazi Süleyman Bey’i 70 büyük velinin ve Hacı Bektaşi Veli’nin izni ve görüşüyle” fetihler yaptı (Evliya Çelebi, I-51).

2Menakıb-namesi’ne göre Ebu’l-Vefa, halifesine bir mektupla bir kadeh göndermiş. Mektupta ise şunları yazmış: “Huzurunda kadın ve erkekleri bir araya toplayarak âyin yaptığın zamanlar bu kadehle onlara şarap sunmak sana yakışır bir davranış olacaktır…” “Bu da ister istemez akla Ahmed Yesevi’nin Maverâünnehr’de yaptığı ayinleri getirmektedir, ki o da tıpkı Ebu’l-Vefa gibi çevresinin ağır tenkitlerine uğramıştı” (Ocak, 1980: 97, 98).

31432’de Bursa’yı ziyaret eden Fransız Bertrandon de la Broquiere’in seyahatnamesi de, ilginç bir olay anlatmaktadır: “Hastane gibi oldukça güzel pek çok yer mevcuttur. Bunların üçünde veya dördünde; ekmek, et ve şarap, bunları Tanrı adına almak isteyenlere dağıtılır” (Broquiere, 1988: 83; Kaplanoğlu/Günaydın, 2000: 23). Burada hastane olarak kaydedilen kurumlar, olasılıkla imaretlerdi.

4Bu zaviyelerden bazılarının kurucuları, “bu yerlerin kafirin kovup, gidip” oralarda yerleşmişlerdi (Barkan-Meriçli, 1988: 135).

5Örneğin 1202/1788 yılına ait bir belgede Karacaşehir, Tekyeddin köyündeki Tekyeddin Baba Zaviyesi, Bektaşi’ydi (BOA. C.EV.. 503/25404). Eskişehir Seyyid Gazi Tekkesi (BOA. C.EV.. 184/9179), 1227/1812 yılında, Eskişehir Oynaş nahiyesindeki Bahşayiş Baba Zaviyesi (BOA. C.EV.. 118/5864), 1090/1679 tarihinde Geyve Akhisarı’ndaki Abdal Viran Zaviyesi (BOA. İE.EV..19/2285), 1229/1814 yılında Birgi’de Yatağan Baba Zaviyesi (BOA. C.EV.. 129/6410), 1228/1813 yılında Sultanönü Sancağı İnönü kazasında Portalar köyünde Yatağan Abdal Zaviyesi (BOA. C.EV.. 82/4069) gibi Osmanlı Kuruluş Döneminde adı geçen zaviyelerin Bektaşi tekkelerine dönüştüğü görülmüştür.