Bırakınız kızsınlar – Prof. Dr. Şermin Külahoğlu

Sevgili anne ve babalar

Bana ayrılan bu köşede, uzmanlık alanımla ilgili bilgi ve analizlere yer vermekten öte, eğitim konularında, siz anne ve babaların, duygularını, düşüncelerini, seslerini duyurabilecekleri bir ortam yaratmayı amaçlıyorum. Çocuklarımızın gelişimi ve eğitimi konusunda sizlerin sorularınızı yanıtlamak, isteklerinizi, görüşlerinizi dile getirebilmenizi,  söyleyeceklerinizin bu köşede duyulmasını sağlamak amacındayım. Bu köşenin temel amacını, sizlerin iletişim ve katılımlarıyla fikir ve öneriler geliştirmek, ortak akıl ve eylem gücü yaratmak olarak düşünüyorum.

Haydi, birlikte çalışalım, birlikte başaralım!

Bana, s.kulahoglu@bursamuhalif.com E-Posta adresimden ulaşabilirsiniz.

İki hafta arayla buluşmak üzere, esen kalın.

Prof. Dr. Şermin Külahoğlu


  • Kardeşine kızmaya hakkın yok! O daha çok küçük, görmüyor musun?

  • Getirin biberi, şunun ağzına sürelim. Hiç annelere se­ni sevmiyorum, denir mi?

Bu satırları okurken, “ben de kendi çocuğuma tıpkı bu sözleri söyledim” diye düşündünüz mü? Üzülmeyin, tek başı­na değilsiniz. Ne yazık ki, günümüzde birçok anne-baba böyle davranıyor. Çocuklarının olumsuz duygularını dile getirmelerine izin verebilen anne-babaların sayısı gerçekten çok az. Belki de, küçükken onlara da hiç izin verilmediği için, bunu beceremiyorlar. Ben, kızgınlıkla söylediğim birkaç söz yüzünden annemin, ağzımı sabunla ovarak yıkadığı günü hiç unutmam. Zaman zaman aynı şeyi bizimkilere de yapmamak için kendimi zor tuttuğumu, burada itiraf etmek zorundayım.

Evet, çocuklarımızın, “canım annem” gibi sözleri karşısında mutlulukla gevşerken, bize kızgınlıklarını dile getirdikleri anda, üzerlerine boşalmaya hazır bir yay durumuna geçiveriyoruz. Oysa biz eşimize kızdığımızda, ona karşı ne kadar kibar olabildiğimizi kendimize sor­malıyız. Tüm evli çiftler gibi, kavgalarımız sıra­sında birbirimize öfkeli sözler söylemiyor muyuz? Sonuçta, hayatta yalnızca olumlu duy­gular yaşamıyoruz ama bu duygularımızın, “öfkeli kocanın karısını katletmesi ”ne dönüşmesi engellenmelidir.

Bilmeliyiz ki, korku, neşe, sevinç, öfke… gibi duygular, iç dünyamızda oluşan psiko­lojik durumlardır, kontrol edilemezler. Oysa davranışlar farklıdır. Onlar kontrol edilebilirler. Duygular değil ama davranışlar denetim altına alınabilir. Küçük afacanın kardeşine duyduğu kıskançlık karşısında zorlanabilirsiniz ama bu duygusunu saldırgan davranış­lara dönüştürmesini engelleyebilirsiniz. Bunun için ne yapmalıyız?

Duygularınıbelirtme özgürlüğü çocuğumuza ve kendimize suna­bileceğimiz bir armağandır. Çocuğa duygularını, özellikle olumsuz olanlarını dışa vurma izni vermek, ona bir “emniyet supabı” sunmaktır. Bu tıpkı, kalorifer kazanının patlamasını önleyen bir buhar çıkış yeri gibi çalışır. Duygularınıdışa vurabilen bir çocuk, patlama tehlikesi yaşamaz. Çocuk, olumsuz duygularını sözlerle ortaya koyma olanağına sahip olursa, bunları başından atıp, psikolojik dünyasını bunlardan arındırınca, olumlu duygularına yakınlaşır, uyumsuz ve saldırgan davranışlarla dışa vurmaya ihtiyacı kalmaz. Annesine kızdığı için salonun perdelerini kesmeye veya pahalı bir oyuncağını kırmaya ihtiyaç duymaz. Kendi çocukluğumu­zu hatırlamaya çalışalım: Kızgınlığımızı göstermek için yaptı­ğımızdavranışlarla çevremizi kızdırdığımız zamanlar hiç ol­madı mı? Ben anneme kızıp örgüsünden birçok sırayı söktü­ğüm için iyi bir dayak yediğim günü çok iyi anımsıyorum.

Özellikle küçük yaştaki çocuklar, iyi ve kötü duyguları arasında ayırım yapmakta güçlük çekerler. Bu yüzden, olumsuz duygularını kendilerine sakla­maları istendiğinde, olumluları da, yani tüm duygularını gizle­meye yönelirler. Duygularını ortaya koyma olanağı bulamayan çocuklar, duygularını hep içinde saklayan birer yetişkin olurlar. Onlardan, duygularını sürekli olarak baskı altında tutan ve bunun bunalımı ile soğuk ve donuk veya duygu patlamaları yaşayan kişiler yaratmak istemiyorsak, bundan vazgeçmeliyiz. Duygularını belirtme olanağını ona küçük yaşlardan itibaren tanımak zorundayız.

Bana “çocuğumun, öğretmenine, arkadaşına veya çev­resindeki başka kişilere karşı, her düşündüğünü söyleyerek başına dert açmasını mı istiyorsun?” diye soruyor olabilirsiniz ama bu konuda rahat olun, derim. Çocuklar, kimin karşısında duygularını tehli­keye girmeden ortaya kayabileceklerini, kimin karşısında bunu yapamayacaklarını çok iyi ayırt edebiliyorlar. Yine de eğer, örneğin okulda öğretmenine karşı saygısız ve saldırgan olarak nitelenebile­cek biçimde davrandığını duyacak olursanız, düşündüklerini özgürce söyleyebileceğini ama bunu yaparken duygularının etkisinde davranmaktan kendini alıkoymasının daha doğru olacağını ona hatırlatmak iyi olur.

Bazı anne-babalar, “Ya anne-babaya saygı nerede ka­lıyor?” diye soruyorlar, sanırm. Öyleyse, “saygı” dediğimiz şeyden ne anlaşılabileceğini, burada tanımlamaya çalışalım. Bu, pek çok kişi için çocuğun anne-babaya karşı kızgınlık duy­gularını açıkça ortaya koymaması, içinde saklamasıdır. Benim anladığım saygı ise, şöyle tanımlanır: Bir çocuk, anne ba­basının, yaşam konusunda ondan daha deneyimli, olgun ve gelişmiş kişiler olduklarını, onlara güvenebi­leceğini ve danışabileceğini düşünebiliyorsa, anne-babasına saygı duyuyor demektir. Onlara karşı kızgınlığını açıkça ortaya koymasının, saygısızlıkla bir ilgisi yoktur. Anne-babasının önünde duygularını belirtme hakkı hiçbir zaman olmamış bir kişinin, çocuklanna bu izni vermesi tabi ki zor görünüyor. Geçmişte bize“Bana böyle konuşamazsın. Annele­re böyle şeyler söylenmez” diyen annelerimiz gibi davranma­mamız için büyülü bir reçete yok. Çocukluğumuzdan gelen bu koşullanmaları aşmaya çalışmak gerekiyor.

Umarım, sonunda, çocuğumuza, duygularını açığa vurma özgür­lüğü tanımaya karar verdik. Peki, bunu nasıl uygulayacağız? Şu ilkelere bağlı kalırsak, başarmamız zor olmayacaktır: Her şeyden önce bilmeliyiz ki, çocuklarımız, onları anlamamızı beklerler. İnsan, karşı­sındakinin, duygularını anladığına güven duymadık­ça, onun akıl veren konuşmalarını duymaz. Ama pekçok anne-baba, ço­cuklarını dinlemenin ve duygularını paylaşmanın ne kadar önemli olduğunu öğrenmemiş görünüyorlar. Oysa bu çok zor değil. Biz­le duygularını paylaşmak isteyen çocuğumuz karşısında şunlara dikkat etmemiz yeterdi:

  1. Söylediklerini dikkatle dinlemek,
  2. Onun söylediklerini bir kez de kendimize göre, yeni­den formüle etmek,

  3. Ortaya koymaya çalıştığı duygularını, bu formül i-çinde, kendi sözcüklerimizle ona yansıtmak.

Burada, çocuğun söylediklerini, kendimize göre yeniden formüle edilmiş biçi­miyle aktararak, onun duygularını anladığımızı göstermek gerekmektedir. Bu nedenle cümlelerimiz genellikle şu sözcük­lerle bitecektir: “… Hissediyorsun, korkuyorsun, kızıyorsun…” Çocuğumuza, neden bu duyguya kapıldığını hemen sorma­yıp, her şeyden önce, onun yaşadığı bu duyguyu anlama­yı ve kabullenmeyi düşünmeliyiz. Kendi duygularımızı işin içine sokmayalım ve kendimizi, ona yansıtmaya çalışacağımız onun duygularıyla sınırlayalım.. O susar hiçbir duygusunu açık­lamazsa, bizim de susmamız en doğrusu olur.

Şimdi geri bildirim yoluyla iletişim ilişkine, bir örnek üzerinde bakalım: Küçük Emre, kardeşiyle ol­dukça geçimsiz bir havaya girmişti. Onu sık sık incitiyor, kız­dırmaktan hoşlanıyordu. Annesi onu karşısına alıp, onunla bu konuyu konuşmak istediğini söyler: Emre, bu son hafta, kardeşinle aranın pek iyi olduğu söylenemez. İyi gitmeyen nedir, bana söyler misin?

Emre biraz bocaladıktan sonra, şunu söylemeye karar verir: Sen, onu benden daha çok seviyorsun.

Emre’nin bu sözleri, annenin, onu bunun tersine inandırmaya çalışması, mantıklı düşünmesini istemesi için bir fırsat olabilirdi ve şöyle bir söyleve girişebilirdi : “Çok iyi biliyor­sun ki, her ikinizi de aynı ölçüde seviyorum…” Fakat bu sözlerin, Emre’nin kıskançlık ve kırgınlığı üzerinde hiçbir etkisi olmayacaktı.Anne, geri bildirim ilkelerine göre, söyleşiyi sür­dürür:

  • Kardeşinle daha çok ilgilendiğimi, seni geride bıraktı­ğımı düşünüyorsun.

  • Öyle tabi. Sen, onu hep hoş görüyorsun ama beni azarlıyorsun.

Sana, kardeşine olduğu kadar iyi davranmadığımı düşünüyorsun.

Böylece, bir süre, derdini anlat­ması, içini iyice dökebilmesi için onun söylediklerini ona aktarma işi sürdürülmelidir. Sonunda onu kucağınıza oturttup, sarmaş-dolaş, güzelim çocuk kokusunu doyasıya içinize çekerek, okşayıp öpmenin mutluluğu dünyaya değişilmez.

Emre’nin o günden sonra, bir meleğe dönüşmesini beklemek, belki biraz fazla hayalcilik olur. Ama büyük olasılıkla, kardeşine karşı çok daha iyi dav­ranmaya başlayacaktır. Neden mi? Çünkü olumsuz duygularını dışarı atabilmiş ve böylece olumlu duygularına yakınlaşabilmiş, öte yandan, olumsuz duygularının anlayışla karşılanıp kabul edildiğini görerek, bunların yarattığı suçluluk duygu­sundan kurtulmuş olacaktır.

Başlangıçta, bu yöntemi kullanırken kendinizi komik bulabilirsiniz. Size söylenenleri yineleyen papağan­lara benzediğinizi düşünebilirsiniz. Yeni öğrenirken kendinizi beceriksiz hissettiğiniz bu beceriyi zamanla geliştirip, çocuğunuzun söylediklerini ona daha ustaca cümlelerle geri bildireceksiniz.

Bu yöntemi kullanmaya başlamak için en uygun za­man, çocuğun üç yaşlarıdır. Böylece O, 10 yaşına geldiği zaman, o buna iyice alışmış, siz de uzmanlaşmış olacaksınız. Haydi, daha çok gecikmeyin, öyleyse!

Bursa Muhalif Gazetesinde yayınlanmıştır