Bırakınız koşsunlar, bırakınız düşsünler – Zafer Algül

Psikolojik Danışman

Çocuklar sürekli kontrol edilmek değil, özgürce eğlenebilecekleri güvenli ortamlar ister!

Çocuk yetiştirirken hepimiz oldukça tedirgin oluruz. Malum; onlar oldukça güçsüz ve savunmasız. Zarar görmesinler, canları acımasın diye sürekli gözümüz üzerlerinde olur. Onlar daha adım atmadan biz adım atabilme ihtimallerine karşı önlemlerimizi alırız. Ancak bu koruma güdümüz çoğu zaman çocuğumuza yarar yerine zarar verir. Hani ince bir çizgi var denir ya, tam ondan işte. Koruma ile özgür bırakma arasında tam da böyle ince bir çizgi var.

Özellikle çocuk tekse, uzun bir uğraş sonucu dünyaya gelmiş bir çocuksa bu duruma daha çok maruz kalır. Çok çocuklu ailelerde, çocuk sayısının fazla olmasından kaynaklı olsa gerek, çocuklar daha özgür yetişir. Çocukların sayısal fazlalığı ile özgürlükleri arasında ilk etapta ters orantı görünse de ailelerin çocukların sürekli başında duramaması, an be an onları kontrol edememesi gibi nedenlerle çocuklar daha fazla kendi hallerine kalır. Bu durumda da ister istemez düştüğünde kendi kendine kalkmak zorunda kaldığı gibi, kaldıran olmadığı için bir daha düşmemeyi öğrenir. Ancak tek çocuk ya da geç çocuklu ailelerde bu durum genelde tersine işliyor.

Öğrenmenin temelinde yer alan “deneyerek öğrenme”, çocuk yetiştirmede kritik öneme sahiptir. Dönüp şöyle bir kendimize, çevremize bakalım. Kimimiz okuduğu yemek tarifini hemen kavrar, ancak kimimiz için, o tarif birisi yaparken izlenmediği için anlaşılamaz. Hatta bir kısmımız da ancak yaparsa anlayabileceğini ifade eder. Yani her insanın öğrenme metodu bir birinden farklılık gösterir. Ancak çocuğun öğrenmesine geri döndüğümüzde tüm bu farklı metotlardan, deneyerek öğrenmenin daha ön plana çıktığını görürüz.

Çocuklara “sobaya dokunma, yanarsın” demek çoğu zaman çocuğun gerçekliğinde bir anlam ifade etmez. “Yanmak” fiili, çocuğun dünyasında henüz bir yetişkin kadar anlam bulmamıştır. Banyoda sıcak suyla karşılaştığında hissettiği şeyin yanmak olduğunu bilebilir belki; ancak bir katı cismin sıcak olabileceği ve banyodaki sıcak su kadar ve hatta daha fazla acı verebileceği fikrini ancak deneyimleyerek öğrenebilir. Peki bu deneyimi göz göre göre çocuğa nasıl yaşatacağız? Başta da söylediğimiz gibi çocuk güçsüz ve savunmasız ve bir o kadar da bilgisiz bir varlık. Bu öğrenmeyi kendi haline bırakırsak çocuk elbette zarar görecektir. Hatta çoğu zaman bu ve benzeri hataların geri dönüşü olmaz. O zaman durumu kontrolümüze alarak, uygun ısıda bir miktar yanmasına izin vereceğiz ki sobaya yaklaştığında canının yanabileceğini öğrensin ve biz olmadığımızda da ordan uzak dursun.

Bu deneyim yaşatmanın en büyük örneği çocuğumuza aşı yaptırmaktır aslında. Aşı, etkisi azaltılmış virüs anlamına gelir. Çocuk henüz sağlıklıyken, ilgili aşının içerdiği hastalık virüsüyle karşılaşmamışken bilinçli bir şekilde çocuğun vücuduna virüs enjekte ederiz. Bu etkisi azaltılmış virüs sayesinde çocuğun vücudu hastalıkla tanışır ve antikor üretmeye başlar. Bu virüsün etkisi sağaltılmış olduğundan üretilen antikorlarla hastalık yenilir. Bu sayede vücut, bu hastalıkla nasıl baş edeceğini, hangi antikorları kullanacağını bilmiş olur. Çocuk gerçekten o hastalıkla karşılaştığında artık vücudundaki hazır antikorlarla rahatlıkla hastalıkla mücadele eder ve sağlıklı kalır. Yani deneyimlediği bilgiyle sağlıklı yaşar.

Buraya kadar olan kısım, bir çoğumuz için pek sürpriz bilgi değil aslında. Ancak asıl sıkıntı, çocuklarımız yetişirken onları koruma güdümüzün deneyim yaşamalarının önüne geçiyor olması.

Çocuklar zarar görmesin diye o kadar endişeleniyoruz ki, koşarken düşmelerine bile izin vermiyoruz. Ağaca tırmanmalarına izin vermeyi geçtim, masanın üzerine çıktıklarında bile aklımız başımızdan gidiyor. Çocuklar, piknik, park benzeri açık alanlara çıktıklarında etrafı keşfetmeyi, yeni şeyler öğrenmeyi isterler. Ancak, “aman bir yere gitme” haykırışımız çocuğumuzun tüm kaşifliğini silip atıyor. Tornavidayı, makası eline aldığında kendine zarar verme kaygımız o kadar artıyor ki onları elinden almak için kırk takla atıyoruz. Hele çocuk gözümüzün önünden bir kaybolsun, ya pencereden düşerse ya kaçırırlarsa duygumuz bizi yiyip bitiriyor… Bu örnekler yazmakla bitmez.. Ancak şu bir gerçek: Problem, çocuğumuzun davranışlarında değil, bizim o davranışlara verdiğimiz tepkilerde.

Çocukların yere düşme davranışını gözümüzün önüne getirelim. Çocuk yere düştüğünde önce çevresine bir bakar. Eğer, başta anne babası ya da başka bir yetişkin ona bakıyorsa basar çığlığı. Baktı ki bir bakan yok, onunla ilgilenen yok, kendi kendine kalkar ve problem çözülür. Hal böyle olunca da düşmemek için biraz daha dikkat etmesi gerektiğini öğrenir. Yani bizim 40 kere söylediğimiz “dikkat et yavrum” uyarısı hiçbir işe yaramazken birkaç düşüşte “dikkat etmenin ne demek olduğunu” kendi kendine öğrenir. O zaman, düşmesine izin vereceğiz. Eğer ki canının epey yandığı bir düşüşse öncelikle yardım isteyip istemediğine bakmamız gerekiyor. Tez canlılığımız çoğu zaman, çocuğun yerine birçok şeyi yapmamıza ve çocuğun öğrenememesine sebep oluyor. Daha o yardım istemeden, kendisinin çözmesine fırsat bırakmadan sorunu çözüyoruz ve “çözememeyi” çocuğa öğretiyoruz. Biraz bekleyelim ki en azından yardım istemeyi öğrensin.

Bu elbette, her şeyi kendi haline bırakalım demek olmuyor. Yetişkinler olarak gerekli güvenlik önlemlerini almak bizim temel sorumluluğumuz. Çocuğumuzun zarar görmemesi için ne gibi önlemler almamız gerekiyorsa elbette ilk önce bunları yerine getireceğiz. Parkta kafası hareketli bir salıncağa çarpan çocuk büyük zarar görür, önlem alalım. Ama tahterevalliden, kaydıraktan düşen çocuğun çok çok azıcık canı yanar. Bırakalım yansın. Aşı misali, sağaltılmış acı çocuğu güçlendirir.

İlk 6 yaşta çocukların bu deneyimleri edinmeleri hem karakter oluşumları hem de yaşamda sorun çözme becerileri için oldukça önemli. Bizlerin aşırı koruyucu bu tutumları kendi ayakları üzerine basamayan, sorunlarını çözemeyen, içe kapanık ve ben merkezci bireyler olmalarına yol açıyor. Dahası, çocuklarımız mutsuz oluyor. Onlar için iyilik yapalım derken aslında kötülük yapıyoruz.

Bu durumun hep çocuğa olan etkisinin yanında bir de yetişkine olan etkisi var tabi. Çünkü bu durumdan olumsuz etkilenen sadece çocuk değil. Anne babanın bu tutumu, çocuğa zarar verdiği kadar anne babaya da zarar veriyor. Kendine vakit ayıramayan, sürekli çocuğu gözlemek zorunda olan, çocuğun dibinden ayrılamayan, çocukla koşan, onunla duran ebeveynler için çocuk yetiştirmek bir kabus halini alıyor.

Sözün özü; aşırı koruyuculuk çocuğa yarar değil, zarar verir. Çocukların ne kadar deneyimlemesine izin verirsek o kadar öğrenirler. Bu hem bizim yükümüzü hafifletir hem de mutlu çocuklarımız olur. O halde, bırakınız koşsunlar, bırakınız düşsünler.

Bursa Muhalif Gazetesinde yayınlanmıştır