Bu yazı sessiz kalmaların büyük günahkârlarına – Ziynet Kahyaoğlu

Ziynet Kahyaoğlu

Tarih 09.07.2018 saat 06.55 gözümü açar açmaz gördüğüm ilk şey Kars’ta amcası tarafından tecavüze uğrayan 12 yaşındaki kız çocuğu haberi idi. Bu henüz günün ilk haberi idi ve daha niceleri ile devam edecekti gün. Bunun ne ilk ne de son olmadığını bilmek, çaresizlik hissini daha dayanılmaz hale getirmektedir. Peki, nasıl oldu da bu duruma geldik? Şimdi bir günah tarihinin mide bulandırıcı kısa geçmişine bir göz atalım.

Bu günahtan biz kadınların payına susmak düştü. Susarak kabullendik aslında bize yapılan bu büyük haksızlığı. Susarak kabullendik bu günahın bir parçası olmayı. Sanki kendi suçumuz gibi korktuk, sindik. Yalnızca kadına uygulanan bir şiddet olmaktan da çıktı bu iş aslında. Hayvanlara, kundaktaki bebeğe, kız-erkek çocuklarına göz diken insanlarla doldu etrafımız. Kimseye güvenemez olduk. Aile ve akrabalık ilişkilerimiz kökünden sarsıldı. Bize bu kötülüğü maalesef yine biz yaptık. Biz en başta çocuk yetiştirirken hata yaptık. Erkeğin elinin kiri olan şeyi; kadının namusu, alnındaki leke olarak göstererek başlattık bu yanlışı. Erkeği sokağa salarken, kadını sarıp sarmalayıp evlerde tutarak hata üzerine hata yaptık. Din ve toplum kurallarını yalnızca kadın bedeni üzerinden anlatarak hem kendimiz hem de toplumu çıkmaz sokaklarda bıraktık. Bazı vakıf yurtlarında gerçekleşen toplu tecavüz haberlerine “bir kereden bir şey olmaz” cevabını vererek yüzsüzleştik, kabullendik. “Tecavüze uğrayan kız çocukları hamile kalırsa doğursun, devlet bakar” cümlesiyle bir darbe de biz vurduk o yavrucaklara.

Şimdi gelelim neden bu kadar çok taciz, tecavüz haberi duyuyoruz konusuna. Sebeplerden ilki; artık köyden kente her yerde ve herkeste internet, bilgisayar, akıllı telefonlar var. Teknolojinin bu nimetleri bilgi akışını oldukça hızlı kılmaktadır. Dolayısıyla dünyanın bir ucundaki olaydan hemen herkesin bilgisi olmaktadır. Bir başka neden, yalnızca Türkiye değil, dünya da büyük psikolojik bir buhran döneminden geçmektedir. Bunun en büyük acısı maalesef toplumun temel yapısını oluşturan aile kurumundan çıkmaktadır. Aile kavramının içinin boşaltıldığı, kapitalizm kültürünün dayatmış olduğu benmerkezci ve bireyselci anlayış kişileri yalnızlaştırmaktadır. Bir kontrol mekanizması olan aile ve mahalle kavramları şehirleşmenin çok hızlı gelişmesiyle birlikte işlerliğini yitirmiş, bu nedenle de bizimki gibi toplumlarda en büyük kontrol aracı olan adet, gelenek gibi kavramların içi boşaltılmıştır. Diğer bir sebebe gelecek olursak; cinsiyet ve cinsellik gibi konularda toplumun bilgisiz olması, bununla birlikte hukuk ve adalet, kişi özgürlük ve hakları gibi anayasal konulara dair bir fikrimizin olmayışı da aslında yaşanan tüm bu olayların en önemli nedeni sayılabilir. Suç işleyen kişiler, hukuk sisteminin özellikle son yıllardaki durumu da göz önüne alındığında yaptıkları cezai işlemlerin bir yükümlülüğünün olmayacağı inancındalar. Bu durumda da verilen cezalar insanları tatmin etmemekte, adli makamlara olan güven gittikçe azalmaktadır. Tüm bunlar da birleşince kişiler kendi adaletlerini kendileri aramaya, sonuç olarak toplumsal bir infiale yol açmaktadır.

Peki, yargılama ve ceza sitemi nasıl olmalıdır? Son zamanlarda en çok konuşulan çözümler; idam ve kimyasal hadım. Bunlar da bir çözüm yöntemi olarak görülebilir. Ancak, sorunu tamamen ortadan kaldırır mı, bundan sonra bu tür eylemlerin yapılmamasını sağlar mı onu düşünmek gerekir. Bir de bunlar geri dönüşü olmayan cezalandırma yöntemleridir. Şayet sanık durumunda olan kişi bir haksızlığa, iftiraya uğramışsa ve bunun sonucunda da idam ya da hadım cezası uygulanmışsa bu mağduriyeti giderebilecek hiçbir çözüm yoktur. Çözümü ceza kısmında, yani sonuçta aramaktansa, bu olaylar hiç yaşanmadan, en baştan engellemek gerekmez mi? Maalesef bu olaylar yaşandıktan sonra hiçbir ceza açılan yarayı kapatmayacaktır. Önemli olan bu fiillerin hiç yaşanmamasını sağlamaktır. Her konuda olduğu gibi bu konuda da aydınlanmanın yolu ancak ve ancak eğitimden geçmektedir. O nedenle mutlaka ama mutlaka okullarda cinsellik eğitimi verilmelidir. Sonra çocuklarımızı insana, doğaya, hayvana saygılı, onlarla uyum içinde yaşayacak birer birey olarak yetiştirmeliyiz. Şunu unutmamak gerekir ki, bir toplum ilerlemek istiyorsa çocuklarını iyi eğitmelidir. Onları adil, eşitlikçi ve insan haklarına saygılı birer geleceğin yetişkinleri olarak büyütmelidir. Yazımı şu temenni ile bitirmek istiyorum: Çocuklarımızın geleceklerinin çalınmadığı bir ülkenin sabahlarına uyanmanın hayal değil gerçek olduğu, her çocuğa fırsat eşitliğinin sağlandığı bir ülkenin aydınlık sabahlarına uyanmak dileğiyle…

Bursa Muhalif Gazetesinde yayınlanmıştır